kuran hatmi


Salı, Mart 18, 2008 · Kategori: kuranikerim

http://medya.40ambar.net/46775_Kur-an-i-kerim-hatmi___.html

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran hatmi

KURANI KERIM MEALLERI


Salı, Şubat 27, 2007 · Kategori: kuranikerim

http://www.harunyahya.org/KuraniKerim/index.html ALI BULAC

 

 

http://www.kuranmeali.com/ VE BÜTÜN MEALLER EDIP YÜKSEL GÜLTEKIN ONAN VE DEVAMI -------------

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : MEAL

kurani kerim mealleri


Salı, Şubat 27, 2007 · Kategori: kuranikerim

TEFSIRLERE FARKLI BIR BAKIS ACISI GETIRIR http://www.kuranmeali.com/download.asp
MEALLER

 

Diyanet Vakfı Meali

 

Süleyman Ateş Meali

 

Diyanet İşleri Meali

 

Abdülbaki Gölpınarlı Meali

 

Edip Yüksel Meali

 

Gültekin Onan Tercüme Denemesi

 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali

Muhammed Esed  Meali

 

Yaşar Nuri Öztürk Meali

   
  Suat Yıldırım Meali   
      
  DİĞER KAYNAKLAR   
  Kütüb-ü Sitte (3,15 Mb)

 

M. Picthal (İngilizce)

  Elmalılı Tefsiri (7,81 Mb)

 

Yusuf Ali (İngilizce)

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : MEALLER MEAL TEFSIR

Kur'an'da Mucize - Haşir İlişkisi


Pazar, Şubat 11, 2007 · Kategori: kuranikerim


Doç.Dr.Muhammed ÇELİK

Mucize, icâz mastarından türemiş olup, sonuna müenneslik tâ'sı bitişen ism-i fâil bir kelime olup, Peygamberlerin Nübüvvetlerinin teyit olunduğu mucizât kelimesinin tekilidir. Mucize tabiri, risâletten bir müddet sonra bu mânâyı kazandı. Alimler, mucizeyi bir ıstılah yaptılar. Mesela, Kelam İlminde mucize şöyle tarif edilir: "Mucize, Nübüvvet iddia edenin davasının doğruluğunu gösterir bir sûrette, kendisini inkar edenlere meydan okuma esnasında, elinde görülen harikulade her işe denir." (Teftâzânî, Şerhu'l-Mekâsıd, V, 11) Bu tarifte görüldüğü gibi, Kelam İlminde mucize nübüvveti ispatla sınırlıdır.

Bu itibarla biz, bu yazımızda mucizeyi Kelam İlminin bir ıstılahı olarak değil, Kur'ân açısından ele alıyoruz. Kur'ân, bütün zamanlarda gelip geçen her seviyedeki insana hitabeden ilahî bir mesajdır. O, ilmi her şeyi kuşatan Allah Teala tarafından vahiy yolu ile bildirildiğinden, onun ikna usulü de sırf akla dayanan delillerden geniş olmaktadır. İnsan, Kur'ân'ın hitabı ile karşılaşan bütün fertlerin seviyelerine vakıf olamadığı için, getirdiği deliller Kur'an delillerinin iknâ tesirine yetişemez. Bu itibarla, Kur'ân'ın delilleri, zayıf olan nazarî delillerden üstün ve onları ihata ettiğinden, nazarî deliller çerçevesine girmez. (İbn Haldûn, Mukaddime, Çev. Z. Kadiri Ugan, MEB Yay., İstanbul, 1990, II, s. 607)

Kelamcılar, iman esaslarına dair binlerce eser yazdıkları halde, mûtezile gibi aklı nakle tercih ettikleri için Kur'ân'ın on âyeti kadar kesin ispat ve ciddi ikna edememişlerdir. Adeta onlar, uzak dağların altında tünel kazıp, borularla ta alemin sonuna kadar, sebepler silsilesi ile gidip orada silsileyi keserler. Sonra iman esaslarını ispat ederler. Âyet-i kerîme ise her birisi, birer Asâ-yı Musa gibi her yerde su çıkartabilir, her şeyde hakikate bir pencere açar. (Bkz. B. Said Nursi, Sözler, 411)

İmân esaslarını takrir etmek için çalışan ve bu hususta cedele başvuran kelâmcılar, Mantık kaidelerine ve delillerine bağlandıkları için ilimleri belli bir kesimle sınırlı kaldı, geniş kitle ise bundan faydalanmadı. Oysa geniş kitle, istidâtları ölçüsünde Kur'ân'ın delillerini idrak eder, ama kıyas şekillerinden bir şey anlamaz. (M. Ebû Zehrâ, el-Mu'cizetu'l-Kubrâ el-Kur'ân, 338-339) Gazzâlî, Kur'ân'ın delilleri ile kelâmcıların delillerini şu şekilde mukâyese eder: "Kur'ân'ın delilleri gıda gibidir; ondan her insan faydalanır. Kelâmcıların delilleri ise ilâç gibidir; sınırlı bir insan gurubu ondan istifade eder, büyük çoğunluğu ise zarar görür. Hatta Kur'ân'ın delilleri su gibidir; ondan hem emzikli çocuk ve hem de kuvvetli bir adam faydalanır. Öteki deliller ise yemekler gibidir; yetişkinler ondan bazan faydalanır, bazan da hastalanır; sabiler ise o yemeklerden asla faydalanamaz". (Gazzâlî, İlcâmu'l-Avâm, 40) Gazzâlî, kelâmcıların takip ettiği metodun geniş halk yığınlarının zihinlerini karıştırdığını da ifade eder. (Gazzâlî, İlcâm, 38-39) Fahruddîn Râzî'nin konu ile ilgili şu tespiti kayda değerdir: "Kelâm ve Felsefe yollarını uzun uzadıya düşündüm, ama bunları, bir hastaya şifa verecek veya bir susuzu kandıracak mahiyette görmedim. Kur'ân yolunun Allah'a en yakın yol olduğunu müşâhede ettim. Benim gibi tecrübe eden, bunu bilir ". (İbn Teymiyye, Kitâbu'n-Nübüvvât, 147-148)

Kur'ân'ın açık ve kolay anlaşılır delilleri, geniş halk kitlesini ikna eder ve kalblerine, inanç esaslarını yerleştirir. Meselâ: Vahdâniyyete dair: "Eğer yerde, gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de (yer de gök de) bozulup gitmişti. (...)" (Enbiya: 21/22). Bir evin işlerinin iki idareci ile düzenli bir şekilde yürütülmesi mümkün olmadığına göre, bütün alemin işlerinin pürüzsüz yürütülmesi nasıl mümkün olur? Âhiret hayatının varlığına dair: "İlkin yaratıp sonra onu diriltecek olan Odur. Bu O'na daha kolaydır.(...)" (Rûm: 30/27). Açıktır ki, ilkin yaratmaya kadir olan, iadeye de kadirdir.

Ayetlere baktığımız zaman mucizenin sadece nübüvveti değil, onunla birlikte öteki iman esaslarını da ispata yönelik olduğunu açıkça görürüz. Bu itibarla konuyu, Kelâm İlmi açısından değil doğrudan Kur'ân açısından ele aldık. Zira Kur'ân iknâ usûlünün kelâmcıların metodundan farklı olduğu bir gerçektir.

Kur'ân, Allah Teala'nın birliğine imandan sonra en çok haşir üzerinde durmaktadır. Bir çok âyette, haşire iman, Allah Teala'ya iman ile birlikte anılmakta, haşiri inkar edenlerin Yaratıcı'yı da tanımadıkları bildirilmektedir.(Bkz. Nisâ: 4/38; Ra'd: 13/5) Mesela: "Eğer onların iman etmemelerine şaşırıyorsan bil ki asıl şaşılacak olan, onların: 'Ölüp toprak olduktan sonra biz yeniden mi yaratılacakmışız?' demeleridir. İşte onlardır Rab'lerini inkar edenler. İşte onlardır boyunları tasmalı olanlar. Ve işte onlardır, hem de ebedî kalmak üzere cehennemlik olanlar"(Ra'd: 13/5) gibi.

Haşir inancı, ilk insan ve aynı zamanda peygamber olan Adem (as)'dan beri insan düşüncesinde yerini almıştır. Bu inancın fıtri olduğu anlaşılmaktadır. Zira, geçmiş toplumlar hakkında yapılan araştırmalar, en eski insanlarda bile yeniden diriliş inancının varlığını göstermektedir. Mesela, M.Ö. 2600 yıllarında Mısır'da, bir Ahiret inancı vardı ve bu inanç, yalnız kahinlere ve din adamlarına münhasır değildi; halk arasında da yaygındı. Bu yaygınlık, Ahiret inancının köklerinin, bu tarihten daha önceki zamanlara kadar uzandığını gösterir. Hatta Dinler Tarihi araştırmacıları, şu gerçeğin üzerinde ittifak etmektedirler: "İnsanlığın nereden geldiğini nereye gideceğini, evrenin gerçeklerini ve olayların sebep ve sonuçlarını irdelemeden yeryüzünde ortaya çıkmış ve yaşamış hiçbir insan toplumu yoktur". (Muhammed A. Drâz, Dîn, 38) Kezâ, geçmişte ve şu anda hemen her yerde yaşayan, bedevi medeni, alim cahil bütün insanlarda, dünyada gerçekleşmeyen bir adaletin gerçekleşeceği; iyilik yapanın mükafat, kötülük yapanın ise ceza göreceği; bu hayatın ardından başka bir hayatın geleceği konusunda ilhama benzer gizli bir şuûr vardır.

İkinci hayat inancı -farklı olmakla beraber- bir çok dinde yer almaktadır. Tevrat ve İncil'de bu hayatın varlığına dair bilgiler mevcuttur. Kur'ân, Kitap Ehli'nin hepsinin aynı olmadığını, onlardan bazılarının Ahiret'e inandıklarını bildirir. (Âli İmrân: 3/113-114) Zerdüşt dininde eski Mısır inancına yakın bir fikir bulunmaktadır. Kitaplı dinlerden önceki ve sonraki bir çok filozof Ahiret hayatına inanmıştır.

Öldükten sonra diriliş inancı, bu dünya hayatında insanlığın huzuru için önemlidir. Zira, insanların çoğunda bu inanç kökleştiği takdirde iyilik ve güzelliklerin artacağı, kötülük ve fenalıkların ise eksileceği muhakkaktır. Denebilir ki, "her iki dünya mutluluğu" Ahiret inancı ile doğrudan irtibatlıdır. Bu itibarla, Kur'ân, haşirden, kıyametin meydana gelme şeklinden, cennet ve cehennem tablolarından sıklıkla bahseder. Bir çok sûrede, öldükten sonra diriliş bahis konusu edilmiş, bunun imkanına her kesimden insanın anlayacağı deliller getirilmiştir. Bu delillerden biri de Peygamberlerin mucizeleridir.

Mucizeler, birer pratik ikna mekanizmalarıdır; muarızları ikna ve irşat vesilesi olduğu gibi müminlerin imanına iman katar, onları doygunluğa ulaştırır. Mucizeler dinin tabiatında vardır. Bu itibarla, mucizeleri bilmek, dinini tabiatını öğrenmeyi sağlar.

İnanç esaslarını pekiştirme vesilelerinden birisi olan mucize, muhataplarını ikna ve irşat etmek için resullerin ve nebilerin ellerinde görülmüştür. O halde, mucizenin nübüvvetle ilgisi açıktır ve mucize denilince akla önce nübüvvet gelir. Mucize, kainatın Yaratıcısı tarafından Peygamber'in davasına bir tasdiktir; sadekte (doğru söyledin) hükmüne geçer. (B. Said Nursi, Risale-i Nur Külliyâtı, I, 388 (On dokuzuncu mektup) Ancak, mucizeler, vasıtasız Allah'ın fiilidir. Bir başka ifadeyle mucizenin yaratıcısı Allah'tır. Peygamberler ise mucizelere mazhardır, mastar değildir.

Mucize ile ilgili âyet-i kerimeleri incelediğimizde mucizenin sadece nübüvveti değil, bununla birlikte Allah'ın varlığı, birliği ve kudretinin yanı sıra haşiri de ispata yönelik olduğunu görmekteyiz. Esasında bu durum tabiidir, zira inanç esasları birbirlerine bağlı ve bir birlerini gerektirmektedir; biri ispatlanınca ötekisi de ispatlanmış olur.

Peygamberlerin bütün mucizeleri, Allah'ın varlığına ve birliğine şahadet ederler. (B. Said Nursi, Risale-i Nur Külliyâtı, I, 871 (Üçüncü Şua) Peygamberlerin birçok mucizesi; henüz bu dünyada insanın veya hayvanın öldükten sonra dirilişi şeklinde tezahür etmiştir. Hz. İsa'nın, Hz. İbrahim'in (asm) mucizeleri bu kabildendir. Bu cümleden olarak, Hz. Muhammed (s.a.s.)'ın duası ile, hayatını kaybetmiş kişilerin dirildiğine dair siyer kitaplarında bir çok örnekler olduğunu hatırlamamız gerekir. İnsan, hayat ile ölümü birbirinin mütenakızı, çelişiği olarak görmektedir. Dolayısıyla, dirinin öldüğünü sıklıkla gördüğü için bunu kabulde tereddüt etmezken, ölüden dirinin çıkmasını aklına sığıştıramamaktadır. İşte insan ve hayvanın bu dünyadaki canlanması ve hayat bulması şeklinde görülen mucizeler, yeniden dirilişi insanın aklına yaklaştırıp, bunu anlamasını sağlamaktadır. Yeryüzünün baharda canlanması, geceden gündüzün çıkartılması, uykudan sonra uyanıklık durumu da yeniden dirilişi gösteren örnekler cümlesindendir.

Gerçek ve kanaatlerin dayandıkları temel geniş olmalıdır. Ne kadar güvenilirse güvenilsin, bir tek delile dayanan gerçekler şüphe ile karşılanabilir. Muhataplarını ikna etmeyi hedefleyenin delilleri çeşitli olunca, muhatabın hareketleri üzerinde müessir olan bütün unsurlarına hitap etmiş, onların ihtiyacını gidermiş ve onları doygunluğa ulaştırmış olacaktır. Böylece iddiasının tabanı çok dar ve sınırlı kalmayıp, geniş bir alana istinat edecektir.

Kur'ân-ı Kerim, muhatabını ikna ve irşat için bir çok mekanizmayı devreye koyar. Bu, insanın her gün yaşadığı için normal bir durum olarak gördüğü bir olay olabildiği gibi yaygın anlamıyla bir mucize de olabilir. "Onlar anlamıyorlar mı ki Biz, insanların dinlenip sükunet bulmaları için geceyi, çalışsınlar diye de gündüz aydınlığını yarattık. Elbette bunda iman edecek kimseler için âyetler vardır." (Neml: 27/86) Bu âyette, gece ile gündüzden, kainatın kusursuz yaratılmasından alınması gereken derslere ve ibretlere vurgu yapılmaktadır. Böylece, mucizeden alınacak derslerin ve ibretlerin, günlük hayatta karşılaştığımız bir çok varlıktan ve hadiseden de alınması gerektiği bildirilmektedir.

