İNSANIN VARLIĞI, KONUMU ve NİHAÎ GAYESİ

Çarşamba, Hazirane 11, 2008 · Kategori: TERIMLER

Prof. Dr. Hüseyin Aydın

Uludağ Üniv. İlâhiyat Fakültesi

Ben burada insan varlığına Kur’an açısından bakacağım. Fakat herhangi bir alana herhangi bir otorite kaynak açısından bakılınca, yan tutan bir algılamaya maruz kalabileceği de kaçınılmazdır. Bu da düşünceyi ve çalışmayı, bilimsel yaklaşımdan uzaklaştırır; ama şurası bir gerçektir ki, araştırıcıyı yan tutma illetine karsı koruyan yegane tedbir, realiteye bağlı kalmaktır. Bu ilke gereği, bu yazımda benim dayandığım realite, Kur’an verileri ve insan gerçeğidir. Yani ben burada insan varlığına “Kur’an verileri” ve insana ait gözlemlerimiz ile yaklaşmaya çalışacağım. İnsan varlığına, Kur’an açısından baktığımızda, onun çok daha derin bir varlık temeli ve çok daha genis bir anlam boyutu olduğunu görüyoruz. Çünkü insan, yaratmanın ürünü bir varlıktır. Yaratma esnasında biz yokuz ve olmadığımız zaman ve alan hakkındaki bilgileri, kendi dışımızdaki kaynaktan almak zorudayız. Yaratma anın da varolan yegane varlık Allah’tır ve O’ndan gelen bilgilerin kaynağı da Kur’an-ı Kerîm’dir. Kur’an’da insan varlığının tasvirini ararken, kültürümüzdeki beden, nefis ve ruh olarak parçalanmış ve çeşitli varyantları üretilmiş bir “geleneksel insan anlayışı” ile değil, aksine, parçalanamayan bir insan bütünlüğü anlayışı ile karşılaşıyoruz. Çünkü geleneksel insan anlayışımız, parçalanmış ve parçalarının birbiriyle imtizacı mümkün olmayan bir insan anlayışıdır. Bu anlayışa göre insan, bazen beden, bazen nefis ve bazen ruh olarak eylemde bulunmaktadır ve bu parçaları arasında da sürekli bir hakimiyet mücadelesi vardır. Oysa bireysel yaşantılarımız ve insan hakkındaki tek tek gözlemlerimiz bize, kâh beden kâh nefis ... olarak etkiyen insanı değil, bir bütün olarak eyleyen insan gerçeğini vermektedir. Ama burada bir noktaya önemle isaret etmek isterim ki, biz insanın bütünlüğünden sözederken, bunu real insan, eyleyen insan için söylüyoçşruz. Oysa insan henüz yaratılıs sürecinde iken çok farklı öğelerden olusmustur. Yani insanın bu parçaları ile, onun yaratılıs sürecinde karsılasıyoruz. Önce bu yaratılıs sürecini kısaca tasvir etmek isterim. İlahî Yaratmanın Ürünü Olarak İnsan İnsana varolusu açısından baktığımızda, önce onun yaratılmıs bir varlık olduğunu görürüz. Ve aynı zamanda Kur’an’da yaratılısı hakkında en genis bilgi verilen varlığın yine insan olduğu hemen dikkatimizi çeker. “Yarattığı her seyi en güzel sekilde yaratan Allah, insanın yaratılısına topraktan basladı.” Bilgisini veren Kur’an (Secde, 7), o toprağın türünü ve niteliğini de “balçık, islenebilen kara toprak” olarak belirliyor (Hicr, 7-8). Peygamberimiz de bir hadîsinde “Allah Adem’i yeryüzünün tamamından aldığı bir avuç topraktan yaratmıstır. Bunun içindir ki, adem oğulları yeryüzüne benzer gelmislerdir...” buyuruyor. (Ebû Davud, Sünnet, 16; Tirmizî, Tefsir, 2/1) Ama insanın yaratılısı bu safhada kalmıyor. Yavas yavas kendine has yapısının olusması baslıyor. Kur’an bize bu safhayı da, Allah’ın insan hayatı üzerindeki hükümranlığı konusunda gaset gösteren arkadasını uyaran kisinin dili ile söyle tasvir ediyor: “Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda da seni insan kılığında tesviye edeni mi inkar ediyorsun?” (Kehf, 37). Yine baska bir sûre ve baska bir âyette, hem bilgilendirme ve hem uyarma bağlamında bu safhayı, biraz daha söyle ayrıntılandırıyor: “O, akıtılan bir menî damlası değil miydi? Sonra kan pıhtısı olmus; sonra Allah onu yaratıp tesviye etmistir” (Kıyâme, 37-38). Görüldüğü gibi, Allah insanın yaratılısını