Mehmet KANTARCI Yalova-1999


Salı, Mart 14, 2006 · Kategori: piyes

MEHMET KANTARCI BEYE COK COK TESEKKUR EDIYORUZ

 

Pi y e s         GURBETÇİ

2 Perde)

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

GİRİŞ


Salı, Mart 14, 2006 · Kategori: piyes

          1963 yılı... Ülkemizde işsizliğin ve sıkıntının zirvede olduğu yıllar. O yıllarda insanımız, ekmek parası kazanabilmek gayesiyle Avrupa kapılarında... Tanımadığı, bilmediği çevreler, şehirler ve insanlarla karşı karşıya. Hepsinin ortak düşüncesi, bir kaç yıl çalışıp, biraz sermaye edinip, tez elden geri dönmek.  Memleketinde iş yeri açıp, orada yaşamak.

           Rızık davası için, vatanlarından ve sevdiklerinden kopup geldikleri ülkelerin başında, Almanya, Hollanda, Belçika, Fransa, Avusturya ve İsviçre gibi ülkeler gelmekte. Dil başka, örf adet başka, yaşayış biçimi başka, velhasıl her şey bambaşka. Anadolu’nun yiğit delikanlıları, Hasan’lar, Ahmet’ler, İlyas’lar sadece bedenlerinin ait olduğu bir ortamda buldular kendilerini. Birçoğu askerlik hariç daha köyünden dışarı çıkmamışken, Avrupa’nın en büyük şehirlerinde yarışmaya başladılar. Kömür ocaklarında, 2000 metre yer altlarında çalıştılar. En ağır inşaat işlerinde ve daha  pek çok zor işlerde  gençliklerini, enerjilerini tükettiler.

           60’lı yıllarda giden işçilerimiz bir başkaydı. Çoğunun yol masraflarını geldikleri ülke hükümetleri karşılamıştı. Uzun ve meşakkatli yolculuktan sonra, geldikleri tren  istasyonlarında, hükümet yetkilileri  ve papazların yanında, kalabalık topluluklarla, bandolar eşliğinde karşılandılar. Köln’de, Brüksel’de ve birçok Avrupa kentinde bu manzaralar yaşandı. İnsanımız bu ilginin onurunu  bir müddet yaşayabildi. Çünkü; o  zamanlar, her Avrupalı bir Türk’ü çok merak ediyor, her hareketini ilgiyle takip ediyordu.

            Kırk yıldır Avrupa ülkelerinde çalışmakta olan Türk insanı, maddi problemlerini  halletmiş gibi görünmekte ise de, kültürel farklılıklar nedeni ile değişik bir kimliğe bürünmüştür. Son yıllarda çoğalan sosyal ve kültürel ağırlıklı etkinlikler insanımızı bir nebze olsun asli hüviyetine çekmeyi başarabilmiştir.

           İzleyeceğiniz bu oyun; Almanya, Hollanda, Avusturya, Fransa, Belçika ve İsviçre’de bulunan gurbetçi kardeşlerimizin ilk yıllardaki çektikleri sıkıntılardan, günümüzdeki durumlarına kadar, bir çok olayın kendilerinden dinlenmesi neticesinde yazılmıştır. Piyese konu edilen olaylar ve şahıslar tamamen gerçek olup, yurtdışında görev yapan bir din görevlisinin bakış açısıyla kaleme alınmıştır.

           Avusturya ve Almanya’nın 5 ayrı şehrinde sahnelenen Gurbetçi, 1994 yılında Avusturya’nın Feldkirch şehrindeki Arbeiter Kammer kuruluşu tarafından yabancıların kültürel etkinliklerine katkısı sebebi ile ödüle lâyık görüldü. Ayrıca Hollanda,  İsviçre, Almanya ve İngiltere’deki bazı Türk dernekleri bu oyunun metnini isteyerek, bu  eseri  kendilerince  sahnelemek istemişlerdir. Almanya’da bazı Türk derneklerimiz tarafından halen sergilenmektedir.