Nitekim, Kur'ân-ı Kerim'de, mucize kelimesi yer almaz; buna karşılık âyet, burhan ve sultan kelimeleri gelir. Bu lafızlar, mucize kelimesinin müteradifi değildir, sadece onun mânâlarından bir cüze delalet ederler. Bu cüz, delil veya hüccet kelimelerinin ifade ettiği mânâdır. Bunun anlamı şudur: Bir hadise, bir Peygamberin Nübüvvetine veya Ulûhiyyete ve haşire delalet eder, bundan ileri gitmez. Oysa, mucize, mahlukattan bir başkasının, benzerini meydana getiremediği harikulade bir işin Peygamberin Nübüvvetine delalet etmesine denir.

Mucize konusu oldukça geniştir. Dolayısıyla bu yazımızda, konunun sadece bir yönünü; mucizenin haşiri ispata yönelik tarafını izaha çalışacağız.

İnanç esaslarını ispata yönelik olan mucize ile ölümden sonra diriliş arasında kuvvetli bir münasebetin olduğu, konu ile ilgili ayetler incelenince açıkça görülmektedir. Resullerin ellerinde görülen mucizeler, onları tasdik etmenin yanında, ölümden sonra dirilişin gerçekleşeceğini de haber vermektedir. (Mustafa Sabri, Mevkifu'l-Akl, IV, 3) Genelde ululazm peygamberlerin mazhar olduğu bu mucizelerin insan, hayvan ve bitki ile ilgili örnekleri vardır.



a. İnsanlarla ilgili örnekler
Mucizenin hedeflerinden birisinin insanların, öldükten sonra dirileceklerini ispata yönelik olduğunun en açık delili Hz. İsa'nın mucizeleridir. Hz. İsa'nın bu yönü şöyle bildirilmektedir: "Onu İsrail oğullarına bir elçi olarak gönderecek: 'Ben size Rabbinizden bir mucize getirdim: Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim." (Âli İmrân: 3/49. Krş. KM, Matta 9/27-34; Markos: 5/21-43; Luka: 8/40-56) "Körü ve alacalıyı iyileştiririm." (Âli İmrân: 3/49. Krş. KM, Matta 9/27-34; Markos: 5/21-43; Luka: 8/40-56)

Hz.İsa'nın felçlileri hatta ölmüşleri tedavi edip diriltmesinde tıbbî tedavinin en ileri noktalarına sevk ve teşvik vardır. Bugün tıp açısından gelinen noktada önemli ilerlemeler kaydedildiği bir gerçektir. Ancak, Hz. İsa'nın mucizelerinin tıbbi alanda gösterdiği hedef geçilmezdir. Onun zamanındaki insanlar için bu böyle olduğu gibi, bu günkü insanlar için de böyledir. Mucizelerin tabiatını göstermesi bakımından bu nokta önemlidir. İnsanların, öldükten sonra diriltilmeleri ile ilgili mucizelerden bir diğeri de Ashab-ı Kehf'in mağaralarında uzun yıllar uykuda kaldıktan sonra uyanmalarıdır. Konu ile ilgili ayetleri okuduğumuzda, bu mucizenin Allah'ın kudretine delalet etmenin yanında, Allah'ın haşir vâdinin gerçeğin ta kendisi olduğunu, kıyamet saati hakkında hiçbir şüphe olmadığını zihinlere yerleştirmeye yönelik olduğunu görmekteyiz. Tevhit mücadelesi veren gençlerin başından geçen olay şöyle haber verilmektedir:
 
 
"Madem ki onları ve onların Allah'tan başka taptıkları putları terk ettiniz, haydi öyleyse mağaraya çekilin ki Rabbiniz rahmetini üzerinize yaysın, işinizde size kolaylık ve fayda ihsan etsin. Onlara baksaydın görürdün ki güneş doğunca mağaralarının sağından dolaşır, batarken de sol taraftan onları makaslardı. Onlar da mağaranın genişçe dehlizinde bulunuyorlardı. İşte onların böylece uyumaları Allah'ın alâmetlerindendir. Allah kime hidayet verirse doğru yolda olan odur; kimi de hidayetten mahrum eder şaşırtırsa, artık imkanı yok, ona yol gösterecek bir dost bulamazsın. Sen onları uyanık sanırdın, halbuki gerçekte onlar uykuda idiler. Biz onları gâh sağa, gâh sola çevirirdik. Köpekleri ise mağara girişinde ön ayaklarını yaymış vaziyette duruyordu. Onları görseydin sen de ürker, derhal dönüp kaçardın, için korku ile dolardı. İşte, onları nasıl uyuttuysak öylece de uyandırdık. Derken aralarında konuşmaya başladılar. Birisi: 'Ne kadar uykuda kaldınız?' diye sorunca bazıları: 'Bir gün, belki bir günden de az!' diye cevap verdiler. Diğerleri de: 'Uykuda ne kadar kaldığınızı tam tamına ancak Rabbiniz bilir' dediler. 'Siz onu bırakın da, açlığımızı gidermeye bakalım. Şu akçeyi verip içinizden birini şehre gönderin de baksın hangi yiyecek daha hoş ve helâl ise ondan size azık tedarik etsin.' 'Bir de gayet nazik ve tedbirli davransın, varlığınızı ve bulunduğunuz yeri sakın hiç kimseye hissettirmesin. Çünkü onlar sizi ellerine geçirirlerse ya taşa tutar, ya da kendi dinlerine döndürürler, bu takdirde de ebediyen felah bulamazsınız.' Fakat Bizim takdirimiz başka idi. Nasıl onları uyutup sonra uyandırdıysak, aynı şekilde öbür kullarımızı da Ashab-ı kehfin durumundan haberdar ettik ki, Allah'ın haşir vâdinin gerçeğin ta kendisi olup kıyamet saati hakkında hiçbir şüphe olmadığını onlar da anlasınlar. Derken onları bulan halk, kendi aralarında onlar hakkında ne yapacaklarını tartışmaya girişti. Bazıları: 'Onların anısına bir anıt dikin, biz gerçek durumlarını anlayamadık, onların Rabbi hallerini pek iyi bilir' derken, görüşleri ağır basan müminler ise: 'Mutlaka onların yanı başlarına bir mescit yapacağız' dediler."(Kehf: 18/16-21)


Bir başka örnek de Kur'ân'da ismi tasrih edilmeyip tefsir kitaplarında Uzeyr (Taberi, 2/259 hk., Hane No: 5883, III, 29) olduğu kaydedilen kimse hakkındaki kıssadır.

"Yahut şu kimsenin hali gibi ki o bir şehre uğramıştı. Orası, evleri harap olmuş ıssızlığa bürünmüş bir durumdaydı. 'Allah burayı bu ölümünden sonra nasıl diriltecek?' dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl boyunca öldürüp sonra diriltti. 'Ölü vaziyette ne kadar kaldın?' diye sorunca o: 'Bir gün veya daha az' diye cevap verdi. Allah ona: 'Hayır! yüz sene kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bak henüz bozulmamış. Bir de merkebine bak! (Kemikleri nasıl birbirinden ayrılmış) seni de insanlara canlı bir delil yapmak için öldürüp dirilttik. Hele o kemiklere dikkat et, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz!' Böylece işin gerçeği kendisine tam mânasıyla belli olunca: 'Artık pek iyi biliyorum ki Allah her şeye kadirdir' dedi." (Bakara: 2/259)

Faili bilinmeyen bir cinayete kurban giden, kişinin katilinin bulunması olayı da yeniden dirilişi ispatlayan bir mucizedir: "Hani siz bir adam öldürmüştünüz de peşinden katilin kim olduğu hakkında birbirinizle kavgaya tutuşup suçu üzerinizden atmıştınız. Halbuki Allah sizin gizlediğinizi meydana çıkaracaktı. Bunun üzerine dedik ki: 'Kestiğiniz sığırın bir parçasıyla o maktûlün cesedine vurun' (Vurulunca da o diriliverdi.) İşte Allah bunu nasıl dirilttiyse ölüleri de öyle diriltir. Aklınızı iyice kullanasınız diye âyetlerini size gösterir." (Bakara: 2/72-73)

Yetmiş kişinin öldürülüp diriltilmesi hadisesi: "Bir zaman da: 'Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana inanmayız' dediniz. Bunun üzerine derhal sizi yıldırım çarptı, siz de bakakaldınız. Siz bir müddet ölü vaziyette kaldıktan sonra, şükredersiniz ümidiyle sizi dirilttik."(Bakara: 2/55-56. Bunu yapanlar, İsrail oğullarının hepsi değildi. Bu ısrar üzerine mikatta yıldırıma yakalananlar, seçilen yetmiş kişi idi) Bu olay Talmut'ta da yer alır. (DİB Konulu Kur'ân-ı Kerim Tefsiri (örnek fasikül), 60)

Dünyada gerçekleşen ve yine haşire açıkça delalet eden bir mucize de şöyle anlatılmaktadır: "Baksana, sayıları binlerce olmasına rağmen ölüm korkusuyla diyarlarını terk edip çıkan kimselere! Allah onlara: 'Ölün!' dedi sonra onları diriltti. Doğrusu Allah insanlara lütûfkârdır, fakat insanların çoğu şükretmezler." (Bakara, 2/243)

Kitab-ı Mukaddes'te de, mucizenin bir gayesinin ölümden sonra dirilişi akıllara yaklaştırmak olduğunu görüyoruz. "Rab'bin eli üzerimdeydi, Ruhu'yla beni dışarı çıkardı, kemiklerle dolu bir ovanın ortasına koydu. Beni onların arasında her yöne dolaştırdı. Ovada her yere yayılmış, tamamen kurumuş pek çok kemik vardı. Rab, 'İnsanoğlu, bu kemikler canlanabilir mi?' diye sordu. Ben, 'Sen bilirsin, ey Egemen Rab' diye yanıtladım. Bunun üzerine, 'Bu kemikler üzerine peygamberlik et' dedi, 'Onlara de ki, `Kuru kemikler, Rab'bin sözünü dinleyin! Egemen Rab bu kemiklere şöyle diyor: İçinize ruh koyacağım, canlanacaksınız. Size kaslar verecek, üzerinizde et oluşturacağım, sizi deriyle kaplayacağım. İçinize ruh koyacağım, canlanacaksınız. O zaman benim Rab olduğumu anlayacaksınız.' Böylece bana verilen buyruk uyarınca peygamberlik ettim. Ben peygamberlik ederken bir gürültü oldu, bir takırtı duyuldu. Kemikler birbirleriyle birleşiyordu. Baktım, işte üzerlerinde kaslar, etler oluşuyor, üstlerini deri kaplıyordu. Ama onlarda ruh yoktu." (KM, Hezekiel 37, 1-7. Ayrıca bkz. KM, Tekvin 15,9-10.17)


b. Hayvanlarla ilgili olan
Allah Teala'nın, Peygamberlerine verdiği mucizelerin gayelerinden biri de onları teyittir. Mucize, Allah'ın Resullerinin, O'ndan aldığı vahiy ile haber verdikleri hususların doğruluğunun göstergesidir. Esasında mucize, hidayeti ve rahmeti yahut ikramı veya inzarı (gelecekteki korku ile uyarmayı), ya da helak etmeyi hedeflemektedir. Kitab-ı Mukaddes'te Hz. Musa'nın gönderilişine dair şöyle bir kayıt mevcuttur: "Rab onu Mısır'da Firavun'a ve bütün ülkesine bir sürü belirtiler, şaşılası işler yapması için göndermişti. Musa İsraillilerin gözleri önünde güçlü, büyük ve ürkütücü işler yapmıştır." (Yasanın Tekrarı 34: 11-12)

Kur'ân-ı Kerim, haşiri ispata yönelik bir mucize olarak, insan gibi birer canlı olan hayvanların bu dünyada ölüp diriltildiklerine dair bir çok hadiseyi bildirmektedir.


Örnek 1:
Hz. İbrahim'in mazhar olduğu mucize:
Öldükten sonra dirilişin hak olduğunu gösteren ve hayvanlar üzerinde cereyan eden mucizelerden biri Hz. İbrahim'in niyazı ile gerçekleşmiştir. Bu örnek, mucizenin müminlere, hatta peygamberlere itmi’nan verdiğini göstermesi bakımından dikkat çekmektedir.
"Bir vakit de İbrahim: 'Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?' demişti. Allah: 'Yoksa buna inanmadın mı?' dedi. İbrahim: 'Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim' diye cevap verdi. Allah ona: 'Dört kuş tut, onları kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir)." (Bakara: 2/260. Krş. KM, Resullerin işleri 10, 9)

Örnek 2:
"Bir vakit Musa, genç yardımcısına: 'Durup dinlenmeyeceğim, demişti, ta ki iki denizin birleştiği yere varacağım. Varamazsam senelerce yürümeye devam edeceğim.' Onlar iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unutmuş bulundular. Balık sıyrılıp denizde bir yol tutmuştu bile. Buluşma yerini farkına varmaksızın geçip gidince Musa yardımcısına: 'Getir artık kahvaltımızı' dedi, 'Gerçekten bu seyahatimizde epey yorgun düştük.' 'Gördün mü?' dedi, 'O kayanın yanında mola verdiğimizde, ben balığı unutmuşum! Muhakkak ki onu sana söylememi unutturan da şeytandan başkası değildir. Doğrusu balık, çok acayip bir şekilde canlanıp sıyrıldı ve denizde yolunu tutup gittiydi."(Kehf: 18/60-63) Demek ki ölülerin diriltilmesine numune olan bir mucize gerçekleşmişti. (M. Hamdi Yazır, Hak Dini, V, 3259)

Örnek 3:
Hz. İsa'nın mucizelerinden biri bu nevidendir:
"Ben çamurdan kuş şeklinde bir şey yaratır, ona üflerim, Allah'ın izniyle hemen kuş oluverir."(Âli İmrân: 3/49. Krş. KM, Matta 9/27-34; Markos: 5/21-43; Luka: 8/40-56)


c.Yeryüzünün ihyası
İnsanların öldükten sonra tekrar diriltilmesine daha yaygın, herkesin tecrübe ettiği bir örnek, kışın ölü gibi olan yeryüzünün ilkbaharda tekrar diriltilmesidir. Bu, harikulade bir olaydır. Bundan dolayı Kur'ân buna ayet (delil, mucize) diyor: "Onun ayetlerinden biri de şudur: Sen, toprağı boynu bükük (kupkuru) görürsün. Onun üzerine suyu döktüğümüz zaman titreşir ve kabarır. Onu dirilten Allah elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kâdirdir."(Fussilet: 41/39) Ancak yeryüzünün diriltilmesi sıklıkla gerçekleştiğinden bu durum alelade bir olay olarak görülmektedir. Halbuki yeryüzündeki bu haşir neşir mühim mesajlar yüklüdür. "Allah'ın rahmetinin eserlerine bak ki, nasıl yeri ölümünden sonra diriltiyor? Muhakkak ki, O, ölüleri de diriltecektir. O her şeye kadirdir."(Rûm: 30/50) "Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek taneli ekinler bitirdik. Birbirine girmiş kat kat tomurcuklar, yüksek hurma ağaçları yetiştirdik. Kullara rızık olması için. Ve o su ile ölü bir memlekete can verdik. İşte çıkış da böyledir."(Kâf: 50/9-11)
Denebilir ki, insan ile bitkiler arasında tür farklılığı vardır. O halde bitkilerin baharda dirilişinin insanın yeniden dirilişine örnek gösterilmesinin dayanağı nedir? İnsan topraktan yaratılmıştır. Bitkiler de topraktan neşet etmektedir. İnsanın da bitkilerin de varlıklarını sürdürebilmeleri toprağa, suya, havaya, güneşe, belli oranda sıcaklığa ve soğukluğa bağlıdır. Dolayısıyla ayrı tür olmaları, hayat bulmaları için aynı ortak unsurlara muhtaç olmalarına mani değildir. O halde, ölümden sonra dirilişlerinin de birbirlerine benzer oluşu anlaşılmış olmaktadır.