farklı unsurlardan kalkarak safha safha anlatır. Sonunda da onu (insanı) “tesviye” ettiğini beyan buyurur. “Tesviye” islemi, insanın bu dünyanın unsurlarından yaratılması sürecinde en son asamadır. Çünkü Allah yine Kur’an’da meleklere söyle dediğini bize hikaye ederken, tesviyenin en son asama olduğunu bir kez daha belirtiyor: “Ben balçıktan, islenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu tesviye ettiğimde ona Ruhum’dan üseyeceğim...” (Hicr, 28-29). Peki Allah’ın “ tesviye “ dediği bu son asamada yapılan sey nedir? Tesviyeyi ne sekilde anlamamız gerekir? Ben “tesviye” yi orantılamak, terkibe ulastırmak ve o seye kendine has hey’etini vermek olarak anlıyorum. Allah insanın yapısına, yaratmıs olduğu bu evreni olusturan bütün elementlerden koymustur. (Bütün kültürlerde insanın “küçük evren” olduğu görüsü bu gerçekten kaynaklanmaktadır.) İste tesviye, hiçbir canlıda bir arada bulunmayan bu elementleri, en mükemmel ölçü ve orantıda terkip edip o varlığa kendine has sekil ve hey’etini vermektir. Bu asamaya gelmis olan bu varlık, bütün boyutları ile henüz bu dünyanın bir çocuğu ve bu varlık alanının bir üyesidir. Tesviye asamasından da geçmis olan bu yaratığın henüz insan olma süreci tamamlanmıs değildir. Kur’an insanın yaratılısının anlatımını bu asamada da bırakmıyor ve yaratılıs asamalarını sıralamaya devam ediyor. Bu safhada, okurken ürperdiğimiz ve yorumlamaktan çekindiğimiz birkaç âyette, insanın varlığına apayrı bir öğe, ilâhî bir unsur, Allah’ın varlığından bir payın da eklenmis olduğunu görüyoruz. Kur’an, “...ona Ruhun’dan üsedi.” (Secde, 9) beyanında bulunuyor. Artık insan, sadece bu dünyanın unsurlarından olusmus bir varlık değil, metafizik alandan, ulûhiyyet alanından da pay tasıyan bir varlıktır. Bu kıvamı kazanmıs olan insan, meleklerin kendisine secde etmesi gibi bir ayrıcalık da kazanıyor. Yukarıda pesinen ileri sürmüs olduğumuz insanın bütünlüğü anlayısımıza burada bir açıklama getirmek isterim. Son derece farklı unsurlardan olusmus insanın terkibindeki bu unsurların yer yer kendi baslarına bağımsız hareket etmeleri, kendilerine göre amaç ve stratejilerinin olması ve birbirlerine hasım bir konumda olmaları, mümkün değildir. Artık insan, bu unsurların bir toplamı değil, onların bir terkibi / bütünlüğüdür ve bu bütünlüğü ile is basında olan, bu bütünlüğü ile eyleyen bir varlıktır. Bedenin ayrı, nefsin ayrı ve ruhun ayrı davranmasından sözetmemiz mümkün değildir. Bu öyle parçalanamaz bir bütündür ki, tasavvuf literatürümüz bunun aksi anlatımlarla dolu olsa da, sünnî itikadımız, hasr (öldükten sonra dirilme) anında bile ruhun bedenden bağımsız olmasını mümkün görmemekte ve aksi görüsleri tekfir etmektedir. Böyle bir yapı terkibine sahip olan insan, sadece bu dünyanın bir üyesi olmakla kalmıyor, tanrısal alemin, metafizik alanın da bir üyesi olmus oluyor. İnsanın iliskilerinin sadece bu dünya ile sınırlı kalmamasının nedeni budur. İste bu nedenledir ki, insan bu dünyada kendine has bir konum kazanmıs oluyor. İnsanın Konumu Kendisine meleklerin bile secde edeceği bir konumda olan insanın yaratılısı ilâhî planda tasarlanırken, varlık düzenindeki yeri de belirlenmistir. Onun yaratılısının ilâhî planda tasarlanısını Allah söyle bir sahneleme ile bize anlatır: bir gün Allah melekleri toplar ve sanki mesverete ihtiyacı varmıs gibi onlara “Ben yeryüzünde bir ‘halife’ yaratmakta kararlıyım.” der. Melekler itiraz edeceklermis gibi olurlar; ama Allah, “Sizin bilmediklerinizi Ben bilirim” buyurur. (Bakara, 30) Peki, “halîfe”nin anlamı nedir? Dilimizde “halîfe”, kalfa, yani bir yerde üst konumdaki bir kisi