           Yurtdışında, gurbetçi diye adlandırdığımız insanımızın ilgi alanına giren konuların işlendiği, her izleyicinin özellikle, Avrupa’ya ilk giden gurbetçilerimizin yaşantısından bir kesit bulduğu bu eserle, işçilerimizin problemlerine ışık tutmaya çalıştık. Bu oyun, ilk defa 1992 yılında Avusturya’nın Dornbirn şehrinde yazdım. 1993 yılında muhtelif tarihlerde değişik salonlarda sahnelendi. Ayrıca, Avusturya’nın Dornbirn şehrinde ilerlemiş yaşına rağmen iş hayatına devam ederken, bir gece yarısı geçirdiği kalp krizi neticesinde hayatını kaybeden, çok sevdiğim, değerli ağabeyim Düzce’li Osman ATAY’ın ölümü, bu piyesin yazılmasına sebep olmuştur. Bu vesile ile, onu da rahmetle anıyorum. 

            Daha sonra bu çalışma, Ocak 1999 da, Almanya Frankfurt-Offenbach’daki genç kuşak tarafından sahnelenmesinin istenmesi üzerine, yeniden gözden geçirilerek, tashihi yapılıp,  kitapçık haline getirildi.

 

 

 

2

 

           Gurbet, milyonlarca gurbetzedenin boğazında düğümlenen bir hıçkırıktır. Yâd ellerde, çan sesleri dinleyerek, minare gölgesinden  uzak, ezan seslerine hasret yaşar gurbetçi;           

            Vatanından, ezanından, bayrağından ve sevdiklerinden ayrı, ekmek parası kazanabilmek için, ecnebi  memleketlerinde  ömrünü ve bedenini çürüten cefakâr biridir gurbetçi;

            Çimenlerine uzandığı çayırları, meyvelerinden koparıp yediği ağaçları, bulutlarını seyrettiği mavi gökleri, saklambaç oynadığı köyünün bahçeleri, çocukluk hatıralarını sakladığı, anılarını gömdüğü  memleketinden uzak, gurbetin burukluğunu yaşar gurbetçi...

 Türkiye sınırları  dışında  kalan  Türkler, hangi  coğrafyada yaşarsa  yaşasınlar, zaman   zaman haksız muamelelere maruz kalmışlardır. Buna  rağmen, Türk insanının karakteri icabı,  nereye giderse gitsin, ne iş yaparsa yapsın, ne kadar menfaat sağlarsa sağlasın, vatanını düşünmeden, ara sıra gidip görmeden rahat etmeyeceği kesindir. Türk vatandaşlığından çıkartılanların dahi, kendilerine tekrar vatandaşlık hakkı verildiğinde, ilk işleri hemen doğup büyüdükleri topraklara dönmek, hatta uçaktan iner inmez secdeye kapanırcasına vatan toprağını öptüklerini müşahede etmekteyiz. Böylesine vatan   sevgisiyle bezenmiş insanımız için, yazılar kaleme alınmış, çeşitli eserler verilmiştir.

           Bizde, bu çalışmamızda ülke dışında hayat süren, özellikle batı Avrupa ülkelerine işçi olarak giden ve Gurbetçi diye adlandırdığımız işçilerimizin yaşantılarını konu edindik. Birinci perde, Anadolu’nun bir köyünde Avrupa’ya gitme özlemi duyan gençlerin yolculuk öncesi hazırlık ve heyecanlarını yansıtmaktadır. İkinci perde de ise, Avrupa’ya işçi olarak gelmiş üç kişilik bir arkadaş grubunun birlikte kaldıkları odalarında, hayat hikayeleri işlenmektedir. Bu üç  kişi, Avrupa’da yaygın Türk işçi tiplemelerine örnek teşkil etmektedir.

         Aradan yıllar geçti. Bu geldiğimiz ülkelere görünmez bağlarla bağlanmaya başladık.   Ailelerimizi ve çocuklarımızı da getirdik. Derken onlar yetişip büyüdüler, okumaya başladılar.  Hatta iş sahibi oldular. Evlendiler, torunlarımız bile oldu. Bazıları yabancılarla evlilik dahi  yaptı. Toplumlar sosyo-kültürel açıdan birbirine kaynaştı. Ama, yine de vatanımız hala  burnu- muzda  tütüyor. Çünkü, sağlıkla orada da yaşamak istiyoruz. Yıllarca hasretiyle kavrulduk. Mutlu  bir  haber duyduğumuzda  birlikte sevindik. Acı  bir  haber aldığımızda  hep birlikte üzüldük. Vatan  gemisi batsa da çıksa da içindeyiz. Biliriz ki;“Vatan sevgisi imandandır.”