SONUÇ

Mucize, dinin tabiatında vardır. Hemen bütün peygamberlerin mucizeleri olmuştur. Mucizeler, Allah'ın varlığının, birliğinin ve kudretinin göstergeleri olduğu gibi Peygamberlerin doğrulunu da ispat etmektedir. Bununla birlikte, mucizelerin ana gayelerinden biri de haşri, yani öldükten sonra dirilişi akıllara yaklaştırmak ve yerleştirmektir. Kur'ân-ı Kerm'in üçte biri haşir ve ahiret hayatına dairdir. O, Âhireti bütün gerçeklerine temel taşı yapıp, her şeyi ona bina etmektedir. İman esasları, bütün delilleriyle Âhiret hayatının varlığına delalet ettiği gibi, Peygamberlerin risaletine delalet eden mûcizeleri ve nübüvvet delilleri de haşirin gerçekleşeceğine şahadet ederek onu ispat etmektedir.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mucize hasir ahiret

Kur'ân–ı Kerim Mucizesi


Pazar, Şubat 11, 2007 · Kategori: kuranikerim


Dr.Musa Kazım GÜLÇÜR

Bu çalışmada "mucize" kavramını ve Kur'ân–ı Kerim'in Allah Katından vahyedilmiş "mucize bir kitap" olması hasebi ile "temel özellikler"inden bir kısmını incelemeye çalışacağız.


Mucize Hakkında Genel Bilgiler

"Mucize" kelimesi Arapça "aceze" kökünden gelmektedir. "el–Acz", "sağlam" ya da "akıllı" kelimelerinin zıt anlamlısı olmaktadır. "Bir işi yapamama"ya "aceze ani'l–emr" denilir. "el–Acz" kelimesi "zayıflık" mânâsına da gelmektedir. "el–Mucize" kelimesi ise; "beşerin bir mislini getirmekten âciz kaldığı şey, peygamberlerin göstermiş olduğu harikulâde hâdiseler" mânâsına gelmektedir. Mucize, Rasullerin sıdkını gösterme, ortaya koyma hususunda Allah'ın bir şehadetidir aynı zamanda. el–Îcî de Mevâkıf'ında mucizenin tarifini şöyle veriyor: "Mucize" kelimesi ile, Allah'ın Rasûlü olduğunu iddia eden kimsenin sıdkını ispat etmesi kast edilmektedir." Devamla, harikulâde bir olayın mucize olarak değerlendirilebilmesi için şu şartların gerekli olduğunu belirtiyor:

1. Mucize, Allah'a ait bir iş olmalıdır.
2. Eşyanın mutad nizamına, Allah'ın koymuş olduğu kâinat kanunlarına aykırılık arz etmelidir.
3. Meydana getirilen harikulâdeliğe itiraz imkânsız olmalıdır.
4. Hâdise, sıdkının bir delili olarak peygamber olduğunu iddia eden kimsenin elinden ortaya çıkmalıdır.

5. Hâdise peygamberlik iddiasında bulunan kişinin iddiasına uygunluk arz etmelidir.
6. Meydana gelen mucize, bizzat iddianın bir yalanlayıcısı olmamalıdır.
7. Mucize, peygamberin iddiasını müteakip meydana gelmelidir.

Büyük müfessir Kurtubi ise, "mucize" hususunda şunları ifade ediyor: "Mucizenin şartları beştir.
Şayet bu şartlardan bir tanesi yok olsa, meydana gelen hâdiseye mucize denilemez. Bu şartlar şunlardır:

1. Mucize, sadece Allah'ın güç yetirebildiği, tamamen O'na ait bir fiil olmalıdır.
2. Mucizenin harikulâde olması gerekir. Bu da gerekli olan şartlardan birisidir. Çünkü birisi çıkıp da: "Benim peygamberlik delilim gecenin gündüzden sonra gelmesi ve güneşin de doğudan doğmasıdır" dese bu ona ait bir mucize sayılmaz. Güneşin doğudan doğması her ne kadar Cenâb–ı Hakk'tan başkasının güç yetiremeyeceği bir iş olsa da bu hâdise onun iddiası sebebiyle meydana gelmemektedir. Çünkü onun iddiasından önce de sonra da bu hareket mevcuttur. Rasullerin ortaya koymuş oldukları mucizelerde ise, onların sıdkına delalet eden yönler bulunmaktadır. Bütün bu deliller bir peygamber için şayet duyup hissedebiliyor olsaydık Allah (cc)'ın: "Evet, onu ben gönderdim" gibi bir sözü olacaktı.

3. Peygamber, harikulâde olayları kendisine değil Allah'a isnat ederek mucizeye vesile olur. Meselâ; "Peygamberliğime delil, Allah'ın izni ile şu ağacın yanıma gelmesidir" demesi ve Cenâb–ı Hakk'ın da bu sözü doğrulamasında olduğu gibi.

4. Mucize, peygamberlik iddiasına uygunluk arz etmelidir. Bu şartın da bulunması zaruridir. Çünkü risalet davasında bulunan bir şahıs "Peygamberliğimin alâmeti elimin ya da şu canlının konuşmasıdır" dediğinde eli ya da o canlı: "Bu insan peygamber değildir" dese bu durumda peygamberlik iddia eden kimse Cenâb–ı Hak tarafından tekzip edilmiş olur. Nitekim Müseylimetü'l–Kezzab buna bir misal teşkil eder. Kendisine, Kur'ân'a benzer bir vahiy geldiğini iddia etmişti. Yaptığı iş, Kur'ân–ı Kerim'in bir çok kelimesini aynen almak ya da kelimelerin yerine başka türden kelimeler koymak suretiyle Kur'ân'ın üslûbunu çalmaya teşebbüs etmek olmuştu. Böylece halis bir Arap olduğu hâlde kendi normal üslûbunu bile muhafaza edememiş, en seviyesiz bir noktaya düşerek etrafındakilere maskara olmuştu.

5. Meydana getirilen mucizeye benzer bir harikulâdelik meydana getirilememelidir (Kurtubi, Ahkam, 1/71).

Bu bilgilerden sonra, Kur'ân–ı Kerim'in mucize bir kitap olması hasebi ile onun aşikâr özelliklerine kısaca temas etmeye çalışalım:


Kur'ân–ı Kerim'in Bariz Vasıfları

1. Kur'ân–ı Kerim, diğer mukaddes kitaplardan farklı bir şekilde, günümüze kadar Cenâb–ı Hakk'ın teminatıyla (15, Hicr, 9), ziyadelik–noksanlık, tebdil–tağyir vb. tüm hususlardan tamamen uzak kalmıştır. Bu çok önemli bir özelliktir ve dost–düşman herkesin üzerinde ittifak ettiği, reddedemediği bir gerçektir. Çünkü Kur'ân–ı Kerim ilk indiği andan itibaren günümüze kadar, sayısız denecek derecede Kur'ân hafızlarının ezberi ve yazılarak çoğaltılması metotlarının çok yüksek derecede icrası ile sarsılmaz bir "korunmuşluk" zırhına alınmıştır.

2. Kur'ân–ı Kerim'de, Arapça ve diğer başka dillerdeki bütün diziliş şekillerinin dışında olan çok muhteşem bir diziliş (nazım) vardır. Kur'ân–ı Kerim'in nazmı şiire de benzemez. Çünkü onu düzen1eyen Rabbu'I–İzze şöyle buyurmaktadır: "Biz O'na (Muhammed'e) şiir öğretmedik, (şiir) ona yakışmaz da" (36, Yasin, 69). Bu âyet–i kerimeyle ilgili olarak iki nakilde bulunmak istiyoruz

a) Sahih–i Müslim'de rivayet edildiğine göre: "Ebu Zerr'in (ra) kardeşi Üneys ona şöyle dedi: 'Mekke'de senin dininden olan birisine rastladım. Peygamber olduğunu ve kendisini Allah'ın göndermiş olduğunu söylüyor.' Ebu Zerr diyor ki: 'Başkaları bu söze karşı ne diyorlar?' diye sordum. O da: 'İnsanlar O'nun için (haşa) şair, kâhin, sahir diyorlar' dedi. Üneys aynı zamanda şairdi de. Şöyle devam ediyor: Kâhinleri dinledim, Muhammed'in sözü onlarınkine benzemiyor. O'nun sözlerini bütün şiir çeşitlerine, kafiye ve vezinlerine uygulamaya çalıştım, hiçbirisine uygun düşmedi. Vallahi Muhammed doğru, diğerleri ise yalan söylüyor" (Müslim, Kitab–u Fedaili's–Sahabe, 132).

b) Keza, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Utbe b. Rebia'ya Fussilet suresini okuduğu zaman o da, Kur'ân'ın ne sihre ne de şiire benzemediğini ikrar etmişti (Kurtubi, Ahkam, 1/73). Çünkü Kur'ân–ı Kerim, Arapça'daki bütün ifade şekillerinden farklı bir diziliş ortaya koymuştu (Suyuti, İ'cazu'l–Kur'ân, 1/27).

Kur'ân kelimelerindeki güzel birleşim, gayet yüksek uyum, mânâ ve ahenk itibarı ile mükemmellik, az sözde çok anlamı barındırma, güzel söz meydana getirmede maharet sahibi olan Arapların gücünü aşan harika bir söz–cümle dizilişi vb. yüksek özellikler, Kur'ân–ı Kerim'in hiç kimse tarafından taklit edilemeyen bir mükemmelliğe sahip olmasına sebeb olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor: "Kur'ân–ı Kerim'in, bütün İlâhî kelâmlar içinde cihet–i ulviyyeti ve bütün kelâmlar üstünde ciheti tefevvuku zahirdir. Nihayetsiz sayıdaki kelimeler içinde en büyük makamın Kur'ân'a verilmesinin sebebi şudur ki; Kur'ân İsm–i A'zamdan ve her ismin en yüksek mertebesinden gelmiştir...

Ayrıca, bütün âlemlerin Rabbi itibarı ile Allah'ın Kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın ilâhı ünvanı ile Allah'ın fermanıdır. Hem semavat ve arzın yaratıcısı hâsiyeti ile bir hitaptır. Hem Rububiyyet–i Mutlaka yönü ile bir konuşmadır. Hem, sınırsız Subhanî Saltanat hesabına bir "Sonsuz Hutbe"dir. Hem, bütün varlığı kaplayan "rahmet" noktasından bir "Rahmanî İltifatlar Defteri"dir. Hem, uluhiyyetin büyük heybeti yönü ile, başlarında bazen şifre bulunan bir haberleşme kitabıdır. Hem, En Büyük İsim'den gelerek Yüce Taht'ın her yönüne bakan, teftiş eden hikmet ve güzelliklerle dopdolu bir "Mukaddes Kitap"tır (Kısmen sadeleştirilerek; Bediüzzaman, Sözler, 12. Söz).

Yukarıda değinmeye çalıştığımız; kelimelerdeki güzel birleşim, gayet yüksek uyum, mânâ ve ahenk itibarı ile mükemmellik, az sözde çok anlamı barındırma vb. hususlar her surenin hattâ her âyetin lâzımı, ondan kopmayan bir özelliği hükmündedir. Bu önemli özellikleri ile, Kur'ân–ı Kerimi dinleyen her insan, onun cümlelerinin diğer beşer kelamlarından ayrı olduğunu hemen fark edecektir (Kurtubi, 1/73). Çünkü Kur'ân âyetleri, zahiri–batını ve öncesi–sonrası itibariyle ince bir mantıkla örülü bulunmaktadır. Allah (cc) buyuruyor: "Eğer (Kur'ân) Allah'tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şey bulurlardı" (4, Nisa, 82). Dolayısı ile bu durum bizi rahatlıkla; "âyetlerle sureler arasında öyle kuvvetli bir münasebet vardır ki Kur'ân sanki tek bir kelime gibidir" (Suyuti, 1/54) yargısına götürür.

Burada, "kelime" kavramının "kelâm" kavramına açık delaleti sebebi ile bu bahse de kısmen değinmek istiyoruz. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Kur'ân–ı Kerim'in mucize bir kitap oluşu ile bağlantılı olarak "kelime"lere dönüşen "kelâm" konusunda şu değerli bilgileri veriyor: "Eğer kelâm, tahayyüldeki şekliyle ifade edilebilmişse, yani niyet ve ifade azmi tam ifadeye uymuşsa, o zaman bu kelâm tamdır. Aksine, tasavvur, tam tahayyülü kucaklayamamışsa bu, bir evvelkine göre kusurlu bir ifadedir ve eksiktir. Taakkül, kendine yüklenenleri ifadeye taşıyamamışsa, bir kısım derinlikler de onda elenmiş demektir. İşte bütün bu süzgeçlerden süzüle süzüle tahayyül mertebesine göre pek çok şey kaybeden kelâm eksik, tahayyüldeki derinlikleriyle ifade edilebilen mânâ, mefhûm ve niyet ise tamdır yani kusursuzdur. İşte bu mükemmeliyetin biricik şaheser örneği de sadece ve sadece Kur'ân–ı Kerim'dir. Ondaki bu mükemmel diziliş, sözü ister canlıdan, ister cansız görünen eşyadan kimden naklederse etsin, bir mânâda onun, tahayyül ve tasavvur ötesi derinlikleri korumasında aranmalıdır. Meseleye diğer bir yönüyle bakıldığında ise, insanlığın böyle bir kelâm ve beyana muvaffak olmasının imkânsız olduğu görülür. Evet beşer, veya başka varlıkların cinler ve melekler gibi kelâmlarında, niyet ve tahayyül mertebesinden, mânâ ve mazmunun yakalanıp bu şekilde ifade edilebilmesi mümkün değildir. Öyleyse, bu mükemmeliyeti yakalayan Kur'ân mucizedir ve Allah kelâmıdır" (Gülen, Fasıldan Fasıla 2, s. 174–175).

3. Kur'ân–ı Kerim, her sure ve âyetinde, her bölüm ve paragrafında, her başlangıç ve sonucunda âhenk ve musiki ile dopdolu üslûbuyla mümtaz bir mevkidedir. Öyle ki bu konuda bir sureyi diğerinden ayırmak, üstün tutmak büyük bir hata olur. Bu iç musiki, âyetlerin her birinin tek kelimesinde bile mevcuttur. Bu kelimeler ahenkleri ile sanki, parlak veya sönük renkleri, ince veya kalın gölgeleri olan eşsiz bir tabloyu yine aynı eşsizlikle tasvir etmektedirler. Meselâ, şu âyette anlatılan, Allah'a bakan mutlu yüzlerin parlaklığından daha parlak bir renk ve asık suratlı kötü yüzlerin karartısından daha siyah ve çirkin bir renk sanırız görülemeyecektir: "Nice yüzler vardır ki, o gün bütün güzelliği ile pırıl pırıl parlamaktadır. (O aydınlık yüzler) Rabb'lerine bakmaktadırlar. Nice yüzler de vardır ki, o gün somurtup kapkara kesilmiştir" (75, Kıyamet, 22–24). Mutlular tablosunda "nadira" kelimesi en parlak rengi yalnız başına resmetmekte, kötüler tablosunda ise "basira" kelimesi en çirkin rengi tek başına tasvir edebilmektedir (Suphi Salih, 6 s.266).

