İslâm ve Demokrasi

Perşembe, Hazirane 12, 2008 · Kategori: TERIMLER

12/6/2008: İslâm ve Demokrasi
11/6/2008: İNSANIN VARLIĞI, KONUMU ve NİHAÎ GAYESİ
11/6/2008: İnsan ve Varolusun Anlamına Dair
11/6/2008: Diyanet Aylık (Sayı:154) Kur’an ve İnsan
8/6/2008: 2008 OKS Sınav Soruları ve Cevap Anahtarı
6/6/2008: SÖZLEŞMELİ İMAM-HATİP alinacaktir
3/6/2008: IL MÜFTÜLÜLERI SONUC BILDIRGESI
3/6/2008: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Almanya’daki Faaliyetleri

(Teorik Bir Çerçeve)

Prof. Dr. Ali Bardakoglu

Diyanet Isleri Baskanı

İslâm dininin temel iki kaynagından birincisinin Kur’an, digerinin de Hz. Peygamberin açıklama ve uygulama örneklerinden ibaret olan sünnet oldugu, Müslüman toplumlarda hayatın birçok alanında teorinin ve uygulamanın bu iki kaynakta yer alan bilgiler, ilke ve örneklendirmeler etrafından gelistigi ve bu iki kaynaga baglılıgın âdeta mesruiyet ölçüsü sayıldıgı bilinmektedir. Bununla birlikte Kur’an metinin ve sünnetteki açıklama ve örneklendirmelerin içerigini, ilkesini ve amacını belirlemek Müslümanlar arasında her zaman teorik tartısmaların ve uygulama farklılıklarının odak noktasını olusturmus, aynı metin ve olay farklı bakıs açılarına göre farklı sekillerde yorumlanabilmistir. Arada sıcak ve yakın bir bag bulunsa da, Kur’an ve sünnette yer alan hüküm, ilke, açıklama ve örneklendirmeler ile ilk hicrî yüzyıldan itibaren Müslümanların bu ana kaynaklar etrafında gelistirdigi teori ve uygulamaları birbirinden titizlikle ayırmak gerekir.

Birincisini dinin anlasılmasında temel hareket noktası, ikincisini de bu anlama biçiminin su veya bu dönemdeki somut örnekleri olarak görmek dogru olur. Böyle olunca “Islâm’da demokrasi” veya daha genel olarak “Islâm’da yönetim biçimi” seklindeki bir baslık su bes bakıs açısını da ayrı ayrı çagrıstırır: a) Kur’an’da, b) Sünnette, c) Dört Halife döneminden baslayan tarihî süreçte Müslüman toplumların siyaset geleneginde, d) Klâsik dönemde Müslüman bilginlerin, özellikle amme hukukçularının ortaya koydugu siyaset teorisinde. e) Çağımızda Müslümanların İslâm’la ilişkilendirerek ileri sürdükleri siyasal teori ve taleplerde. Bu bes anlam ve alanı birbiriyle tamamen uyumlu veya birbirine çok yakın görüp konuyu tek boyutlu ve tek bir düzlemde ele almak, vakıa ile çeliştiği için yanıltıcı olur. Çünkü bunlar arasında çogu zaman göz ardı edilmeyecek kaynak, alan, amaç ve mahiyet farkları vardır. a) Ne kadar farklı tanımı yapılırsa yapılsın demokrasi kavramı esasen, “halkın iktidarı, halk için ve halk tarafından yönetim” anlamını içerir. Halkın kendini bizzat ve dogrudan yönetmesi fiilen imkânsız oldugundan, bu amacı gerçeklestirdigi ileri sürülen bazı yöntemler bulunmus, fakat demokrasilerde kamuoyu ve halkın genel tercihi daima vazgeçilmez bir önem ve öncelik tasımıstır. Ancak tek basına demokrasi kelimesinin toplumun yönetim tarzına, üretim ve paylasım biçimine, temel hak ve hürriyetler rejimine iliskin olarak belirgin bir düzenleme getirmedigi veya belirgin bir yöntem önermedigi de ortadadır. Böyle oldugu için öteden beri demokrasinin çesitli toplumlarda farklı modeller ve isimlendirmeler aldıgı, kavramın içinin buna uyumlu sekilde dolduruldugu görülmektedir.