Çünkü; aynı ocakta askerlik yaptık, aynı kültürün mirasçılarıyız. Gurbette olsak da vatan  bizim burnumuzda tüter. 

Bu vesile ile, gönlü vatan ve millet sevgisiyle dolu gurbetçilerimize selam ediyor, esenlikler diliyorum.        

     Mehmet    KANTARCI

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

I. PERDE ( 1. Bölüm)


Salı, Mart 14, 2006 · Kategori: piyes

“ GURBETE YOL GÖRÜNDÜ ” 

 

KÖY ODASI: (Tipik bir Anadolu evi odası) Yerlerde kilim, minder, köşelerde yastıklar, güğüm, sofra, oklava, saç, masa üzerinde eski bir radyo ve Anadolu’da bir köy odasında bulunması muhtemel eşyalardan müteşekkil bir oda.        

OYUNCULAR                    

Ali              : Evin oğlu, heyecanlı ve arayış içinde atılgan bir tip.

Baba            : (Emin amca) Yaşlı, sakallı, tok  sesli bir tip.

Mehmet        : Ali’nin arkadaşı, saygılı bir genç.

Hasan         : Uyanık geçinen, olayları abartan, kalın, kısa kravatlı, fötr şapkalı eski bir gurbetçi  tipi.

 

* * *

           (Perde açıldığında baba, odanın bir köşesinde oturmuş, Kur’an-ı  Kerim okumaktadır. Bu  esnada içeriye evin oğlu Ali girer. Yorgun ve bitkin halde, kendi kendine söylenir.)

 

ALİ          : Of  be bıktım ! Bu böyle devam etmez.

(Baba Kur’an-ı Kerim’i kapar, gözlüklerinin üzerinden oğlu Ali’ye bakmaya başlar.)

 

BABA     :  Ne oldu oğlum? Otur bir dinlen bakayım. Terlisin galiba?

 

ALİ         :  Sen beni merak etme, iyiyim ben baba, terli falan da değilim.

 

BABA     : Nasıl  merak  etmem oğlum?  Başka  kimim var ki?

 

ALİ         : Üzülme  babacığım.  Elbet  bir  gün bu işler düzelecek.

 

BABA     : Ama nasıl?

 

ALİ         : Zamanı gelince anlatırım baba.             

                   (Ali hala ayaktadır.)

 

BABA     : Oğlum, zamanı gelen bazı işlerimiz de oldu. Hatta vakti bile geçti. Artık onlar da bu evde hiç konuşulmaz oldu.

                                

ALİ        : Hayırdır baba, hangi işler?

 

BABA   : Oğlum, arkadaşlarının hepsi evlenip, çoluk çocuk sahibi oldular, sen daha neyi  beklersin  bilmem ki?

 

ALİ       : Az  kaldı  baba, az. Hem  bu  fakirlikle hangi kız bana varır. Bunları hiç düşünmüyor musun?

 

Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler :

DEVAMI


Salı, Mart 14, 2006 · Kategori: piyes

 

BABA    :  Fakirlik  suç mu  be oğlum!  Elbet  bir insan evladı  bulunur.  Hem  bu  evin  bir  kadına ihtiyacı var. Torun  torba  görmek istemek,  benim de  hakkım değil mi?

ALİ        :  Tamam baba, tamam. Önce fakirlik bitecek, sonra bu eve gelin gelecek.

 

BABA    :  Ama bu nasıl olacak oğlum?

 

ALİ        :  (Yüksek sesle)  Avrupa !  Avrupa !

 

BABA    : (Yerinden kalkar)  Ne dedin, ne dedin ?

 

ALİ        :  Hiç baba. Almanya’ya giden herkes, altında Mercedes ile geliyor. Havaları o biçim. Oturdukları yerden düğmeye basıp çalışıyorlarmış. İşe giderken bile kravat takıyorlarmış. Benim neyim eksik onlardan?

 

BABA    :  Oğul, senin  hiç bir şeyin  eksik değil onlardan, ama davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelirmiş, sen yine de inanma.