adına, en azından ikinci derecede, oradaki sorumlulukları yüklenen ve isleri yürüten kisi anlamına gelir. Peki insan yeryüzünde kimin halifesi olarak yaratılmıstır? fiöyle bir durup teemmül edecek olursak, secde, sadece ve sadece Allah’a edilir; ama meleklerin secde ettiği insanın varlık düzeninde ayrıcalıklı bir yerinin ve değerinin olması kaçınılmazdır. Aynı zamanda varlığının terkibinde Allah’ın varlığından bir pay tasıyan insanın etkinliğinde de bir fark olması gerekir. Bunlardan, yani varlığında tanrısal bir pay tasımasından ve secde edilebilir olmaktan, onun bu dünyada “Allah’ın halîfesi” olması, en azından mantıkî bir zorunlulukla, düsünme vetiresine uygun bir sonuç olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü yaratıcı olan Allah karsısında insan, üretici bir varlıktır; mutlak ilim sahibi olan Allah karsısında insan, bilen bir varlık olarak ortaya çıkmaktadır. Hal böyle olunca, varlığın kanunluluğunu koyan Allah karsısında insan, bu kanunları kesfedip yeni bastan varlığa uygulayan bir varlık olarak karsımıza çıkmaktadır. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Fakat kültürümüzde, ulûhiyyet iddiasına kapılabilir endisesi ile, sürekli insanı Allah karsısında sıfırlama gayreti içinde olduğumuzdan, bu âyetleri hep okumus geçmisizdir. “Ucub (=kendini beğenme)” ve “kibir (=büyüklenme)” kavramları da hep bu ve benzeri âyetlerin delaletlerini yakalamakta bizleri daima cesaretsiz kılmıstır. Allah’ın açık-seçik beyan buyurduğu bir hususu, bizim yorumlamaktan çekinmemiz gereksizdir. Yukarıda tasvir etmeye çalıstığımız kıvamda ve isaret ettiğimiz konumda yaratılmıs ve sıradan bir varlık olmayan insan, biyolojik ve psikolojik gereksinimlerine göre yasamaya terkedilemeyecek bir varlık olduğu (Kıyame, 36) kendiliğinden anlasılır. Yine Kur’an, ilâhî planda olup biten seyler hakkında bize bilgi verme sadedinde, söyle bir sahneleme ile insanın bir diğer konumunu daha tasvir ediyor: “Biz ‘ emaneti’ göklere, dağlara ve yere arzettik; onlar onu yüklenmekten çekindiler ve (onun sorumluluğunun ağırlığından) parçalandılar. Onu insan yüklendi.” (Ahzâb, 72) Bu ilâhî beyanın verdiği bilgi, Allah’ın yaratma ve yönetme etkinliğine paralel olarak, insana da kainatın yaratılmasındaki amacın gerçeklestiricisi konumunun verilmis olduğunu gösteriyor. Çünkü bu emanet, Allah’ın kainatı yaratmada amaçlamıs olduğu vazifeler paketidir. İnsanın bu emaneti yüklenmesi, onun sorumluluk altına girmis olması demektir. İnsanın konumuna bir belirlenim vurgusu daha yapacak olursak, insan yeryüzünde yegane sorumlu varlıktır. Aynı zamanda insan, sorumluluğun kaçınılmaz kosulu olan hürriyeti de gerçeklestirecek konumdadır. fiunu ifade edeyim ki, hürriyet insana hazır olarak verilmemistir. Hürriyet gerçeklestirilir. Ve insan da hürriyeti gerçeklestirecek konumda yaratılmıs bir varlıktır. Nitekim yukarıda andığımız âyette emanet arzedildiğinde, diğer muhataplar onu yüklenmekten kaçarken, insan bağımsız bir tavırla yönelip onu kabulleniyor ve hürriyetini daha metafizik alanda gerçekleştirmiş oluyor. İşte bu konumdaki insan, saygı ve sevginin konusudur. Fakat bazı düşünce çevreleri, Kur’an’a göre Allah’ın insanı planlarını, niyetlerini gerçekleştirmek için yarattığını ve böylece de insanı bir vasıta konumunda gördüğünü, bu durumun da insanın değerini düşürdüğü görüşünü ileri sürerler. Bu iddia, insanın mutlak bağımsız bir varlık olduğu görüşünün ürünüdür. Eğer Tanrı varsa, her şey onun hükümranlığı altındadır. Biz insanı diğer güçlerin egemenliğinden kurtaralım, Allah’ın hükümranlığı onun insan olma haysiyetini asla haleldar etmez. İnsanın