4. Kur'ân–ı Kerim'in diğer bir özelliği de onun gayb, yani görülüp bilinemeyen bazı hususlardan da haber veriyor olmasıdır. Meselâ: "O, Rasulünü hidayet ve hak dinle gönderdi ki o (hak dini), bütün dinlere üstün kılsın. Şahit olarak Allah yeter" (48, Fetih, 28). "Allah, imana erişip dürüst ve erdemli davranışlarda bulunanlara, tıpkı kendilerinden önce gelip geçen (inanmış toplumları) egemen kıldığı gibi, onları da mutlaka yeryüzünde egemen kılacağına; onları üzerinde görmekten hoşnut olduğu dini onlar için kökleştireceğine ve çektikleri korkulardan, kaygılardan sonra onları mutlaka güvenli bir duruma kavuşturacağına dair söz vermiştir"(24, Nur, 55). "Andolsun Allah elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse güven içerisinde Mescidi Haram'a gireceksiniz" (48, Fetih, 27). "İmdi, (hatırlayın) Allah (bu) iki (düşman) topluluğundan birinin sizin olduğunu vaad etmişti" (8, Enfal, 7). "Elif, Lam, Mim. Rumlar yenildi. Yakın bir yerde. Ama bu yenilgiye rağmen (yeniden) galip gelecekler. Bir kaç yıl içinde. Çünkü karar yetkisi, eninde sonunda Allah'a aittir. O gün müminler de Allah'ın verdiği zafer sayesinde sevineceklerdir. Zira O, mutlak galiptir, sınırsız merhamet ve ihsan sahibidir." (30, Rum, 15) İşte bütün bu ayetlerde sadece Cenab–ı Hakk'ın bilebileceği o güne göre gaybe ait haberler yer almaktadır. Cenab–ı Hak, O'nun sıdkına delil olsun diye Rasulünü (sas) ve müminleri bu gaybî haberlere Kur'ân–ı Kerim vasıtası ile vakıf kılmıştır.

5. Hz. Peygamber (sas)'in ümmiliği de Kur'an'ın mucizeliğinin.ortaya çıkmasında en mühim bir âmil durumundadır. Bakıllani de Kur'ân'daki i'caz yönlerini: a) O'nun gaybdan haber vermesi, b) Bedii nazmı, ve c) Hz. Peygamber'in ümmiliği olmak üzere üçe ayırmıştır (Mahluf, el–Bakıllani ve İ'cazu'l–Kur'ân'ı, s.137) Hz. Peygamber (sas), ilim kitaplarına bizzat müracaat imkânlarına sahip değildi. Çünkü, muarızlarının da ittifakıyla ümmî olarak doğmuş, ümmî olarak yetişmiş, daha önceleri sağ eliyle ne bir yazı yazmış, ne de bir kitap okumuş bu ümmî peygamber (29, Ankebut, 48), kendi asrından çok daha önceki tarihlerde cereyan etmiş hâdiselerden haber vermişti. Hz. Peygamber; ümmetleri ile birlikte onlara gönderilen enbiyayı anlatmış, tarihî olaylardan bahsetmiş, ehl–i kitabın kendisine tevcih etmiş oldukları; Ashab–ı Kehf, Musa–Hızır ve Zülkarneyn aleyhimüsselam ile ilgili sorulara, ümmî bir toplumun en ümmisî olduğu, bu mevzular hakkında daha önceden bir bilgisi bulunmadığı hâlde, Allah'ın (cc) kendisine vahyetmesi ile anlattığı şeyler, ehl–i kitabın kendi mukaddes kitaplarında da kısmen bulabileceği ve yine kendisinin doğru olduğuna kanaat getirecekleri şekilde mukni ve tatminkâr cevaplar vermiştir. Kadı İbnu't–Tîb diyor ki: Kabul etmek gerekir ki, Hz. Peygamber'in bu bilgileri verebilmesi için daha önceden bir öğrenim görmüş olması gerekirdi. Öğrenim görmediği herkesçe bilindiğine göre, bu bilgileri ancak ilâhî vahiy yoluyla insanlara getirdiği kendiliğinden ortaya çıkar (Kurtubi, Ahkam, 1/74).

6. Kur'ân–ı Kerim'de Cenâb–ı Hakk'ın Rasulüne ve mümin1ere verdiği sözler, bu sözlerin gündüz gibi ortaya çıkması ve Hz. Peygamber'in bu sözler karşısında göstermiş olduğu sınırsız teslimiyet vb. hususlar da Kur'ân'ın mucizeliğini yansıtan başka bir kaynaktır. Yüce Allah, risaletini tebliği anında karşılaşabileceği güçlükler sebebiyle Hz. Peygamber'in hayatını korumayı üstüne almıştır: "Ey Peygamber! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et; eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah, seni insanlardan (onların şerrinden) koruyacaktır" (5, Maide, 67) Kendilerini askerlerin ve yardımcıların koruduğu nice hükümdârlar ve ileri gelenler suikastçilerin ellerinden kurtulamamışlardır. Fakat bu gerçek söze, Rasulul1ah (sas)'ın gösterdiği itimadı şu nakilde görmeye çalışalım: Hz. Aişe (ra)'den rivayet ediliyor: Geceleri Rasulullah'ın yanında müminler nöbet tutarlardı. Bu âyet iner inmez: Gidin, beni Allah koruyacak dedi (Tirmizi, Tefsir, Maide). Gerçekten Yüce Allah'tan başka hiç kimsenin koruyamayacağı durumlara maruz kalmıştı. Bir çoğu arasından şu hâdiseyi misal olarak verelim:

Seferlerimiz esnasında gölgeli bir ağaca rastladığımızda orasını Rasulullah Efendimiz'in istirahati için tahsis ederdik. Zatürrika gazvesinde Peygamber Efendimiz (sas) bir ağacın altında konakladı, kılıcını da ağacın üzerine astı. Müşriklerden biri kılıcı alarak kınından çıkardı ve Rasulullah'a: Benden korkuyor musun? diye sordu. O da: Hayır! diye cevap verdi. Müşrik: Peki, şimdi seni elimden kim kurtaracak?'' dediğinde Hz. Peygamber: Allah kurtaracak, bırak kılıcı! dedi, o da kılıcı bıraktı (Buhari, Meğazi, 31) Ayrıca, Müslümanların dağıldığı, kendisinin düşmanlar arasında yalnız kaldığı Huneyn muharebesinde dahi: "Ben peygamberim, bunda yalan yok. Ben Abdulmuttalib'in oğluyum" (Buhari, Cihad, 52) diyerek kısrağından inmiş, düşmanlara meydan okumuştu. Neticede ona en ufak bir zarar bile veremediler. Bilakis, Allah onu görünmez ordularıyla (9, Tevbe, 26) destekledi, Kendi eliyle düşmanlarını defetti.

Hudeybiye mütarekesinin yapıldığı yıl Müslümanların Mekke'ye gjrmesi engellenmişti. Kureyşliler antlaşma maddelerinden birini, "Müslümanlar şayet ertesi yıl hacc için Mekke'ye geleceklerse, kınında olan kılıç dışında hiç bir silah taşımayacaklardır" şeklinde belirlemişlerdi (İbn Sa'd, Tabakat, 2/101). Müşriklerin ahdi bozduklarına, mü'minlerle akrabalık bağlarını kesip attıklarına, Allah Teala'nın nazarındaki her türlü Mukaddesatı çiğnediklerine şahit olmuş bulunan Müslümanlar, müşriklerin vermiş olduğu bu söze güvensinler miydi? Şu anda kurbanlıklarıyla hacc için gelmişken onların bu ibadetini engelleyen zaten onlar değil miydi? Şimdi bunu yapanlar yarın kimbilir neler yaparlardı? Diyelim ki Müslümanların ertesi yıl hacc etmesine imkân tanıyarak verdikleri sözü tuttular. Peki silahsız ve kuvvetsiz olarak Mekke'ye giren müminler, onların yanlarında canlarından nasıl emin olabileceklerdi? Bu, onların yavaş yavaş tuzağa çekme plânı olamaz mıydı? Nitekim kındaki kılıç dışında hiçbir silâh taşımamayı şart koşmaları da bunun delili sayılamaz mıydı? Kılıç sadece, müşriklerin elleri ve mızraklarıyla savaşmalarına karşı bir güvenlik tedbiri olabilirdi, ama meselâ ok yağmuruna tutulmaları hâlinde ne yapabilirlerdi? İşte böyle müthiş bir vaziyette oldukları bir sırada şu üç şeyi; yani Mekke'ye girmeyi, güvenliği ve bir de hacc ibadetini ifa etmeyi teminat altına alan âyet geldi: "Biz sana apaçık bir zaferin önünü açtık. Allah, Rasulünün rüyasını elbette doğru çıkaracaktır. İnşaallah siz, kiminiz başını traş ettirmiş, kiminiz saçlarını kısaltmış olarak, Mescid–i Haram'a korkmaksızın tam bir güvenlik içerisinde gireceksiniz. Allah, sizin bilemediğiniz şeyleri bildiğinden ondan önce yakın bir zafer nasip etti (48, Fetih, 127). Bilindiği gibi ertesi yıl, Müslümanlar kaza umresini güvenlik içerisinde yaptılar. Mekke'de üç gün kalarak bütün menasiki ile hacc ziyaret1erini ifa ettiler. (Draz, En Mühim Mesaj, 62. Bu husustaki hadîsler için bkz. Buhari, Megazi, 35; Ebu Davud, Menasik, 79)

7. Burada son özellik olarak, Kur'ân–ı Kerim'in meydan okumasına yer vermek istiyoruz. Cenab–ı Hak, Bakara suresi 23–24. âyetlerde şöyle buyurmaktadır: "Eğer kulumuza ceste ceste indirdiğimiz Kur'ân'dan şüphede iseniz haydi onun surelerinden birine benzer bir sure meydana getirin ve Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın, iddianızda haklı iseniz! Bunu yapamazsanız ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, çırası insanlarla taşlar olan o ateşten sakınınız. Bu ateş inanmayanlar için hazırlandı." Hud suresi onüçüncü âyette ise şunu görürüz: Yoksa Kur'ân'ı kendisi uydurmuş mu diyorlar! De ki: İddianızda tutarlı iseniz, haydi Kur'ân'a benzer on sure getirin, isterse kendi uydurmanız olsun ve Allah'tan başka çağırabileceğiniz herkesi de yardımınıza çağırın." Bediüzzaman hazretleri bu hususu İşaratu'l–İ'caz adlı eserinde oldukça güzel izah ve ispat ettiğinden dolayı burada bu kadarla yetinmiş oluyoruz.

Bu kısa çalışmamızda elbette Kur'ân–ı Kerim'in özelliklerinin ne tamamını ne de büyük bir kısmını göstermiş oluyoruz. Çünkü Kur'ân, vahyedilmiş bir kitaptır. O, inen bir tenzildir. Bu sebeple onun kıyamete kadar izahları yapılacaktır. Selefimiz (Allah hepsinden razı olsun) bu Yüce Kitab'ı ilgilendiren her hususa büyük bir aşkla sarılmışlar; âyet ve harf1erini, noktalarını bile saymışlardır. Bu, Rabbanî bir hikmettir. Kendi madeninde sonsuz bir durumdadır. Kur'ân, insanı kendisine öyle bağlar ki, muhatabın kulağına anlayacağı şekilde açıktan açığa fısıldar. Fakat muhatap, ondan ve tadından, Allah'a yakınlığı nisbetinde haberdar olur. Ama yine de herkes Kur'ân'dan bir şekilde tad alır ve sütünden gıdalanır. Yalnız, olgunlar için, Kur'ân'ın mânâsında ayrı bir zevk vardır. Ve onlar daha büyük ve yüksek mana platformlarına Allah'ın izni ve kudreti sayesinde çıkabilir, orada da Allah sevgisi ve aşkı ile gerçek insanlığa ulaşabilirler. İşin doğrusunu en iyi O bilir.



Kaynaklar

1) Kur'ân–ı Kerim ve Mealleri.
2) Buhari, Sahih, Beyrut.
3) Muhammed A. Draz, En Mühim Mesaj Kur'ân, Terc. Suat Yıldırım, Akçağ Yayınları Ankara.
4) Ebu Abdillah Muhammed b. Ahmed el–Ensari el–Kurtubi, el–Camiu li Ahkami'l–Kur'ân, Daru İhyai't–Türasi'l–Arabi, Beyrut.
5) es–Suyuti, İ'cazu'l–Kur'ân, Beyrut.
6) Celaluddin Abdurrahman es–Suyuti, el–İtkan fi Ulumi'l–Kur'ân, el–Halebi, Mısır.
7) Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, Nil Yayınları, İzmir, 1996.
8) İbn Sa'd, Tabakat, Beyrut.
9) İbrahim Enis, Mu'cemu'l–Vasit, Mektebetü'l–İslami, İstanbul.
10) Mahluf, Abdurrauf, el–Bakıllani, Beyrut.
11) Müslim, Sahih, Beyrut.
12) Said Nursi, Sözler, Envar Neşriyat, İstanbul1993.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : mucizeler

Ayın Yarılması Mucizesi


Pazar, Şubat 11, 2007 · Kategori: kuranikerim


Hasan YENİBAŞ

Giriş
İnşikak-ı kamer (ayın yarılması), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatında meydana gelen önemli olaylardan biridir. Tefsir, hadîs ve kelâm âlimlerinin çoğunluğu, ilgili âyet ve hadîslere dayanarak inşikâk-ı kamerin gerçekleştiğini kabul etmişlerdir.

Birçok konuda olduğu gibi, bu hususta da farklı kanaate sahip olanlar ve böyle bir hâdisenin meydana gelmediğini iddia edenler bulunmaktadır.

Biz, bu çalışmamızda konuyu dört bölümde ele alacağız:
1. Konuyla İlgili Nasslar;
2. İnşikâk-ı Kameri Kabul Edenler ve Delilleri;
3. İnşikâk-ı Kameri Kabul Etmeyenler ve İddiaları;
4. Sonuç ve Değerlendirme;

1. Konuyla İlgili Nasslar
İnşikak-kamerle ilgili rivâyetler, başta Buhârî, Müslim ve Tirmizî olmak üzere Ahmed b. Hanbel, Abdurrezzak es-San’ânî, Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, Abd b. Humeyd, Ebû Ya’lâ, Taberânî, Hâkim en-Neysabûrî, Ebû Nuaym ve Beyhakî gibi muhaddislerin eserlerinde yer almıştır.

Bu konudaki hadîsler sahabeden Abdullah b. Mes’ûd, Abdullah b. Abbas, Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ömer, Cübeyr b. Mut’îm, Huzeyfe b. el-Yemân tarafından rivâyet edilmiştir.