 

ALİ          :  Hadi eyvallah, ben kahvedeyim.

                (Ceketini giyer, kapıdan çıkıp gider.)

 

BABA      : Oğlum, bir şeyler yeseydin. Fe sübhanallah! Aklını  bulandırmışlar  bizim  oğlanın!  Mevlâ  neylerse güzel eyler. Sen bilirsin Yâ Rabbi !...

 

(... 30 saniye kadar bir sessizlikten sonra, Mehmet içeri girer.)

 

MEHMET: Emin amca! Ali yok mu?

 

BABA       : Şimdi kahveye çıktı, Mehmet oğlum.

 

MEHMET: Kusura bakma, hatırını sormadık, nasılsın iyi misin?

 

BABA       : İyiyim iyi. Hayrola ne bu telaş?

 

MEHMET:  Hiç hiç, yok bir şey, ben gidiyorum.

 

(Mehmet çıkar gider, yine 30 saniye kadar bir sessizlik olur. Bu esnada baba evde gezinip, orayı burayı düzeltmektedir. Evin oğlu Ali tekrar gelir.)

 

ALİ           : Selâmün aleyküm.

 

BABA       : Aleyküm selâm, gel oğlum yemek yiyelim.

 

ALİ           : Yok baba istemiyorum.

          (Ali, ellerini ovuşturarak, heyecanlı bir şekilde)

    

                   Baba, şey...

 

BABA       :  Ne var oğlum?

 

ALİ           : Yok bir şey, yalnız...

 

5

 

BABA       :  Otur  şöyle  bakalım.  Senin  sıkıntın  var galiba, konuşalım.

                    (Ali diz üstü babasının yanına oturur.)

 

BABA       : Oğlum, aklından  geçenleri tahmin edebiliyorum. Şimdi kulaklarını aç ta beni iyi dinle. Bak, atalarımız çok güzel söylemişler. “Komşunun tavuğu, komşuya kaz  görünür.” diye. Nereden aklına koydun ecnebi memleketlerini bilmem ama, benim  tahminim öyle kravatlı işlerde bizim Türkleri pek çalıştırmazlar.

 

ALİ          :  Niye  baba?  Herkes  öyle  anlatıyor.

       

BABA      :  Kim anlatıyor oğlum?

 

ALİ          :  Emmilerin Hasan.

 

BABA     :  Tövbe tövbe... Hasan’ın  ipiyle kuyuya inilir mi? Bütün bunları o mu soktu senin aklına? Bir hadiseyi abartarak anlatmayı babası gibi çok sever. Bak oğul, ecnebi memleketler bizi sevmez. Çünkü tarihimiz boyunca onlarla hep harp etmişiz. Dinimiz, dilimiz ayrı, nasıl konuştuklarını dahi bilmeyiz.  Bana  göre onlar Türkleri en ağır işlerde çalıştırırlar.

 

ALİ         :  Baba,  sanki sen de  oraya gitmiş de  gelmiş gibi konuşuyorsun.

                                                              

BABA    : Gitmedim görmedim oğlum, ama seziyorum. Hem az önce Mehmet geldi, seni sordu. Galiba onun sıkıntısı da aynı. O da mı  Avrupa’ya  gitmek istiyor?

 

ALİ        : Kim söyledi baba?

 

BABA    : Hiç kimse söylemedi, sadece tahmin ettim.

 

ALİ       : Evet baba, Mehmet ile birlikte karar verdik. İzin vereceğini pek tahmin etmediğim için, konuyu sana açmaya çekindim.

 

BABA    : Oğlum, Mehmet’ler 6 kardeş, bir tanesinin gurbete gitmesi o aileyi fazla etkilemez. Ama sen benim tek çocuğumsun. Yine de bilmem ki? Biliyorsun annen öleli 2 yıl oldu. Evimizin bir kadına ihtiyacı var. Askerden geleli, neredeyse 2 yıl olacak. Bak bir yuva kuramadın, şimdi de Almanya’ya gitmeye kalktın. Henüz aç kalmadık, borcumuz da yok.  Bizim memlekette kıtlık mı oldu? Hadi İstanbul’a gidiyorum desen neyse. Bu uzak  memleketler de nereden çıktı,  bir türlü anlayamadım.