Çagdas hukuk biliminde demokrasinin çogunluk diktatörlügüne yol açmaması için bazı anayasal güvenceler bulunmaya çalısılır ve bu yüzden demokratik hukuk devleti ve hukukun üstünlügü kavramları üzerinde ısrarla durulur. Kur’an’ın son ilâhî dinin kutsal kitabı ve ana kaynagı olarak gerekli bütün açıklamaları yaptıgı, insanlıgı kemal derecesinde bilgilendirdigi ve yönlendirdigi, insanlık için vazgeçilmez ideallerden ve amaçlardan söz ettigi, hatta Imam fiafiî’nin tarzında söylemek gerekirse bütün hükümlerin Kur’an’a raci oldugu, ilke olarak dogru olmakla birlikte, esasen son derece genel ve yoruma muhtaç olan bu hüküm, Kur’an’ın, Müslüman toplumların yönetim biçimlerini belirledigi ve kapsamlı bir siyaset teorisi ortaya koydugu seklinde anlasılmamalıdır. Benzeri bir durum Hz. Peygamberin sünneti için de varittir.

Kur’an ve sünnette, yönetici ve yönetilenleri de kapsayacak tarzda beserî iliskilerin genel dinî ve ahlâkî çerçevesine temas edilmis olmakla birlikte toplumların yönetim biçimini, bunun ayrıntısını, tarz ve yöntemini belirleme isi beserî inisiyatife bırakılmıstır. Çünkü bunlar söz konusu genel çerçeveye ve ideallere nispetle araç konumunda olup her dönem ve toplumda degisebilir; tarihî tecrübeler de bunu göstermektedir. Oysa Islâm, evrensellik içeren bir din olarak en ilkelinden en gelismisine kadar bütün insanlara ve toplumlara hitap etme zarureti, Islâm’ı genel, esnek ve makul bir yapıya sahip kılmıs, insan unsurunun yetiskinligi esas alınıp sekil ve kalıp ikinci plâna itilmistir. Bu sebeple de demokrasi, teori açısından bile Kur’an’ın ve sünnetin dogrudan ilgi alanını teskil etmez. Dinî literatürde bir seyin Islâm’a uygun olması, yani mesruiyeti denilince o seyin Islâm tarafından açıkça telâffuz edilmesi ve dogrulanması degil de; onun, Islâm’ın açık bir ilkesiyle çatısmaması anlasıldıgından, hem demokratik hem de anti demokratik düsüncelerin ve çesitli yönetim biçimlerinin Kur’an ve sünnette kendine ipucu, hatta dayanak bulması mümkün olmustur.

Hâl böyle olunca, demokrasi idealinin nasıl en iyi sekilde gerçekleseceginin belirlenmesini de, Kur’an ve sünnetteki ilke ve yönlendirmelerin anlam çerçevesini çizmeyi de insanların kendi hür irade ve tercihleriyle yaptıkları, fakat ortaya çıkan sonuçları ya demokrasi idealiyle ya da dinî metinlerle bir sekilde bagdastırıp koruma altına aldıkları söylenebilir. Bu baglamda Kur’an ve sünnete atfedilen çesitli siyaset teori veya ilkeleri, esasında bireylerin kendi tercihlerinin dinî metinlere yansıtılmıs sekillerinden ibarettir. b) Hz. Peygamberin Medine döneminde Müslümanları merkezî bir siyasî ororite etrafından toplayarak ilk Islâm devletini kurdugu ve kendisinin de vefatına kadar peygamberlik görevine ilâve olarak devlet baskanlıgı görevini üstlendigi ve Müslümanları sevk ve idare ettigi bir vakıadır. Fakat Islâm bilginlerinin imameti, yani devlet baskanlıgını peygamberligin olmazsa olmaz sartı saymadıklarını, Hz. Peygamber’in devlet baskanı sıfatıyla yaptıgı tasarrusarı “baglayıcı sünnet” kategorisinde görmeyip ayrı statüde ele aldıklarını da burada hatırlamak gerekir.