Abdullah b. Mes’ûd Rivâyeti

İnşikak-ı kameri nakleden sahâbîlerden sadece Abdullah b. Mes’ûd, olaya şahit olduğunu açıkça ifade etmiştir.1 Bundan dolayı İbn Mes’ûd en önemli râvî konumundadır. Buhârî ve Müslim gibi muhaddisler de öncelikle onun rivâyetlerine yer vermişlerdir.

a. “Resûlullâh (s.a.s.) devrinde ay iki parçaya ayrıldı; bir parçası dağın üstünde, diğer parçası da öbür tarafında idi. Resûlullâh (s.a.s.), “Şâhid olun” buyurdu”.2

b. “Resûlullah (s.a.s.) devrinde ay yarıldı. Kureyşliler: ‘Bu, Ebû Kebşe’nin oğlunun büyüsüdür’ dediler. Bazıları: ‘Diğer beldelerden gelen yolcuları bekleyin. Muhammed, bütün insanlara büyü yapacak değil ya,’ dediler. Gelenler oldu, sordular; onlar da ayın yarıldığını gördüklerini söylediler” (Tayalisî, 38; Ebu Nuaym, 2:281; Beyhakî, 2:266-267). Semerkandî’nin nakline göre bu sihir fikrini ortaya atan Ebû Cehil’dir. Etraftan gelenler olayı doğrulayınca, “Bu, devam eden bir sihirdir” dediler (Semerkandî, 3:297). İbn Mes’ûd’dan gelen başka bir rivâyette bu hadisenin üzerine, “Saat yaklaştı ve ay yarıldı” (Kamer, 54/1) âyetinin nâzil olduğu ifâde edilmektedir.3
Cübeyr b. Mut’im’den gelen rivâyet de bu ikincisiyle aynı çerçevededir. Ona ayrıca yer vermeyeceğiz.4
Abdullah b. Abbas Rivâyeti
Abdullah b. Abbas’tan gelen birkaç rivâyet varsa da bunlardan biri sahîh, diğerleri zayıftır. Sahîh olan: “Resûlullâh (s.a.s.) zamanında ay ikiye bölündü” şeklindeki rivâyettir.5 Hâdisenin detaylarına dair bilgi ihtiva eden bir rivâyetle,6 ayın yarıldığını değil de tutulduğunu belirten rivâyet7 zayıftır.

Enes b. Mâlik Rivâyeti

“Mekke halkı, Resûlullah’ın kendilerine bir mu’cize göstermesini istediler. Hz.Peygamber onlara ayın iki parçaya ayrılmasını gösterdi.8 Ayın iki parçasını Hira dağınının iki yanında gördüler.9 Bunun üzerine ‘Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı. Bir mu’cize gördükleri zaman yüz çevirirler ve bu devam eden bir sihirdir, derler’ âyetleri indi.10
Enes ibn Malik’ten gelen bazı rivâyetlerde yarılmanın iki defa gerçekleştiğini ifade için “merrateyn” ‘iki defa) lafzı geçmekte ise de,11 hadîs şârihleri bunun “firkateyn” (iki parça) anlamında olduğunu belirtmişlerdir (İ. Hacer, 7:222; Mübarekfurî, 9:174).

Abdullah b. Ömer Rivâyeti

“Resûlullâh (s.a.s.) devrinde ay iki parçaya ayrıldı; bir parçasını dağ örttü, diğer parçası da dağın üstünde idi. Resûlullâh (s.a.s.) “Şâhid olun” buyurdu.”12
Huzeyfe ibn el-Yemân Rivâyeti
Taberî, Ebû Nuaym, İbn Abdilber ve Abdurrezzak, Abdurrahman es-Sülemî’den şunu nakletmektedirler: “Medâin’e indik. Kente bir fersah mesafe kaldığı anda Cum’a vakti girdi. Babam ve ben namaz kılmaya gittik. Huzeyfe hutbe okudu ve hutbede şunları söyledi: “İyi biliniz ki Allah, ‘Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı’ buyuruyor. İyi biliniz ki kıyâmet yaklaşmış ve ay yarılmıştır. Dikkat edin, bugün hazırlık, yarın koşu günüdür. Yarışı kazanan Cennet’e ulaşacak, kaybeden de Cehennem’e. Babama dedim ki: ‘Yarın insanlar yarışacak mı’? Dedi ki: ‘Evladım, sen bilmiyorsun, bu yarış amel yarışıdır’.” (Abdürrezzak, 3:193-194; Ebu Nuaym, 1:280-281).

Değerlendirme

Görüldüğü gibi, inşikâk-ı kamerle ilgili çok sayıda rivâyet bulunmaktadır. Olayı nakleden sahabîler, hadîs rivâyetiyle meşhur olan Abdullah ibn Mes’ûd, Abdullah ibn Abbâs, Enes ibn Mâlik, Abdullah ibn Ömer başta olmak üzere Cübeyr ibn Mut’im ve Huzeyfe ibn el-Yemân’dır. Bu konudaki bütün hadîslere “sahîh” demek elbette mümkün değildir. Ama, Buharî, Müslim, Tirmizî gibi en güvenilir hadis kitaplarında yer alan mevcut sahih rivâyetleri görmezlikten gelmek de imkânsızdır.13

2. İnşikak-ı Kameri Kabul Edenler ve Delilleri

Bu hâdise, âlimlerin çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir. Ancak bunların ismini sıralamak çok zordur. Bir fikir vermesi açısından örnek göstermek gerekirse, Katâde, Mücâhid, Taberî, Hattâbî, Kâdî İyâz, Gazzâlî, İbn Hazm, İbn Kesîr, İbn Hacer, Aynî, Suyûtî, Nesefî, Ebussuûd, Cürcânî, Mâturîdî, Taftazânî, İbn Teymiye, Nûreddin es-Sâbûnî ve Pezdevî gibi âlimleri bunlar arasında zikredebiliriz.

a. İnşikâk-ı Kamerin Mu’cize Olması

Mu’cize; “a-c-z” kökünden türetilmiş olup, “if’âl”babından ism-i fâildir. Âciz bırakan, güçsüz kılan, karşı konulamaz harika olay; kudretsizlik, tâkatsizlik veren anlamlarına gelir (Gölcük-Toprak, 337). Mu’cize, Peygamber’in elinde, nübüvvet davâsında doğruluğunu ispat için Allah tarafından “tabiat kanunları”na aykırı olarak yaratılan hârikulâde olay olup, başkaları tarafından benzeri getirilemez (Taftazanî, 5:11).
Mâturidî, Peygamberimizin hissî (beş duyuya hitap eden, duyularla idrak edilen) mu’cizelerini sayarken, ayın yarılmasını ilk sırada zikretmiştir (Maturidî, 203). Aynı şekilde, Hemezânî, Mâverdî, İbn Hazm, Zemahşerî, Kâdı İyâz, Ebû Hayyân, İbn Kesîr, Bikâî, Alûsî, Kâsımî, Nebhânî, Harpûtî gibi pek çok âlim, inşikâk-ı kamer’e Peygamberimizin mu’cizeleri arasında yer vermişlerdir.

b. Kur’ân-ı Kerîm’de Yer Alması

Kamer Sûresinin ilk âyetlerinde “Saat yaklaştı ve ay yarıldı. Bir mu’cize görseler yüz çevirirler ve ‘bu devam eden bir büyüdür,’ derler” buyurulmaktadır. Tefsirciler, bu ayetlerin iniş sebebi olarak ayın yarılmasına ilişkin rivâyetleri zikretmişlerdir.
Birinci âyette, “Saat yaklaştı” denilmektedir. Müfessirler bu âyeti “kıyâmetin kopacağı saat yaklaştı” veya “kıyamet yaklaştı” şeklinde anlamışlardır. Pek çok müfessir, âyeti lâfzî anlamda yorumlayarak, “ayın yarılmasından” maksat, bilinen gökteki aydır. Bir gök cismi olan ay, âyette bildirildiği şekliyle gerçekten iki parçaya ayrılmıştır, demiştir (Taberî, 27:73; İbn Kesir, 4:262; Alûsî, 27:77).

c. Konuyla İlgili Hadîslerin Sahîh Olması

İnşikâk-ı Kamer’in vukuunu isbat edecek yeterlilikte sahîh hadisin bulunduğu daha önce geçmişti. Büyük müfessir Alûsî: “Ayın yarılmasıyla ilgili çok sayıda sahîh hadîs vardır. Bu hadîslerin mütevâtir olup olmadığı konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazı âlimler mütevâtir olmadığını söylemişlerdir” (Alûsî 27:74) diyerek, ihtilâfın konuyla ilgili hadîslerin sahîh olup olmaması hakkında değil de, rivâyetlerin tevâtür derecesine ulaşıp ulaşmadığı hususuyla ilgili olduğunu beyan etmektedir. Ancak, Ali el-Kârî, söz konusu rivâyetlerin lâfzen mütevatir olup olmadığı konusunda ihtilâf bulunsa da, bunların mânen mütevatir olduğunu belirtir. Ayrıca, Buhârî, Müslim ve Tirmizi gibi üç önemli hadisçinin bu konudaki hadislere eserlerinde yer vermeleri de, söz konusu rivâyetlerin güvenilirliği hususunda önemli bir delil oluşturmaktadır.

d. Tefsir, Hadîs ve Kelâm Alimlerinin Çoğunluğunun İnşikâk-ı Kameri Kabul Etmeleri

İnşikâk-ı kamer, tefsir, hadîs ve kelâm âlimlerinin tamamına yakını tarafından kabul edilmiştir. Hatta, Kâdı İyâz ve Kastallânî gibi bâzı âlimler, söz konusu ulemânın bu konuda icmâ ettiklerini bile söylemişlerdir (Iyaz, 1:248; Kastallanî, 2:522). Bu âlimlerin isimlerine daha önce temas ettiğimiz için tekrar etmeye gerek görmüyoruz.

e. Müşriklerin Olayı Yalanlamamaları

Kur’ân-ı Kerîm, bu olayı, gerçekleştiği sırada açıkça ilan ettiği halde, müşriklerin bunu yalanladıklarına dair herhangi bir rivayet yoktur. Eğer bir açık kapı bulsalardı olayı yalanlarlar, hiç değilse âyetler hakkında yaptıkları türden bir demagoji yoluna başvurarak, onu tartışma konusu yaparlardı. Böyle bir yola başvurmadıklarına göre, hâdise, kendilerine hiçbir yalanlama bahanesi bırakmayacak somutlukta ve kesinlikte vukû bulmuş olmalıdır (Kutub, 6:3426). Oysa ki onlar, rivâyetlerden öğrendiğimize göre, sadece bu olayın “büyü” olduğunu iddia etmekle yetinmişlerdir. Pek çok âlimle beraber önemli bir noktaya işaret eden Ali el-Kârî, “Bir mu’cize görseler yüz çevirirler” âyetinin olayın gerçekleştiğini gösterdiğini, çünkü ay yarılmadan önce gerçek anlamda bir yüz çevirmeden bahsedilemeyeceğini söylemektedir (el-Kârî, 1:584).
 
3. İnşikak-ı Kameri Kabul Etmeyenler ve İddiaları

İlk dönemlerde felsefecilerin dışında ayın yarıldığını kabul etmeyen kimse çok azdır. İlk dönem kaynaklarında bu yönde görüşe sahip olan sadece Hasan el-Basrî ile Atâ ibn Osman’dır. Onların dışında bazı Mu’tezile imamlarının ve Bâtınîlerin de bu görüşte olduklarını yine bu kaynaklardan öğrenmekteyiz. Ayın yarılmasını kabul etmeme yönündeki eğilim, son bir-iki asırda yaygınlık kazanmış bulunmaktadır. Bu görüşü benimseyenler, zaten kevnî mucizeleri kabul etmeyen ve modernist çizgiyi takip eden bazılarıdır.

a. Hz. Peygambere Kevnî Mu’cize Verilmemiştir?

İnşikak-ı kameri kabul etmeyenlerin iddialarına göre, Peygamberimize kevnî mu’cize verilmemiştir. Bu görüşte olanlara göre, İslâm evrensel bir dindir; onun mu’cizesi de evrensel olmalıdır. Bu nitelikteki yegane mu’cize ise, Kur’ân’dır (Abduh, 68; Rıza: 64). Şu âyet de bu konuda gerekçe olarak gösterilir: “Bizi mu’cize göndermekten alıkoyan, onlardan öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Semud’a mu’cize olarak deve gönderdik. Ama onlar zulmettiler. Biz mu’cizeleri ancak korkutmak için göndeririz” (İsra, 17/59). Bu gerekçenin altında yatan şudur: Önceki ümmetler mu’cizeleri kabul etmeyince sünnetullah gereği helak olmuşlardır. Mekkeliler de inşikak-ı kameri kabul etmediklerinden dolayı helak olmalıydılar. Helak olmadıklarına göre bu hadise gerçekleşmemiştir.

Hemen şunu belirtelim ki, söz konusu âyet, kâfirlerin istediği türde bir mu’cize verilmeyeceği hakkındadır. İkinci olarak, Kur’an en büyük ve üzerinde herkesin birleştiği bir mu’cize olduğu halde onu kabul etmemeleri, toptan helâklarına sebep olmamıştır. Üçüncü olarak, önceki kavimlerin helâkine sebep olan mucizeler, artık sona doğru ve onların başka türlü inanmalarına mümkün görünmeyen bir zamanda gösterilmiştir. Oysa, ay yarılması mucizesi, Mekke’de gerçekleşmiş, o anda, önceki kavimlerin aksine Mekke içinde bir hayli iman eden olmuş, inanmamakta ısrar edenler, Medine döneminde yapılan savaşlarda ölüp helâk olmuş, hayatta kalanlar ise İslâm’ı kabûl etmiştir. Dördüncü olarak, İslâm’ın evrenselliği, ilk gerçekleşme dönemindeki muhataplarına mu’cize gösterilmesine mani değildir. Bir diğer husus da şudur: Allah (c.c.), bu ümmeti öncekilerden üstün kılmıştır. Ona rahmetiyle muamele etmiştir. Arkadan gelen nesiller içinden Allah’a samimi kulluk yapan insanlar geleceği için öncekileri toptan helak etmemiştir (Bikaî, 11:455-456). Şu halde, Kur’an ve hadislerde yer alan mu’cizeleri de dikkate alırsak, bu gerekçe pek tutarlı değildir.

b. Ay, Kıyamet’ten Önce Yarılacaktır?

Hadislerde anlatıldığı şekliyle Peygamberimiz zamanında inşikak-ı kamerin gerçekleştiğini kabul etmeyenler, “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı” ayetini “Kıyamet yaklaştı ve ay yarılacak” şeklinde tefsir etmektedirler. Bu anlayışta olanlara göre, Kur’an’da, bu hadisenin mutlaka gerçekleşeceğini ifade için “geçmiş zaman kipi” kullanılmıştır (Ateş, 9:154).
İlgili ayete gelecek zaman anlamı verilmesi tefsirlerde şaz görüş olarak yer almıştır. Elmalılı, mazinin (geçmiş zaman) muzari (gelecek zaman) manasına geldiği ve gerçekleşmesine işaret için gelecek zamanın mazi sigasıyla ifade edildiği yerlerin Kur’an’da çok olduğunu, ama burada böyle bir te’vilin manasız olacağını, çünkü önündeki “Eğer bir mu’cize görseler yüz çevirirler ve bu devam eden bir büyüdür, derler” ayetinin bunu reddettiğini belirtmektedir (Yazır, 7:336). Gerçekten, bir mu’cize gösterilmeden hakiki anlamda bir yüz çevirmeden söz etmek imkânsızdır.

c. Olay Tarih Kitaplarında Yer Almamıştır?

Tarih kitaplarında ayın yarılmasına dair açık bir bilgi bulunmamaktadır. Yine bu olay, çok yaygınlaşmış da değildir. İnşikak-ı kamer, gerçekten vuku bulmuş olsaydı, bütün yeryüzünün bunu bilmesi ve bu haberlerin mütevatir olarak bize kadar nakledilmesi gerekirdi, şeklinde bir inkarın da gerekçesi yoktur (Iyaz, 1:249; I. Hacer, 7:22).