             (Baba odada bir iki tur atar.)

 

Bak Ali, sen  şu Mehmet’i de al. Başka kim varsa hepsini topla. Gelin şu  meseleyi adam  gibi konuşalım. Tamam mı oğlum?

 

ALİ       : Olur baba,  hemen  şimdi, arkadaşları çağırayım.             

                      

              (Sevinçle çıkıp gider.)

 

             

 

 

                                                                ....PERDE KAPANIR.....

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

I. PERDE ( 2.Bölüm)


Salı, Mart 14, 2006 · Kategori: piyes

 

(Yaklaşık bir dakika sonra, perde yeniden açılır. Odanın tanzim ve dekoru aynıdır.  Odada; Baba (Emin amca), Ali, Mehmet ve Hasan bulunmaktalar. Hepsi oturmuş, sohbet vaziyeti almışlardır.)

 

 

HASAN  : Vallahi ben, 4 senedir Almanya’da çalışıyorum, arabam da var, 2 tane tarla da aldım. Almanya’ya gitmeseydim, bütün bunlar nereden olacaktı? Hem gurbet dediğin ne  ki; hele uçakla 2 saatte geliniyor. Artık bu  devirde  araba var, tren var, mektup, telefon, uçak dahi var.  İnsanları  birbirine  kavuşturuyor bu vasıtalar. Öyle değil mi Emin amca?

 

BABA     : (Yavaş, yavaş) Öyle tabi... Çok doğru, ama vasıtalı kavuşma. Sevgi ve dostluğu kuramaz bu vasıtalar. Hürmet ve saygıyı gösteremez bunlar. Bir nefes, sırdaş ve yoldaş olamaz bu araçlar. Öyle değil mi Hasan oğlum?

 

HASAN  : Nasıl? Anlayamadım.

                                                                              

BABA     : Hiç,  yok  bir  şey,  demek istedim ki; teknik gerçekten çok ileriymiş.

 

HASAN  : İleri tabii Emin amca. İnsan bulutların üzerinde uçuyor. Herkes aya  gidiyor. Onlar  aya giderken biz yaya mı gidelim? Sen daha iyisini bilirsin, dinimiz çalışmayı emrediyor. Baksana bütün bu teknik vasıtalar, insanı kuşlar gibi uçuruyor.

 

BABA   : Teknik insanı uçurur tabii, ama korkuyu yenemez. Sevgiyi bilmez. Şefkat ve  merhamet hissi yoktur onda. Mesela, şu radyo, benim bilmediklerimi anlatır. Ama ben hastalıktan ölecek olsam, o şarkı türkü söyler durur. Acımı paylaşamaz, ne sevincime, ne ke-derime ortak olamaz.  O davul  zurna çalar,  bilmem anlatabildim mi?

 

                    ( Hepsinin başları önüne eğilmiştir. )

 

MEHMET: Ben,  galiba Emin amcanın demek istediklerini şimdi anlıyorum.  Demek istiyor ki;  Ali Almanya’ya gidecek olsa, ben onun yokluğuna ve hasretine dayanamam. O benim tek oğlum, yanımda nefesini her zaman hissetmek istiyorum. Öyle değil mi Emin amca?

       

        (Emin amca ses vermez, bu arada Ali kahveleri getirir.)

 

ALİ         :  Buyurun  bakalım,  afiyet  olsun.

               

                (Hepsi  kahveleri alıp, teşekkür ederler.)

                           

 BABA     : Hasan,  şu  çalıştığın işi, kaldığın evi de bir anlatsan!

DEVAMI ASAGIDA

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler :


Salı, Mart 14, 2006 · Kategori: piyes

HASAN   : Tabii Emin amca. Ben bir temizlik firmasında  çalışıyorum. Büyük bir makine var, düğmeleri var, kendi yıkayıp kuruluyor. Renkli lâmbalar yanıp sönüyor. Velhasıl zevkli bir iş. Kaldığım yere gelince; büyük bir hayım (heim) da, bir odada 3 kişi kalıyoruz. Yanımızda bir de Yugoslav arkadaşımız var. Seneye bir ev kiralayabilirsem, hanımı ve çocukları da  götürmeyi düşünüyorum. Yalnızlık zor oluyor, yemek, bulaşık, çamaşır derken boş vaktimiz olmuyor.