Öte yandan Hz. Peygamberin siyasetle, hatta toplumsal hayatla ilgili olarak insanlara sevgiyle muamele edilmesi, emanetin ehline verilmesi, birlik ve beraberliğin korunması, haksızlığın önlenmesi ve düzeltilmesi gibi dinî ve ahlâkî çerçevede kalan genel talimatları dısında özel bir yönetim biçimi önermediği, devlet baskanının seçimi gibi sonradan birçok ihtilâfa yol açacak ve çok önemli addedilebilecek siyasî konularda bile açıklamada bulunmadığı bilinmektedir. İlk dört halifenin her birinin farklı usûllerde isbasına gelmis olması da bu serbestinin sonucudur. Bununla birlikte, ileriki dönemlerde gerek Hz. peygamberin gerek hulefa-i rasidinin siyasî kararlarının ve yönetim tarzlarının tabiî ve tarihî sartlarından soyutlanarak algılandığı ve lâfızcı/sekilci bir yoruma tâbi tutularak İslâm amme hukukunun temel malzemesi ve siyasal mesruiyetin gerekçesi yapıldığı da bir baska vakıadır. c) Din ile siyaset arasında yukarıda temas edilen bu iliskinin veya iliskisizliğin tabiî bir sonucu olarak, İslâm siyaset geleneğinde yönetim model ve seklinin belirlenmesinde baskın ögeyi, dinî naslar değil, zamanın imkân ve sartları çerçevesinde bazı milletlerin birikimlerinden de yararlanan Müslüman toplumların bilgi, kültür ve tecrübe birikimleri teskil etmistir. Diğer bir ifadeyle, İslâm dininin devlet ve siyasetle ilgili olarak neyi istediği veya neyi önerdiği, Müslümanların İslâm’ı nasıl anladıklarına ve ona ne gibi mesajlar atfettiklerine bağlıdır. Dinin bu konudaki katkısı, biçimden çok muhteva yönüyle olmus, bu sebeple de İslâm tarihi boyunca, yöneticilerin Müslümanlığı kavrayıslarındaki derinliğe ve -dar çevreli de olsakamuoyunun dinî hassasiyetine bağlı olarak çok iyi yönetim tarz ve örneklerine rastlanılmıstır. Bu itibarla Müslüman toplumların siyasî tarihini, çesitli dönemlerde sergiledikleri siyaset anlayıslarını ve siyaset geleneğini İslâm’ın siyasî teorisi olarak veya bu teorinin uygulamaya akseden somut sekli olarak nitelendirmek doğru olmaz. Belki çok sade ve abartısız sekliyle, belli bir bölge ve dönemde yasayan ve bir dine de mensup olan insanların tabiî bir hayat tarzı olarak algılamak gerekir. d) Klâsik dönemdeki Müslüman amme hukukçularının siyaset teorisini veya devlet adamlarını muhatap alan siyasetname geleneğini, hu kukî sonuçlar doğuran bağlayıcı düzenlemelerden çok uygulamada hâkim yönetim biçimini esas alan fakat onun aksayan, yanlıslık ve haksızlığa yol açan yönlerini belirterek mevcudu iyilestirmeye çalısan pratik, iyi niyetli ve biraz da ahlâkî çabalar olarak görmek gerekir. Öte yandan kelâm ilmindeki siyaset ve imamet teorileri Dört Halife döneminden devralınan siyasî çekisme ve iktidar kavgasının giderek ideoloji ve akide hâline getirilmis ve bu çerçevede bir dokunulmazlık kazanmıs seklinden ibarettir. İslâm felsefesindeki siyaset teorileri pratik ihtiyaçlarla iliskili olmaktan ziyade kökü Antik Yunan felsefesine kadar uzanan felsefî idealizmin örnekleri görünümündedir. e) Günümüzde İslâm ülkelerinin çoğunun geçen yüzyıl içinde seklen de olsa bağımsızlıklarına kavustuğu veya ulus-devlet modeli içinde yeni bir kimlik kazandığı, bu ülkelerde geleneksel hayat ve yönetim anlayısıyla seçme ve seçilme özgürlüğüne, katılma ve kamuoyu olusumuna ağırlık veren yeni siyaset anlayısı arasında belli belirsiz bir çatısmanın yasandığı görülür. Bu çatısma ortamında geleneksel olanla din, yeni olanla ise sömürgeci ülkeler birlikte algılandığı, biraz da İslâm ülkelerindeki yönetim kadroları bu zıtlasmayı kendi iktidarları lehine kullandıkları için çağımız Müslüman bilginlerinin din, demokrasi ve siyaset konusundaki yaklasım ve tercihleri, haklı olarak mahallîlik, tepkisellik, biraz duygusallık ve sonuçta sistemsizlik tasır.