Kadı Iyaz, bu mu’cizenin gece vakti gerçekleştiğini belirttikten sonra şu ifadelere yer vermektedir: Normalde insanlar geceleyin işlerini bırakıp evlerinde istirahata çekilirler ve gökyüzünde neler olduğunu bilemezler. Ancak özel olarak gözetlemekle bilebilirler. Bu yüzden bir çok ülkede ay tutulması meydana geldiği halde, onların çoğunda insanlar ancak başkalarının haber vermesi ile öğrenebilirler (Iyaz, 1:250). Ayın dünyanın her yerinden ayna anda görünmemesini, bulut gibi tabii engellerin de bulunmasını bunlar arasında zikredebiliriz. Kaldı ki, Mekke dışından da yarılma hadisesini görenlerin olduğu daha önce geçmişti. Ayrıca, mucizeler, özellikleri gereği, kime veya hangi topluluğa gösterilecekse, onlar tarafından görülür.
Mizzi’nin nakline göre, bazı seyyahlar, Hindistan’da, üzerinde “Bu bina ayın yarıldığı gece yapılmıştır” yazısı olan bir binadan söz etmişlerdir (İbn Kesir, 1981, 3:120).

Bu konuda şöyle bir haber de vardır: Hz. Peygamberin sağlığında Chakravati Fermas Hindistan’da Malabar hükümdarı iken, bir gece ayın çatlayıp bölündüğünü görerek hayrete düşmüştü. O, bu işi araştırmaya koyulmuş ve neticede dedelerinin bıraktığı vasiyetnamede bunun, Son Peygamber’in bir mu’cizesi olacağına dair bir kayıt bulmuştu. Bunun üzerine Mekke’ye gelip Müslüman olmuştu. Hz. Peygamber ona, ülkesine dönüp orada İslâm’ı yaymasını tavsiye etti. Dönerken yolda hastalandı ve Yemen’in Zafar şehrinde vefat etti. Onun kabri asırlar boyunca “Hint hükümdarının mezarı” olarak ziyaret edilmiştir (Hamidullah, 701).

d. Ayın Yarılması Fizik Kanunlarına Aykırıdır?

Allah’ın kainatı son derece ahenkli ve muntazam yarattığını belirten Reşid Rıza, kainattaki bu ahengin ilahi kanunlardan kaynaklandığını, sünnetullah denen bu kanunların da asla değişmeyeceğini ifade ederek, inşikak-ı kamerin sünnetullaha aykırı olduğunu iddia etmektedir (Rıza, 30:363). Hasbunnebi de, benzeri görüşleri savunmaktadır (Sabri, 4:94).
Son dönem müelliflerinden Mustafa Sabri, mu’cizenin tabiat kanunlarına aykırı olmasının mümkün bulunduğunu, zaten istenenin de bu olduğunu belirttikten sonra, tabiat kanunlarına aykırı olan bir şeyin akla da aykırı olması gerekmediğini söyleyerek, mu’cizenin akla değil, tabiat kanunlarına aykırı olduğunu, bu farkı dikkate almayanların mu’cizenin aklen gerçekleşmesinin imkânsızlığına hükmettiklerini beyan etmektedir (Sabri, a.y.).
Mu’cizenin temel karakteri tabiat kanunlarına aykırı olmasıdır. Mucizelerin ise asla inkâr edilemeyeceği açıktır; Kur’an-ı Kerim’de de, sahih sünnette de bunun pek çok misali ve delili vardır. İnşikak-ı kamer de bir mu’cizedir ve elbette fizik kanunlarına aykırı olacaktır.

5. Rivayetlerin İlletli Olması?

a. Senedde bulunan illetler: Senedle ilgili tenkitler sahabe ravilerde yoğunlaşmaktadır. Abdullah ibn Mes’ud’un dışındaki sahabiler, olayı bizzat görmedikleri için rivayetleri sahabe mürseli kategorisinde yer almaktadır. Yani onlar bu olayı başka sahabilerden duymuş olmalıdır (Rıza, 30:263-266).
Hadis usulü açısından bu itirazın kabul edilebilir tarafı yoktur. Âlimlerin büyük çoğunluğu sahabe mürselini zayıf görmeyerek amel etmektedirler. Zira Hz. Peygamber’den bizzat duymadığı bir hadisi rivayet eden bir sahabi, çoğu zaman onu Resulullah’tan aldığından şüphe edilmeyen diğer bir sahabiden dinlemiştir ve bu sahabinin senedden düşmüş olması senede zarar vermez (İbnü’s-Salâh, 166).

b. Metinde bulunan problemler: Rivayetlerde hadisenin vuku bulduğu ve ayın
parçalarının göründüğü yer isimlerinde farklılıklar vardır. Mina, Hira Dağı, Süveyda, Kaykuan ve Ebu Kubeys bunlar arasında zikredilebilir. Hadislerde farklı yer isimlerinin bulunması da tenkit edilmiş ve bu konudaki hadislerin güvenilir olmadığına kanıt olarak kullanılmak istenmiştir (Rıza, 30:263-266).
Ancak, hadislerde yer alan farklı mekân isimlerinin ortak noktası, hepsinin Mekke’nin bir parçası olmalarıdır. Kaldı ki bu isimler, mutlak olarak değil de yaklaşık olarak söylenmiş ifadelerdir. Halk arasında bu tür yaklaşık ifadelerin kullanılması yaygındır. Bu farklı ifadelerin hadislerin güvenilirliğini zedeleyecek birer kusur gibi değerlendirilmesini doğru değildir. Ayın yarılması bir olaydır. Farklı şahıslar tarafından nakledilmiştir. Şahısların değişik anlatımlarından kaynaklanan lafız farklılıklarının bulunması tabii olup, olayın özünü etkilemez. Hadislerin ortak noktası ayın yarılmış olmasıdır. Bütün rivayetler bunda müttefiktir. Kaldı ki, farklı yerlerdeki insanlar, elbette bulundukları konuma göre farklı yerlerde görecektir.

4. Sonuç ve Değerlendirme

Ayın yarılmasını kabul etmeyenler, zorlamalı yorumlara girmişlerdir. Zorlamadan öte bazı yorumlar usûl açısından fevkalâde hatalıdır. Bazı hadîsleri, sahâbî mürseli diye kabul etmemenin, kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Ne yazık ki, pek çok eleştiri bu noktadan gelmiştir. Hadîslerin, Kur’ân’ın mücmelini beyan etmesi bilinen bir usûl prensibidir. Âyetler mücmel gelmiş olabilir. Ama, o konuda hadîslerde açıklayıcı bilgiler varsa, mutlak olarak mücmeli kabul edip, değişik yorumlara gitmek, tekellüflü bir tavırdır.
Oysa, inşikâk-ı kamerin mu’cize olduğunu kabul etmeye mani hiçbir şey yoktur. Fakat, bunu redde diretenlerin, Hz. Peygamber’e kevnî mu’cize verilmediği gibi, Peygamber Efendimiz’in, hadis kitaplarında, pek çok sahih rivayetlerle nakledilen yüzlerce mucizesini de inkârı gerektirir. Ayrıca böyle bir iddia, kelam ilmine de aykırıdır.
Ayın yarılmasının fizik kanunlarına aykırı olması da, onun olmadığı manâsına gelmez. Çünkü bu yaklaşım, temelden yanlıştır. Mucize zaten, âdeti, yani fizik kanunlarının aksine, onları yırtan bir hadisedir. Bu hususu, klasik Fıkıh Usûlü kitaplarında bir kaç sayfada anlatılan vaz’î hükümlerden biri olan sebep konusuna yaklaşık yetmiş sayfa yer veren ve konunun kelâmî ve tasavvufî yönünü de ele alıp sistemleştiren Şâtıbî’nin şu yaklaşımıyla ifadelendirmek istiyoruz. Şâtıbî (v. 790/1388) şöyle diyor: “Sebeplerin bizâtihî fâil olmadıklarına, fâilin ancak ve ancak sebeplerin müsebbibi Allah (c.c.) olduğuna; ancak O’nun yaratmada cârî olan sünnet-i ilâhîsinin süreklilik arzettiğinden, buradan (âdetullah denilen kanunlar ve) âdetler istinbat edildiğine; Allah’ın, dilediği zaman ve dilediği kimseler için bu âdetleri yırtarak onların üzerine çıktığına inanmak her mü’min üzerine vâcibtir (Şatıbî, 1:184).


Dip notlar:

Buhârî, “Tefsir,” 54:1; Müslim, “Sıfâtu’l-Münafikîn,” 44-45; Ahmed b. Hanbel, I, 447, 456.
2 Buhârî, “Tefsir,” 54:1, “Menâkıbu’l-Ensar,” 36; Müslim, “Sıfâtu’l-Münâfikîn,” 44,45; Tirmizî, “Tefsir,” 54; Ahmed b. Hanbel , I, 447,456.
3 Şâşî, el-Müsned, I, 402; Abdurrezzak, Tefsiru’l-Kur’an, Riyad, 1410/1989, 2: 257; Hâkim, 2:472.
4 Bkz. Tirmizi, “Tefsir,” 54; Ahmed b. Hanbel, 4: 82.
5 Buhârî, “Menâkıb,” 27, “Menâkıbu’l-Ensâr,” 36, “Tefsir,” 54:1; Müslim, “Sıfâtu’l-Münâfikîn,” 48.
6 Ebû Nuaym, Delâil, 1:280.
7 Abdurrezzak, el-Musannef, III, 104-105; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 11:200.
8 Buhârî, “Menâkıb,” 27 ve “Tefsir,” 54:1 ve Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn 46’daki rivâyetlerde hadîsin metni buraya kadardır.
9 Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr 36.
10 Tirmizî, “Tefsir,” 54; Ahmed ibn Hanbel, 3:165; Abd b. Humeyd, Müsned, 356-357.
11 Aynı yer.
12 Müslim, “Sıfâtu’l-Münâfikîn,” 45; Tirmizî, “Tefsir,” 54, “Fiten,” 20.
13 Konuyla ilgili tarafımızdan bir çalışma yapılmış ve bu konudaki rivâyetler sened ve metin açısından incelenerek sahih ve zayıf olanlar tesbit edilmiştir. Burada zayıf olduğunu belirtmediğimiz hadîslerin sahîh olduğunu ifade edebiliriz. Geniş bilgi için bkz. Yenibaş, Hasan, Ayın Yarılmasına Dair Rivâyetlerin Değerlendirilmesi, İstanbul, 2000 (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi).
14 Bkz. Hemezanî, Tesbîtu Delâili’n-Nübüvve, Beyrut, ts. 1:55; Mâverdî, en-Nüket ve’l-Uyun, Beyrut, 1982, 5:409/410; İbn Hazm, el-Muhallâ, Kahire, ts. 1:8; Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut, ts. 4:35; Kâdı İyâz, eş-Şifâ, Beyrut, ts. 1:250; Ebû Hayyan, Bahru’l-Muhît, Kahire, 1329, 8:178; İbn Kesîr, Mu’cizât, 45; Bikâî, Nazmu’d-Dürer, Haydarabad, 1398/1978, 19:88; Alusî, Rûhu’l-Meânî, Beyrut, ts. 27:75; Kâsımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, Beyrut, 1398/1978, 15:261; Nebhânî, Huccetullâh ale’l-Âlemîn, Diyarbakır, ts. 395; Abdullatif Harputî, Tenkîhu’l-Kelâm, İstanbul, 1330, 293:

Diğer Kaynaklar
Abduh, el-İslâm ve’n-Nasrâniyye, Mısır, 1367.
Abdurrezak, el-Musannef, cilt:3.
Ali el-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, Beyrut, ts. c: 1.
Alûsî, Rûhu’l-Meânî, c: 27.
Ateş, Süleyman, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1991, c: 9.
Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, Beyrut, 1405/1985, c: 2.
Ebû Nuaym, Delâilün-Nübüvve, Beyrut, 1412, 2:281.
Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Eevliya, ys. 1394/1974, cilt: I.
Elmalılı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, ts. c: 8.
Gölcük, Şerafettin-Toprak, Süleyman, Kelâm, Konya, 1993.
İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, Kahire, 1407/1987, c: 7.
İbn Kesîr, Tefsir, Beyrut, 1416/1996, c: 4.
––––: el-Bidaye ve’n-Nihaye, Beyrut, 1981, c: 3.
İbnü’s-Salah, Ulumü’l-Hadis, Dımeşk, 1404/1984.
Kastallânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniyye, Beyrut, 1412/1991, c: 2.
Mâturîdî, Kitâbu’t-Tevhîd, İstanbul, 1979.
Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul, 1980.
Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl, Beyrut, 1401/1981, c: 4.
Mübârekfûrî, Tuhfetü’l-Ahfezî, Medine, ts. c: 9.
Reşid Rızâ, el-Vahyu’l-Muhammedî, Kahire, 1380/1960.
Semerkandî, Bahru’l-Ulûm, Beyrut, 1983, c: 3.
Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’an, Beyrut, 1405/1985, c: 6.
Şâtıbî, el-Muvâfakât, Beyrut, 1417/1997, c: 1.
Taberî, Câmiu’l-Beyân, Beyrut, 1407/1987, c: 28.
Taftazânî, Şerhu’l-Makâsıd, Beyrut, 1409/1989, c: 5.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kurani kerimdeki mucizeler

KUR’ÂN ANLATIMINDAKİ EDEBİ İ’CAZ (YUSUF KISSASINDAKİ


Pazar, Şubat 11, 2007 · Kategori: kuranikerim

Yunus EKİN

1. Giriş
Kur’ân-ı Kerim’in ana konuları denildiğinde ilk akla gelenler uluhiyyet, nübüvvet, haşr ve ibadet meseleleridir. Bu dört unsur Kur’ân’ın tamamında bulunduğu gibi bir suresinde hattâ bir âyetinde, bir kelamında bile sarahaten veya işareten yer alır. Bu dört temel mevzunun beyan edildiği başlıca anlatım unsurlarından birisi kıssalardır. Enbiya-i izamın ve ümmetlerinin kıssaları takriben Kur’ân’ın üçte birini meydana getirir ki kıssalardaki anlatımın önemini göstermesi açısından sözü uzatmaya hacet bırakmaz.

Kur’ân-ı Kerim yirmi üç yılda peyderpey nazil olmuştur. Bazen bir sure bir defada nazil olduğu gibi, bir surenin âyet yahut âyet grupları farklı zamanlarda indirilmiştir. Bununla beraber Kur’ân’daki âyetlerin tertibi (dizilişi) ilahi tayin (tevkifî) iledir. Kur’ân’ın edebî icazı denildiğinde akla ilk gelen nazmıdır ki âyetlerin sıralanışı veya dizilişindeki hem lafzî hem de manevî ahenk, bütünlük ve mükemmelliği ifade eder. Buradan hareketle ayet ve sureler arasındaki ilgiye bütünlüğe dair Tenasübü’l-Kur’ân ilmi doğmuştur.1 Kur’ân anlatımı denildiğinde ise ilk akla gelen kıssalar ve mesellerdir.

Kıssa’nın Tanımı: “Kıssa” kelimesi, bir şeyi takip etmek, iz sürmek, peşinden gitmek manalarına gelen kasas kelimesinden türetilmiştir. Ve anlamı da ibret alınması için anlatılan olay ve hadiseler dizinidir.2 Nitekim olaylar, birbirini takip eden, tarihi bir süreç ve sıralama dahilinde anlatıldığından kıssa denilmiştir.

Kur’ân kıssaları tarihi birer gerçek ve ayniyle yaşanmış olaylardır. Ne kurgulanmış bir roman ne de gerçek olması da olmaması da muhtemel bir hikayedir. Evet bazılarının zannettiği gibi bu kıssalar katiyen sembol değildirler.3 Kıssaları mesellerle, temsili hikayeciklerle karıştırmamak lazımdır. Kur’ân insanları hak dine dosdoğru yola davet ederken kıssaların dışında mesellere de yer vermiştir.