 

BABA          : Evde yemeklerinizi nasıl pişiriyorsunuz? Temizlik işlerinizi nasıl yapıyorsunuz?

 

ALİ             :  Baba,  bütün  bunlar nereden  aklına  geliyor, Allah aşkına?... 

 

BABA            :  Ne bileyim oğlum, geldi işte...

 

HASAN          : Haftada  bir  gün  banyo  günüdür. Bir  mark atarsın, 10 dakika sıcak su akar, yıkanırsın, olur biter.

 

MEHMET         : Ya banyo bitmeden, sıcak su kesilirse?

 

HASAN             :  Ooff.   Kendini  ona  göre  ayarlayacaksın canım.

 

MEHMET          :  Pekiyi...  Zaruri   olarak  banyo  yapman gerekirse ne olacak? Her zaman banyo saatini bekleyeceksin?

 

HASAN           : Yapamazsın, bekleyeceksin veya başka yere gidersin.

 

BABA          :  Yabancıların  pişirdikleri yemekler sizi  rahatsız etmiyor mu?...

                

HASAN      :  Alıştık  artık  Emin  amca.  Bazı  şeyler ilk zamanlar rahatsız ediyordu. Hatta  bir gün salyangoz dahi  pişirip yediler.  Kardeşim onların ki de mide değil, sanki çöp tenekesi.

 

BABA      : Anlaşılan birtakım problemleriniz var. Ama siz hep Türk arkadaşlar el ele verirseniz, bunları halledersiniz sanırım.

                      Eee çocuklar!.. bu konuları köyümüzün öğretmenine, gerekirse bir de hoca  efendiye sorup danışsak ne dersiniz? Ne de olsa, okumuş gün görmüş insanlar.

 

ALİ        : Baba, sen de meseleyi çok büyütüyorsun.

 

BABA    : Peki peki, nasıl gideceksiniz?

 

HASAN : Aslında,İş ve İşçi Bulma Kurumu kanalıyla gidilmeli.Ama şimdi daha da kolayı Var.

 

BABA     : Nasıl?

 

HASAN  : Bir  pasaport,  bir  kaç  bin  mark para  oldu mu?  Gerisi kolay.

 

ALİ         : Hepsi o kadar mı? Başka  resmi  kağıt  falan istenmiyor mu?

        

HASAN  : Yok be arkadaşım, onlar uzun hikaye, millete güçlük çıkarmak için uyduruyorlar. Ben ne diyorsam odur.

                                                                                         

 

BABA    : Peki çocuklar, öküzleri satarız, parayı da buluruz. Ama sakın şunları unutmayın.

             Oraya gidince; memleketi unutursanız.

             Anayı babayı unutursanız.

             Eş, dost ve akrabayı unutursanız.

             Vatanınızı ve bayrağınızı unutursanız.

             Müslüman gibi değil, gavur gibi olursanız.

             Örf ve adetlerinizden koparsanız.

             Büyük küçük tanımazsanız.

             Üç kuruş parayı görünce, millete tepeden bakarsanız.

             Ecdadınızın kemikleri sızlayacaksa,

             Hiç gitmeyin, oturun oturduğunuz yerde.       

                  (...biraz sessizlik olur...)

 

MEHMET  : Bu nasihatin kulağımıza küpe olacak Emin Amca! Sen hiç merak etme, bu  son  söylediğin şeyler çok önemli, bizi duygulandırdın. Biz oralara gitsek de, gönlümüz ve  ruhumuz hep buralarda sizlerle olacaktır. Vatanımız bizim canımızdır. Onu unutmak mümkün mü? Belki çok okuyup bilgilenemedik ama, bu değerlerimize saygımız sonsuzdur. Ver elini öpeyim.

 

HASAN    : Ben de öpeyim Emin amca.  Görürsün bak, nasıl da her  şey yoluna girecek. Sen merak etme Emin amca,  yüzüne  demek gibi olmasın da, ağzın iyi laf ediyor haa. Çoktandır böyle sözler duymamıştım.