 Günümüz İslâm dünyasında İslâm adına veya İslâm ilgi tutularak yapılan arastırma ve söylemlerin, yayımlanan kitapların ana konularından birini “din ve siyaset”in teskil etmesi, İslâm’ın iki temel kaynağının bu konuda yoğunlasmıs olmasıyla değil, belki kendilerini çağdas batı toplumlarının siyasal konumlarıyla karsılastıran Müslümanların özgürlük, yönetim ve siyasal katılım konularında önemli sorunlar yasadıklarını hissetmeleriyle ve toplumda bu konularda bir bilinçlenme sürecinin baslamıs olmasıyla açıklanabilir. Yöneten ve yönetilenlerin kutsala ihtiyaçları her zaman olmustur. Bu, yönetenlerin daha basarılı ve etkili olmasını, yönetilenlerin de daha mutmain ve huzurlu olmasını sağlar. Mevcut yönetimle veya toplumuyla sorunları olan ve bunu asmak isteyen, birtakım toplumsal talepleri olan ve bunları gerçeklestirmeyi arzulayan insanların bu konuda dinî bir söylem gelistirmesi, haklı ve doğru bildiği yoldaki mücadelesinde dinin derinlemesine etkili gücünden yararlanması da, aynı çizginin devamı mahiyetindedir. Bu itibarla çağımızda Müslüman teorisyen ve yazarların “İslâm’da...” diyerek ileri sürdükleri siyasal sistem, görüs ve taleplerin önemli bir kısmı, bu çağı ve sorunlarını bizzat yasayan insanların kendi öz problemlerinden, birey olarak siyasal kasden, hak ve özgürlük taleplerinden ibarettir. Ancak bu ruh hâli ve mücadele azmi içinde kasıtlı veya farkında olmadan talep ve tartısmanın dinî zemine kaydırıldığı ve dinle iliskilendirildiği görülmektedir.

 Bu açıklamalardan hareketle ifade etmek gerekirse, Müslüman bilim adamları, siyasetçiler ve teorisyenler tarafından bu konuda ileri sürülen görüslerin ve görülen uygulama örneklerinin, İslâm’ın siyaset teorisi ve İslâm’ın siyasî sistemi nitelendirmesiyle anılması fevkalâde yanıltıcı olmaktadır. Bunların, su veya bu dönemde Müslüman bireyin/toplumun, İslâm’a uygun olma kaygısını da tasıyarak ulastığı sonuç, yaptığı tercih, kurduğu ve yasattığı hayat tarzı olarak görülmesi gerekir. Bu ikinci takdim sekli, İslâm hukukunun beserî cephesini, değismez ile değisken olanın iliskisini göstereceği gibi, Müslüman halkın din ve kutsal adına da olsa, hak etmediği bir totaliter yönetime, tahakküm ve istismara mahkûmiyetine veya alternatif tabuların üretilmesine de engel olabilecektir. Toplumun çesitli tercihleri kutsallastırma ve tabulastırma yoluna gitmeden tartısmaya açması, elestirip gelistirebilmesi ve toplumda siyasetin rasyonel temeller üzerinde gelisip kurumsallasması için bu gereklidir. Demokrasi nasıl hukuk devletinin önemli bir güvencesi ise, böyle bir bakıs açısı da toplumda demokrasi geleneğinin köklesmesinde önemli bir adım olacaktır.

secmeler

11/6/2008: İNSANIN VARLIĞI, KONUMU ve NİHAÎ GAYESİ

11/6/2008: İnsan ve Varolusun Anlamına Dair  

3/6/2008: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Almanya’daki Faaliyetleri

20/5/2008: Çevre Ahlâkı ve Hz. Peygamber

5/5/2008: sogan ve sarmisak kokusu

25/5/2006: İşte onlar Rasülullah'ı böyle seviyorlardı


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Arkadaşına Gönder!

Etiketler : İslâm ve Demokrasi

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:

0 yorum yazilmistir

« Önceki :: Sonraki »