Varlık Nedeni Olan Vazifeleri ve Nihaî Gayesi Yukarıda tasvirine çalıştığımız konumdaki insan, bir gayeler varlığı olmaktan ziyade, bir vazifeler varlığı olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylece bu dünyaya çok farklı konumlarda gelmiş olan insanın bir tek vazifesinden değil, bir vazifeler hiyerarşisinden sözedebiliriz. İnsanın konumunun tasvirinde ortaya çıktığı gibi, Kur’an bize insan merkezli bir dünya, hatta bir evren tasavvuru sunmaktadır. Bu haliyle insan, kendini oluşturan (ister maddî olsun ister manevî) bütün öğelerini ve bu öğelerin terkibini, yani kendi mükemmel/komplex varlığını hazır bulmuştur. Bununla birlikte insan dünyayı (ve evreni) da hazır bulmuştur. Bunların varolmasında onun herhangi bir rolü ve katkısı yoktur. Ama insan, hazır bulduğu kendisinin bu yaratılışını bir imkan olarak görür ve adeta onunla yetinmez ve kendisini geliştirme ve tamamlama gayreti içine girer. Bu gayretin derecesi ölçüsünde kişilikler ve kişilik farklılıkları oluşur. Buna insanın birinci vazifesi diyelim. İnsan hazır bulmuş olduğu tabiatla ise hiç yetinmez. Onun üzerinde ikinci bir varlık tabakası oluşturur. Biz buna tarihî varlık alanı, insanî varlık alanı diyoruz; ya da başka bir deyişle kültür varlığı ve medeniyet ediyoruz. Buna da insanın ikinci vazifesi diyelim. İnsanın asıl ve nihaî vazifesi, evrenin yaratılışında Allah’ın niyet ve planını gerçekleştirmesidir. Bu nihaî vazife ise, insanın kategoryal üç varlık alanı ile kurduğu dengeli bir ilişki ile gerçekleşir. Bu üç varlık alanı: ilâhî varlık alanı (Allah), tabiî varlık alanı (tabiat) ve insanî varlık alanı (insan). İşte hayat da bu varlık alanları ile kurulmuş olan ilişkilerden doğan bir olaylar bütünüdür (komplexidir). İnsan bu ilişkileri, varlık alanlarının birini diğerine tercih etmeksizin dengeli bir şekilde kurarsa, Kur’an’ın beyan buyurduğu “dengeli insan” (Lokman, 32) idealini gerçekleştirmiş olur. Bu ilişkiler bütünü içinde insan bu dünyaya, ne metafiziğe kapalı bir pencereden bakar, ne de dünyadan kopup metafizik alana kapanır kalır. Bu vazifeleri gerçekleştirmiş olan insan, “her külfetin bir nimeti vardır” ilkesince, bazı mükafatlara nail olur. Bunlar onun gayeleri olarak görülmüştür. Oysa bunlar insanın vazifelerini gerçekleştirirken hiç göz önünde tutmadığı şeylerdir. Çünkü Kur’an’da Allah başkalarına iyilikte bulunan insanı şöyle konuşturur: “Biz ancak Allah’ın hoşnutluğu (rızası) için iyilik yaparız; ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekleriz.” (İnsan, 9) Büyük düşünür-mutasavvıf hanım Rabia Hatun, Allah’a şöyle niyazda bulunuyor: “Ya Rabb! Sana, cennetini ümit ettiğim için ibadet ediyorsam, beni cennetinden kov! Sana cehenneminden korktuğum için ibadet ediyorsam, beni cehennemine koy! Eğer Sana Sen olduğundan dolayı ibadet ediyorsam, ne mutlu bana!”. Kısacası, insanın nihaî planda gayesi, Allah’ın hoşnutluğunu (rızasını) kazanmaktır. Bu seviyede bir insan olma şuurunu gerçekleştirebilmiş insan sayısı -üzülerek ifade etmemiz gerekir kiçok azdır. Bu, insanın insanlığını gerçekleştirebilme derecesine bağlı bir şuur halidir. Günlük hayatın içindeki her insandan böyle bir şuur hali sergilemesini beklemek mümkün değildir. Sıradan insan, yapıp-etmelerine karşılık somut beklentiler içindedir. İşte bu tür insanlar için cennet ümidi ve cehennem korkusu vardır. Ve onlar, “Kirasız kilim ucu tutmazlar.”

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Arkadaşına Gönder!

Etiketler : İNSANIN VARLIĞI, KONUMU ve NİHAÎ GAYESİ

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:

0 yorum yazilmistir

« Önceki :: Sonraki »