Mesel’in Tanımı: Mesel bir şeyin benzeri demektir ki misal vermek, örnek vermek bu kabildendir. Temsil ise, herhangi bir şeyle ilgili ona uygun, onun paralelinde, onu destekleyen bir dengini ve benzerini getirmek, bir hikaye veya atasözü söylemektir.4 Herhangi bir hakikati müşahhas bir olayla açıklamaya muhatabı iknaya yarar. Meseller kısa ve özlü olmakla beraber anlamca geniştir. Şu ayette olduğu gibi: “İşte şimdi Allah bir temsil daha getiriyor: İki adam var, bunlardan ilki, birbirine rakip birbiriyle hep çekişen ortakların elinde. Diğeri ise sadece bir kişinin emrinde çalışıyor. Bu ikisinin durumu hiç bir olur mu? Olmaz Elhamdülillah! Fakat çokları bu gerçeği bilmezler.” (Zümer 39/29)

2. Yusuf Kıssasının Genel Olarak Tanıtımı
a) Kıssanın Diğer Kıssalardan Farkı

Kur’ân’da Hz. Adem, Hz. Musa gibi nebilerin kıssaları parçalar halinde, değişik surelerde eşanlamlı yahut farklı lafızlarla, özellikle de anlatılan konunun hedefi ve maksadı ekseninde kıssanın bazı yönlerine vurgu yapılarak yani ibret alınması gereken hususlar öne çıkarılarak anlatılmıştır.

Yine kıssalar kıyamete kadar devam edecek olan külli bir kısım kanunların ucunu göstermektedir.5

Yusuf kıssası ise, sadece ismiyle anılan bu surede, tarihi sürece riayet edilerek bütün yönleriyle anlatılmış, tabir caizse bir solukta bitirilmiştir. Bu yönüyle ilginçtir. Hz. Yusuf ’un nübüvveti ve insanları hakka çağrısı da diğer enbiyadan ayrılır. Sadece hapishanede insanları hakka çağırdığı anlatılır. Anlaşılan odur ki Yusuf ’un mesajı bizatihi kendi hayatıdır. Ve bu açıdan Yusuf kıssası da tabir edilmesi gereken bir hadisedir. Yine işarî (tasavvufî) tefsir geleneği tarafından bu sureye ayrı bir ihtimam gösterilmiş ve sıklıkla tevil edilegelmiştir.

b) Yusuf Kıssasının Resûlullah’a (s.a.s.) ve Sahabe-i Kirama Bakan Yönü
Anlatılan her kıssa, değişik açılardan Allah Resûlü’nün hal ve durumuyla doğrudan ilgili ve onun durum ve vaziyetine mutabıktır. Sözgelimi A’raf suresinde Hz. Musa’nın kıssası özellikle de Mısır’da çekilen işkenceler Mısır’dan çıkış Firavunun takibi ve kızıl denizi geçerek İsrailoğullarını kurtarması yani Hz. Musa’nın hicreti anlatılır. Bu sure Mekke’den Medine’ye hicret aylarında inmiştir. Hz. Peygamber’in hicretiyle, Mısırdan çıkış arasındaki uygunluk ne kadar dikkate şayandır.

Bu çerçevede Yusuf kıssasının asr-ı saadetle alakası nedir? Yusuf kıssası da Resûlullah’ın Amcası Ebû Talib’in ve Hz. Hatice validemizin vefat ettiği, hüzün senesi olarak anılan yılda inmiştir. Bi’setin onuncu yılı Hüzün senesi olarak isimlendirilmiştir ki boykot yıllarının devamıdır. Akabinde ayrıca Peygamber Efendimiz Mi’rac ile şereflenmiş ve teselli edilmiştir. Takip eden ikinci senede de Medine’ye hicret gerçekleşmiştir. İşte hadiselerin cenderesinde bunalan Ashab-ı kiram Efendilerimiz, Resûlullah’a gelerek kendilerini teselli edici öğüt vermesini istemişler, bunun üzerine de şu âyet-i kerime nazil olmuştur: “Allah sözlerin en güzelini, müteşabih ve mesânî özelliği olan bir kitap olarak indirmiştir. Rab’lerini tazim edenlerin derileri O’nu okuyup dinlerken ürperti duyar. Sonra derileri ve kalbleri Allah’ı anmakla ısınıp yumuşar, sükûnet bulur. İşte bu Allah’ın hidayetidir ki, onunla dilediğine yol gösterir. Ama Allah’ın şaşırttığı kimseyi ise, hiç kimse doğru yola koyamaz.” (Zümer, 39/23). Bu âyet nazil olduktan bir süre sonra sahabe efendilerimiz tekrar gelerek çektikleri sıkıntıları ve hüzünlerini hafifletecek onları manen teselli edecek bir kıssa anlatmasını Peygamber Efendimiz’den talep ederler. Bunun üzerine hem en yakınlarını kaybetmiş Resûlullah’ı, hem de boykot ve bin bir işkence ve sıkıntının içinde bunalan Ashabı teselli edici onların acılarını hafifletici mahiyette Yusuf suresi nazil olmuştur.6

İlginçtir ki, Yusuf ismi de hüzün anlamına gelmektedir. 7 Hatta kıssa hep hüzün ve gözyaşı yüklüdür. Kıssaya bir ıstırap ve çilenin sindiği, satır aralarından birilerinin inleme ve ah çekişlerini duyar gibi olursunuz. Yusuf kuyuda, zindanda ve hayatının büyük bir kısmında ailesinin hasretiyle, Yakup ise Yusuf ’un hasretiyle, kardeşleri babalarının kendilerini sevmediğini düşünerek, Zeliha Yusuf ’un aşkıyla hep ağlar ve ıstırap çekerler. Surede Hakk’ın kazasına rıza göstererek, sabırsızlık gösterip de yanlış yollara tevessül etmeksizin çekilen çilenin sonunda vuslat ve mutluluk olduğu anlatılır.

c) “Ahsene’l-hadis” ve “ahsane’l-kasas” İlişkisi:
Taberî, tefsirinde Yusuf suresinin nüzul sebebi olarak yukarıdaki rivayetleri zikrettikten sonra, Zümer suresi 23. ayetteki “ahsene’l-hadis” tabiri ile Yusuf suresinin başındaki “ahsene’l-kasas” tabirleri arasında ilgi olduğuna işaret eder. Gerçekten bu ilişki Yusuf kıssasındaki edebî üslup veya anlatımın keşfedilmesi ve mahiyeti adına şifre niteliğindedir. Diğer bir ifadeyle “en güzel anlatıma sahip en güzel kıssa olarak nitelenen Yusuf suresindeki edebi i’caz veya simetrik yapı, asıl itibarıyla, Kur’ân’ın “sözlerin en güzeli” olma hususiyetinin bir buudu veya tezahürüdür:

Dikkat edildiğinde anlaşılacağı üzere yukarıdaki (Zümer, 39/23.) âyette Kur’ân yedi vasfıyla nitelenmektedir. İlk vasıf olan “Ahsene’l-hadîs - sözlerin en güzeli” olması, diğer yedi vasıfla açıklanmakta ve şerh edilmektedir. Bunlardan üçüncüsü “müteşabihen” vasfı ve özellikle de dördüncüsü “mesâni” vasfıdır ki bizim kıssada müşahede ettiğimiz anlatımdaki simetri ile doğrudan alakalıdır. Bu vasıf aşağıda tefsir edileceği için burada işaret etmekle yetinilecektir. Kur’ân’ın özellikle söz oluş keyfiyetindeki güzelliği meydana getiren yedi unsurdan birisinin simetriyi kapsadığını belirtmekle söz konusu ilişki herhalde anlaşılacaktır.

3. Kıssanın Anlatımındaki Simetrik Yapı Üzerine
Kur’ân ayetleri ve surelerinde, mikro planda bir tek ayetin kendi içinde, makro planda ise, Kur’ân’ın tamamında gerek lafız gerekse mana olarak bir tenasüb ve bütünlük vardır. Münasebâtü’l-Kur’ân ilmi Fahruddin er-Razî’den, özellikle Bikâî, Suyutî ve çağdaş dönemde Bediüzzaman Said Nursî, M. Abdullah Draz ve Seyyid Kutub’a kadar pek çok âlim tarafından tefsirlerine yansıtılmış ve hakkında kitap telif edilmiştir. Sözgelimi Fahreddin Razî’ye göre “Kur’ân’ın bütünü adeta bir tek suredir, hatta sanki bir tek ayettir”8 Yine Bediüzzaman Said Nursî, “Üslub-i Kur’ân’ın o kadar acîb bir cem’iyeti var ki, bir tek sure kainatı içine alan bahr-ı muhît-i Kur’ânî’yi içine alır. Bir tek âyet, o surenin hazinesini içine alır. Âyetlerin çoğu, her birisi küçük bir sure, surelerin çoğu, her birisi birer küçük Kur’ân’dır… Kur’ân’ın küllü, cüzlerinde göründüğü gibi, cüzleri de küllüne âyinedir.”9 ifadeleriyle âyetler arasındaki insicam ve uyuma vurgu yapmıştır.

İşte Kur’ân’daki bu edebî i’cazın, dahilî bütünlük ve salabatin fesahat ve belagatındaki güzelliğin bir buudu, kısaca “müteşabihen mesânî” keyfiyetinin bir tezahürü kıssalarındaki veya genel olarak anlatımındaki simetri özelliğidir. Ancak bununla beraber Suat Yıldırım hocamızın, “Kanaatimizce şimdiye kadar yazılan tefsir ve Ulumu’l- Kur’ân kitaplarının az bir kısmında mücmel bir tarzda yer verilmekle beraber bol örnekleriyle değişik nevileriyle, ayrıntılı olarak bu i’caz vechinin inceleme konusu yapıldığını görebilmiş değilim.”10 ifadesinden de anlaşılacağı üzere bu edebî hususiyet hak ettiği ilgiyi henüz görmüş denilemez. Aslında bu hal “Zaman ilerledikçe Kur’ân gençleşiyor” vecizesinin bir isbatından başka bir şey değildir.

a) Simetrik Yapının Anlamı
Kur’ân i’cazının kendini gösterdiği alanların başında onun nazmı ve üslubu gelmektedir. Suat Yıldırım hocamız, Kur’ân anlatımındaki simetrik yapıyı bir i’caz vechi olarak değerlendirmekte ve Zümer suresi 23. âyette geçen “mesâni” kelimesini simetri olarak açıklamaktadır: “Kanaatimizce mesâni kelimesi kelimenin asli anlamlarından olan “ikişer, ikili, çifteli” anlamlarıyla “simetrik” manasını da kapsamaktadır. Osmanlı Türkçesi’nde mütenâzır denilen, fakat şimdi unutulmasıyla, karşılığı bulunmaksızın kullanmaya mahkum olduğumuz bu yabancı simetri terimi şu demektir: İki şey arasında konum biçim ve belirli bir eksene göre ölçü uygunluğudur. Türkçe’de bakışımlı kelimesiyle karşılanabilir ki öyle zannediyorum çağdaş muhataplara Kur’ân’ın sözlerin en güzeli oluş keyfiyetinin neticesi olan mesânî özelliğini en iyi anlatan kavramların başında simetri terimi gelmektedir.”11

Kur’ân’ın veya sözgelimi Yusuf suresi gibi bir bölümünün simetrik olması demek, bizim gelecek paragraflarda göstereceğimiz üzere kıssadaki kesitlerin veya ayet gruplarının karşılıklı olarak birbirine bakışımlı, ikişerli, büklümlü veya karşıt yansımalı olması halidir.

Dikkatlice bakıldığında kâinatta da bir simetri vardır. Mikro kâinat olan insan vücudundaki simetri çok barizdir: Baş ve gövde ortada olmak üzere iki yanda iki kolumuz, iki ayağımız, başımızda iki göz ve iki kulağımızın konumu, kalbimiz tek olsa da iki karıncığı iki de kulakçığı vardır. Damarlarımız da atar ve toplar damarlar şeklinde yine simetriktir.

Allâme Elmalılı bu konuya “Kur’ân’da sureler, ekser surelerde kıssalar, kıssalarda ayetler, ayetlerde kelimeler, kelimelerde harfler ve bütün bunlar arasında açık ya da gizli, lafzi veya manevi birçok yönden uyum ve nazm-i beliğ vardır”12 sözleriyle değinir. M. Abdullah Draz bir suredeki iç bütünlüğü ve insicamı tespit etmek isteyen kimse için şu esasları zikreder: “Sureyi başından sonuna kadar seri bir şekilde okuyarak surenin maksadını (ana fikrini) bulup ortaya koymalıdır. Araştırıcı, belli başlı kısımlarını ve maksatlarını tespit ederek, sure hakkında genel bir fikir sahibi olmadan, kısımlar arasında bulunan mevziî bağları bulmaya çalışmamalıdır. Ayrıca surenin nazmını anlamak isteyen kimse ona bütün olarak bakmak ve surenin üzerine bina edildiği küllî nizama dikkat teksif etmek mecburiyetindedir.”13

Bir başka açıdan suredeki anlatım özelliklerine ve edebî güzelliğe ulaşmak için yapılması gerekenler şöylece sıralanabilir: Öncelikle yapılması gereken sureyi kendi bütünlüğü içinde alt bölümlere ayırmaktır. Bu noktada konu değişiklikleri, üslup değişiklikleri, fâsılalar, karşıtlıklar ve benzerlikler, suredeki geçişlere işaret niteliğindeki kelimeler kıssanın üslubuna hakim olan dahili sistemi veya edebi güzelliği keşfetmekte birer ipucu niteliğindedir.14

Kıssanın anlatımındaki simetrik yapıyla ne kastedildiğine dair bu kısa bilgiden sonra, Yusuf suresindeki ayetleri sırasıyla okuyarak gruplandırmaya ve neticede ortaya çıkacak anlatım tarzına dikkatleri çekmeye çalışalım:

b) Yusuf Kıssasındaki Simetrik Yapı 15
A. Hz.Yusuf ’un Rüyası (4-6. Âyetler)
B. Kardeşlerinin Yusuf ’a Tuzak Kurması (8-21. Âyetler))
C. Zelihanın ve diğer kadınların Yusuf ’a İftirası (23-33. Âyetler)
D. Hz. Yusuf ’un Zindana Girmesi (35-42.Âyetler)
E. Mısır Kralının Rüya Görmesi (43-44.Âyetler)
E’ Kralın Rüyasının Tabiri (45-49.âyetler)
D’ Hz. Yusuf ’un Zindandan Kurtuluşu (50.Âyetler)
C’ Zelihanın ve Kadınların Yusuf ’u Aklamaları (51-53. Âyetler)
B’ Hz. Yusuf ’a Kardeşlerine Karşı Bir Plan Öğretilmesi (54-98. Âyetler)
A Hz. Yusuf ’un Rüyasının Gerçekleşmesi (99-101. Âyetler)

A. Hz. Yusuf’un Rüya Görmesi: (Yusuf Suresi, 4-6. Âyetler)

Yusuf Kıssası, Hz. Yusuf ’un rüyasında, on bir yıldız, güneş ve ayın saygıyla önünde eğildiklerini veya secde ettiklerini görmesinin anlatılmasıyla başlamaktadır. Nübüvvetin kırk altıda biri rüya-yı sâdıka olduğundan Hz. Yakup ilerde olacakları sezmenin endişesiyle Yusuf ’a rüyasını anlatmamasını salık vermektedir. Surenin ilerleyen kısımlarında da görüleceği gibi, her defasında Yakup (a.s.) hadiseler karşısında tedbir cihetine riayet etmektedir. Bununla beraber surenin 67. ayetinde dile getirdiği gibi takdirde yazılanın tedbirle bozulmayacağını bilmekte ve inanmaktadır: “Gerçi ne yapsam Allah’tan gelecek takdiri önleyemem. Zira hüküm yetkisi yalnız Allah’ındır. Onun içindir ki ben ancak O’na dayanır O’na güvenirim.” Bir başka ayette ise “Artık bana düşen ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Sizin anlattıklarınız karşısında bana Allah’- tan başka yardım edecek yoktur.” (12/18) demek suretiyle tevekkül ve teslimiyetini Rabbine arz etmektedir. Surenin yedinci âyeti suredeki anlatımlar ya da simetrik gruplar arasındaki geçişleri temin eden “fasıla” niteliğindedir. Zira burada istidradî bir açıklama yahut fezleke niteliğinde bir beyan vardır.