 

(Mehmet ve Hasan çıkarlar. Ali arkadaşlarını yolcu eder, kendisi de odada gezinmeye başlar)

 

BABA     :  Oğlum, sen de yavaş yavaş  hazırlığa başla. Şehre git evraklarını hazır et. Yol iz bilmezsiniz. Hasan buradayken bari işlerinizi bitirin.

 

ALİ         : Öpeyim baba.

 

(Ali babasının elini öperken, baba da oğluna sarılır. Her  ikisi de sarmaş dolaş olurlar, bu esnada “Bir yiğit gurbete gitse” türküsü çalmaya başlar,  perde yavaş yavaş kapanır...)

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler :

IKINCI PERDE “ SILAYI ANDIKÇA ”


Salı, Mart 14, 2006 · Kategori: piyes

         BEKAR ODASI : (İki kişilik bekar arkadaşın kaldığı  hayım odasıdır.)  Bir kanepe, bir kaç koltuk veya sandalye, bir masa, biraz meyve, kenarda  bir ocak ve üzerinde çaydanlık, duvarda asılı bir Türk  bayrağı... Ve böyle bir odada bulunması muhtemel eşyalar...)

 

    OYUNCULAR  :

    Ali    : (1. Perde deki evin oğlu) Almanya’da çalışan, savurgan, hesabını bilmeyen  bir işçi tipi.

    Mehmet : (Ali’nin arkadaşı)  Almanya’da çalışan, tutumlu ve ileriyi gören bir işçi tipi.

   Osman   :  Biraz yaşlı, hırslı, çok çalışan ve kendine dikkat etmeyen biri.

             

  

         (Perde açıldığında Osman kanepeye uzanmış, Ali ise sandalyede  oturmuş  vaziyettedir.  Ali,  Osman’a doğru bakarak...)

 

ALİ      : Ben köyümde Hasan isimli bir arkadaşa uydum, buralara düştüm. O da  Almanya’da   çalışıyordu. Köye her gelişinde, bize Almanya’yı  bir anlatır, bir anlatırdı ki, sorma Osman abi.  Onu dinlerken kendimizden geçerdik. Sonunda bizim de aklımızı çeldi. Uyduk ona, sattık öküzü ve tarlayı,düştük peşine. Meğerse bizi kaçak getiriyormuş, elimizdeki paramızı da emanet olarak  ona  vermiştik.  Geldiğimiz  tren, Yugoslavya’dan Avusturya’ya  geçerken  bizi  indirdi. Burada bekleyin dedi. Biz de başladık  beklemeye, tam  12  saat, in cin yok, ne gelen var, ne giden, korkmaya başladık.                                         

            Anladık ki, bizim Hasan bizi aldatmış. 2 gün mısır tarlalarında saklandık. Sonra bir   çiftçinin yardımıyla Avusturya tarafına geçtik. Tabi ki çektiğimiz sıkıntıyı bir Allah, bir de biz biliriz. Karnımız aç,  Almanca bilmeyiz, paramız yok. Nerede olduğumuzu dahi bilmezken, uzatmayayım, aradan tam  bir ay geçti, yollarda bir sürü sefillik çektikten sonra, İşte buraya  geldik. Allah’tan köyden birlikte çıktığımız Mehmet ile birlikte idik. O olmasaydı, hepten perişan olurdum.

           Osman abi, aradan 5 yıl geçtikten sonra köye izine gittim. O  bizi aldatan Hasan’ı görmeyeyim mi? Yakasından  tutup, bir güzel dövmek geldi içimden. Biraz tartıştık, yine o haklı çıkmadı mı?  “ Sayemde  Avrupalı oldunuz arkadaş” demez mi?

 

OSMAN  :  Tabii,  buraya  gelince berduşluğa özendin. İçkiye kumara daldın, 5 yıl memleketi  hatırlayıp,  izine dahi gitmedin.  Yaşlı  babanı  arayıp sormadın,  cenazesine bile yetişemedin.

 

                    (Osman yattığı yerden kalkar, o da masaya gelir...)

 

      Millet 20 yıldır kazanırken, sen hep kaybettin. Ama çok  şükür ki,  bu  günlerde epeyce  kendini toparladın. Zaten içkiyi kumarı  bırakmasaydın, seninle aynı odada  kalmaz, arkadaşlık yapmazdım.