B. Kardeşlerinin Hz. Yusuf’a Tuzak Kurmaları: (8- 21. Âyetler)
Hz. Yakup’un diğer çocukları, Yusuf ve öz kardeşi Bünyamin’i babalarının daha fazla sevdiğini, kendilerinin daha güçlü ve bir topluluk oldukları halde ihmal edildiklerini, sevilmediklerini düşünmüşler. Bu kıskaçlık ve ihmal edilmişlik duygusuyla Yusuf ’tan kurtulmayı böylece babalarının sadece kendilerine kalacağını düşünmüşlerdir. Onu öldürmeyi planlamışlar. Neticede ona bir tuzak ve komplo düzenleyerek bir kuyuya atmışlardır. Gömleğine de bir kan lekesi bulaştırarak onun kurt tarafından yenildiğini babalarına söylemişlerdir.

C. Zeliha ve Diğer Kadınların Hz. Yusuf’a İftira Atması (23-33. Âyetler)
Kervan tarafından Mısır’a getirilen Yusuf ’u alan vezirin hanımı Yusuf ’a sahip olmak ister. Yusuf ise buna karşı çıkar ve kapıya doğru koşarak kaçmak isterken, kadın gömleğini tutar ve bunun üzerine gömlek arkadan yırtılır. Kapıda vezirle karşılaşırlar. Kadın hemen Yusuf ’un kendisine kötü maksatla yaklaşmak istediğini söyleyerek ona iftira atar. Neticede kadın tarafından bir şahidin tespitiyle Yusuf ’un haklı olduğu ortaya çıkar. Burada da gömlek figürü vardır. Tıpkı kuyuya atıldığında olduğu üzere…

Her ne kadar Zeliha’nın Yusuf ’u istemesi birkaç kişiyle sınırlı olsa da “İki kişinin bildiği sır değildir” atasözünü doğrularca bu hadise şehirdeki kadınların diline düşmüştür. Vezirin hanımı (Zeliha) söz konusu dedikoduları duyunca, kadınları, konağına davet ederek bir sofra hazırlatmış, ikram edilen meyveleri soymaları için ellerine birer bıçak vermiş, tam meyve yenirken de Yusuf ’u onların huzuruna çıkarmıştır. Yusuf ’u gören kadınlar ellerini kesmişlerdir. Neticede vezir ve adamları dedikoduları kesmek için Yusuf ’un zindana atılmasının daha uygun olacağına karar vermişlerdir.

D. Hz. Yusuf’un Zindana Girmesi ve Orada Hayli Kalması (35-42. Ayetler)
Hapishaneye onunla beraber iki genç girmişti. Onlardan her birisi gördükleri rüyayı Hz. Yusuf ’a anlattılar ve tevil etmesini istediler. Yusuf öncelikle onlara bir tevhid dersi verdikten ve tebliğde bulunduktan sonra rüyalarını tabir etti. Onlardan kurtulacağını anladığı arkadaşına efendisine kendisinden bahsetmesini söyledi. Fakat şeytan bunu ona unutturdu. Takriben sekiz yıl daha zindanda kaldı.

E. Mısır Hükümdarının Rüya Görmesi (43-44. Ayetler)
Günün birinde kral rüyasında yedi semiz ineği, yedi zayıf ineğin yediğini gördü. Yine yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördü. Ve bu rüyasının tabirini istedi. Etrafındaki kahinler rüyayı yorumlayamadılar ve karışık düşler olarak nitelediler. Derken arkadaşı Yusuf ’u hatırladı ve zindana giderek melikin rüyasını tabir etmesini istedi. İlginçtir kralın rüyasında bile simetri bulunmaktadır. Buraya kadar aynı minval üzere, adeta bir eksen üzerinde cereyan eden hadiseler kıssada simetrik bir yapıda, karşıt yansımalarıyla yeni bir mecrada cereyan etmeye başlamıştır. Artık Yusuf için çileli yolculuk, kurtuluşa atılan iftiradan tebrieye ve vuslata doğru uzanmaktadır.

E’. Mısır Hükümdarının Rüyasının Tabiri (45-49. Ayetler)
Hz. Yusuf yedi sene bildikleri üzere ekip biçmelerini, yiyecekleri az miktar dışında depolamalarını zira gelecek yedi yılda kıtlık olacağını bu dönemde yapılan bu iktisatla aşılacağını daha sonra bolluk olacağını söyler.

D’. Hz. Yusuf’un Zindandan Kurtuluşu (50. Ayet )
Bunun üzerine kral Yusuf ’u yanına getirmelerini ister. Ancak Yusuf, arkadaşına ‘Ellerini kesen kadınların meselesi neydi bir efendine soruver.’ demek suretiyle kendine yapılan haksızlıktan ve iftiradan tebrie ister. Neticede zindandan çıkarılıp huzura getirilir.

C’. Zeliha ve Diğer Kadınların Hz. Yusuf’u Aklamaları (51-53. Ayetler)
Gerek Yusuf ’u gördüklerinde ellerini kesen ve ona iftira atan şehirdeki kadınlar gerekse vezirin hanımı ‘Yusuf ’tan hiçbir kötülük bilmiş görmüş değiliz.’ dediler. Zeliha kendisinin nefs-i emmaresine uyup çirkin bir şeyi istese de fiili olarak bunu yapmadığını ve dolayısıyla da efendisi’ne ihanet etmediğini söyler. Böylece hakikat ortaya çıkar. Bundan sonra simetrik olarak bakıldığında geriye doğru kıssanın büklümlerine ve katlarına dönüldüğünde tahmin edileceği üzere kardeşlerinin Yusuf ile yüzleşmesi ve ona yaptıkları haksızlığı itiraf edip hatalarını ikrar etmelerine sıra gelmektedir. Tıpkı Mısırlı kadınlar gibi…

B’. Hz. Yusuf’a, Kardeşlerine Karşı Bir Plan Öğretilmesi ( 54-98. Ayetler)
Bir rüya ile, hayatı değişmeye başlayan ve kuyadan zindana uzanan Yusuf (a.s.) yine kralın gördüğü rüya ile hayatı değişmiş, ülkenin hazine ve maliye işlerinden sorumlu bakanı olmuştu. Neticede rüyada işaret edildiği üzere tedbirini alan Hz. Yusuf ’un iktisat politikasıyla ülke kıtlık dönemini rahat aşmış hatta civar memleketlerden gelenlere de yardımda bulunur hale gelmişti. Bu süreçte Yusuf ’un kardeşleri de Mısır’a gelip onun huzuruna çıkmışlardı. Yusuf onları tanımış ama onlar onu tanımamışlardır. Onlardan baba bir kardeşi Bünyamin’i de gelecek sefer yanlarında getirmelerini şart koşmuştu. Hz. Yakup için tıpkı Hz. Yusuf ’ ta olduğu gibi yine endişeli bir süreç başlamıştı. Yusuf ’un kaybı gibi benzer şeyler bu kez Bünyamin için söz konusu olacaktı. Neticede Hz. Yusuf kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoymak için Bünyamin’in yüküne, su kabını koydurdu. Bünyamin’i alıkoydu. Babalarına dönen kardeşleri durumu anlattılar. Yakup (a.s.) yine ‘sabır’ dedi olanları sineye çekti. Rabbine iltica etti. Yusuf ’u aramak ve zahire temini için yeniden Yusuf ’un huzuruna çıktıklarında Yusuf kendisini tanıttı. Onların beraberinde gömleğini göndererek babasının yüzüne sürmelerini istedi.

A’. Hz. Yusuf’un Rüyasının Gerçekleşmesi ( 99-101. Ayetler)
Yakup ailesi Mısır’a gelip Yusuf ’un yanına girdiklerinde Yusuf annesi ve babasının kucaklayıp tahtına oturttu. Hepsi onun önünde saygı ile eğildiler, secde ettiler. Yusuf kardeşlerini affetti. Onlara geçmişe ait bir sitemde bulunmadı. Hz. Yusuf, ‘Babacığım işte küçükken gördüğüm rüyanın tevili.’ dedi. Ve akabinde rabbine verdiklerinden dolayı şükretti. Ve ‘Müslim bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı dürüst insanlar arasına dahil eyle.’ diye dua etti. Kıssa böylece bitirildi.

Sonuç
Kur’ân nazmındaki harikalıklardan birisi de anlatımındaki simetri özelliğidir. Kur’ân’ın peyderpey indirilişi, ne nesre ne de şiire benzemeyip kendine has bir anlatıma sahip olmasını fırsat bilen inkarcılar, Kur’ân’ı düzensiz estetikten ve bütünlükten uzak, sıkıcı bir metin olmakla itham etmişlerdir. Simetrik yapı bize göstermiştir ki Kur’ân anlatımı çok tutarlı ve güçlü bir iç bütünlüğe sahiptir. Kur’ân bir söz mucizesi ve harikasıdır. Simetrik yapının en önemli sonucu bu hakikati göstermesidir.

Her nebiye kendi kavmini ikna etmesi için, akıllarını hakka yönlendirmekle beraber iradelerini ellerinden almayacak şekilde mu’cizeler verilmiştir. Hz. Peygamber (s.a. s.)’e ise, diğer enbiyanın mucizelerine benzer pek çok hissî ve kevnî mucize verilmekle beraber O’nun en büyük ve aslî mucizesi Kur’ân-ı Kerim’dir. Söz ve beyan insana verilen ve öğretilen en yüce nimetlerin başında gelse gerektir. Yüce Allah Kelam-ı Kadimini Gaybın Son Habercisi Hz. Muhammed Mustafa (sallalhu aleyhi vesellem)’e indirmekle kalmayıp onun bir benzerinin getirilmesi noktasında bütün insanlığa da meydan okumuştur. O halde Kur’ân’ın edebî icazı ve derinliği onun mahiyetinin anlaşılması adına çok önemlidir. Yine Zümer 23. âyetten anlaşıyor ki “En güzel Söz”ün güzelliklerine, fesahatındaki enginliğe vukûfiyet, inanan ve Rabbine ta’zimle kulluk edenlerin imanlarını artırmakta, kalplerinde bir uyanışa bir dirilişe sebep olmaktadır: Zira derileri onu dinlerken ürpermekte, kalpleri ise hasıl olan itmi’nan ve sekîneyle yumuşamakta, huzura ermektedir. Bu yazıda Yusuf suresinin anlatımındaki edebî güzelliği ve derinliği göstermekle ulaşılacak neticelerin ilki herhalde kalb ürpertisi ve imanda itminan olsa gerektir. Bir başka açıdan Yusuf kıssasındaki simetrik yapıyı tespit bizi Kur’ân’ın, bütün kuşatıcılığıyla, insanın hem duyu, hem akıl, hem de duygularına ve latifelerine birden hitap ettiğini göstermektedir. Estetik, sanat ve edebiyat itibarıyla insanı hakka yöneltmekte iz’an ve idrâkini irşad etmektedir.

Yusuf kıssasının nüzûlü ve muhataplarının durumundan hareketle kıssaya bakıldığında ise, tıpkı Hz. Yusuf gibi kardeşleri tarafından ölüme terk edilen, vefasızlığa maruz kalan hatta canına kastedilen İnsanlığın İftihar Tablosu Allah Resulü’nün gelecekte Mekkeli kardeşlerine nasıl mukabele edeceği de işareten beyan edilmektedir. Zira Mekke fethedildiğinde Peygamber Efendimiz’in Mekkelilere gösterdiği civanmertlik, affetme, iyilik ve ihsan, Hz. Yusuf ’un kardeşlerine karşı tavrını hatırlatmaktadır. Nitekim asr-ı saadetten bugüne ve yarına uzanan çizgisinde tarih, hep Gaybın Son Habercisi Âlemlerin Efendisi’nin terbiyesinde yetişen ve kemalât merdivenlerini tırmanan evliya ve asfiyanın, üstadların ve hoca efendilerin benzer muamelelerine şahit olmuştur ve olacaktır. O Yüce Nebinin güzide varisleri ve Kur’ân’ın hadimleri de memleketlerinden sürgün edilmelerine bin bir cefaya ve ezaya maruz bırakılmalarına hatta canlarına kastedilmelerine rağmen beddua etmemiş, bedduaya “amin” dememişler, milletlerinin ve insanlığın hidayetine kendilerini adamışlardır. Muhabbetin sevdalısı olmuşlar, vefasızlıklara hep af ile müsamaha ile civanmertlikle mukabele etmişlerdir.



* Sakarya Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
yekin@yeniumit.com.tr


DİPNOTLAR

1. Tenasübü’l-Kur’ân konusunda detaylı bilgiler için bk. Faruk Tuncer, Tenasüp ilmi Açısından Kur’ân
Surelerindeki Eşsiz Ahenk, İstanbul 2003.
2. Rağıb el-İsfehanî, Müfredât, Beyrut 1995, “k.s.s.” md.
3. M. Fethullah Gülen, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar İstanbul 2000, II, 331.
4. Veli Ulutürk, Kur’ân’da Temsilî Anlatım, İstanbul 1995, s. 9-13.
5. İzah için bkz. M. Fethullah Gülen, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar, II, 331.
6. Taberî, Câmiu’l-beyân, 1995, XII, 196.
7. Kurtubî, El-Câmi’ li Ahkami’l-Kur’ân, Beyrut, 1995, IX, 107; Âlusî, Ruhu’l-Meânî, Beyrut 1997, XII, 266.
8. Razî Mefâtihu’l-ğayb, Tahran ts., VII, 128; Tuncer, Kur’ân Surelerindeki Eşsiz Ahenk, s. 26.
9. Said Nursî, Sözler,s. 523, İzmir 2002, Işık yay.; İşâratü’l-İ’caz, İstanbul 1986, s. 12.
10. Suat Yıldırım, “Kur’ân-ı Kerim’in Müteşabihen Mesânî Özelliği”, Yeni Ümit Dergisi, sayı 69 (2005),
s. 10.
11. Yıldırım, “Kur’ân-ı Kerim’in Müteşabihen Mesânî Özelliği”, s. 10.
12. Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul 1979, I, 50.
13. Draz, M. Abdullah, En Mühim Mesaj, Ankara 1985, 190-194.
14. İsmail Albayrak, “Kur’ân ve Anlatı(m) Bilim”, EKEV Akademi Dergisi 13 (2002), s. 96-99.
15. Kıssadaki simetrik bölümlerin tespitinde İsmail Albayrak’ın ilgili makalesinden istifade edilmiştir.
 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : kuran tefsir