10

 

ALİ       : Sağ ol Osman  abi. Sanki sen durmadan paracıkları biriktiriyorsun da ne oluyor yani. İçkin kumarın yok, anladık. İstanbul’da 12 katlı apartmanın da var. Başka mülklerin de oldu.  Ama yanında yenge yok. Çocuklarına ve torunlarına hasret yalnız yaşıyorsun. Cumartesi  pazar günleri bile istirahat etmez, privat işlere gider, çalışırsın. Bak, kaportan iyice eskidi artık. Y o r g u n   g i d e c e k s i n,   y o r g u n .

 

OSMAN  :  Olsun oğlum sen kendine bak! Yaş 56 emeklilik geldi sayılır. Bu çeşme her zaman akmaz. Hazır çeşmenin suyu akarken testiyi doldurmaya bakacaksın. Sonra iş işten geçer. Zararın neresinden dönersen kârdır, derler.

 

ALİ       :  Doğru Osman abi.  Artık  kâra  geçmenin zamanı geldi. Zaman aleyhimize işliyor... (..biraz sessizlik)..   Sahi, sen de benim gibi kaçak mı geldin?

 

OSMAN :  Yok, ben İşçi Bulma Kurumu kanalıyla geldim. Terzi diye geldik, inşaatçı olduk. Ben de inşaatlarda, yağış altında, privat işlerde çok çalışıp, ciğerlerimi üşüttüm. Bronşit olmuşum, bazen  öksürük bir tıkıyor ki sorma? Çok sıkıntı veriyor bana.

 

ALİ      : Maşallah iyi görünüyorsun. Acı patlıcanı krağ çalmaz derler.

 

OSMAN : İnşallah dediğin gibidir. Ali, bak sana bir hatıramı anlatayım. “Dört arkadaş böyle  bir hayım odasında kalıyorduk. Bundan 25 yıl önceydi. Canımız yumurta pişirmek istedi. Daha  yeni geldiğimiz  için Almanca bilmiyorduk. O vakit, (Frankfurt’ta) şimdiki istasyona yakın bir market vardı. Oraya yumurta almaya gittik. Vitrinlerde yumurtayı göremeyince, sormaya da  çekindik.  Şaşkın şaşkın etrafa bakınırken, bayan tezgahtar, çok samimi bir şekilde bize ne aradığımızı sordu. Biz daha önceleri yabancı kadınlarla bu denli yakın ve samimi olmamıştık.  Hem çekinerek, hem de heyecanlı bir şekilde, yumurta istediğimizi anlatmaya çalışıyorduk.  Fakat kadın anlamıyordu. Daha doğrusu biz anlatamıyorduk. En nihayet ben,  gıt gıt gıdak, dedim. Kadın koştu, yolunmuş, temizlenmiş bir tavuk getirdi. Sonra, arkadaşımız tavuğun  arkasını göstererek, buradan çıkan yuvarlak şeyi istiyoruz deyince; kadın katıla katıla gülmeye başladı. Ve “ya ya” deyip, bize yumurtaları verdi.”  Ama  ben o gün çok mahcup olmuştum. Almancayı öğrenmemiz gerektiğini o günden itibaren kavramıştım. Yani yaşadığın ülkede konuşulan dili bilmezsen, dilsiz bir insan durumuna düşüyorsun.

                       

ALİ      : Onun için mi sana, dolmaç (tercüman) Osman diyorlar?

 

OSMAN : Yok be oğlum, ne tercümanı, koyunun olmadığı yerde, keçiye Abdurrahman Çelebi  derlermiş ya, öyle bir şey...

 

              (Bu esnada kapı açılır, içeriye Mehmet girer.)

 

MEHMET : Selâmün aleyküm.

 

              (Osman ve Ali ayağa kalkarlar, ikisi birden)

 

OSMAN ve ALİ : Aleyküm selâm, hoş geldin.

 

MEHMET : Maşallah, çok neşeli buldum sizi.

 

OSMAN     :  Ali, haydi aslanım, artık çay içilir.

 

ALİ             : Derhal, şimdi yaparım.

Yorum (3) Yorum yaz! Etiketler :