BEKAR ODASI : (İki kişilik bekar arkadaşın kaldığı hayım odasıdır.) Bir kanepe, bir kaç koltuk veya sandalye, bir masa, biraz meyve, kenarda bir ocak ve üzerinde çaydanlık, duvarda asılı bir Türk bayrağı... Ve böyle bir odada bulunması muhtemel eşyalar...)
OYUNCULAR :
Ali : (1. Perde deki evin oğlu) Almanya’da çalışan, savurgan, hesabını bilmeyen bir işçi tipi.
Mehmet : (Ali’nin arkadaşı) Almanya’da çalışan, tutumlu ve ileriyi gören bir işçi tipi.
Osman : Biraz yaşlı, hırslı, çok çalışan ve kendine dikkat etmeyen biri.
(Perde açıldığında Osman kanepeye uzanmış, Ali ise sandalyede oturmuş vaziyettedir. Ali, Osman’a doğru bakarak...)
ALİ : Ben köyümde Hasan isimli bir arkadaşa uydum, buralara düştüm. O da Almanya’da çalışıyordu. Köye her gelişinde, bize Almanya’yı bir anlatır, bir anlatırdı ki, sorma Osman abi. Onu dinlerken kendimizden geçerdik. Sonunda bizim de aklımızı çeldi. Uyduk ona, sattık öküzü ve tarlayı,düştük peşine. Meğerse bizi kaçak getiriyormuş, elimizdeki paramızı da emanet olarak ona vermiştik. Geldiğimiz tren, Yugoslavya’dan Avusturya’ya geçerken bizi indirdi. Burada bekleyin dedi. Biz de başladık beklemeye, tam 12 saat, in cin yok, ne gelen var, ne giden, korkmaya başladık.
Anladık ki, bizim Hasan bizi aldatmış. 2 gün mısır tarlalarında saklandık. Sonra bir çiftçinin yardımıyla Avusturya tarafına geçtik. Tabi ki çektiğimiz sıkıntıyı bir Allah, bir de biz biliriz. Karnımız aç, Almanca bilmeyiz, paramız yok. Nerede olduğumuzu dahi bilmezken, uzatmayayım, aradan tam bir ay geçti, yollarda bir sürü sefillik çektikten sonra, İşte buraya geldik. Allah’tan köyden birlikte çıktığımız Mehmet ile birlikte idik. O olmasaydı, hepten perişan olurdum.
Osman abi, aradan 5 yıl geçtikten sonra köye izine gittim. O bizi aldatan Hasan’ı görmeyeyim mi? Yakasından tutup, bir güzel dövmek geldi içimden. Biraz tartıştık, yine o haklı çıkmadı mı? “ Sayemde Avrupalı oldunuz arkadaş” demez mi?
OSMAN : Tabii, buraya gelince berduşluğa özendin. İçkiye kumara daldın, 5 yıl memleketi hatırlayıp, izine dahi gitmedin. Yaşlı babanı arayıp sormadın, cenazesine bile yetişemedin.
(Osman yattığı yerden kalkar, o da masaya gelir...)
Millet 20 yıldır kazanırken, sen hep kaybettin. Ama çok şükür ki, bu günlerde epeyce kendini toparladın. Zaten içkiyi kumarı bırakmasaydın, seninle aynı odada kalmaz, arkadaşlık yapmazdım.
10
ALİ : Sağ ol Osman abi. Sanki sen durmadan paracıkları biriktiriyorsun da ne oluyor yani. İçkin kumarın yok, anladık. İstanbul’da 12 katlı apartmanın da var. Başka mülklerin de oldu. Ama yanında yenge yok. Çocuklarına ve torunlarına hasret yalnız yaşıyorsun. Cumartesi pazar günleri bile istirahat etmez, privat işlere gider, çalışırsın. Bak, kaportan iyice eskidi artık. Y o r g u n g i d e c e k s i n, y o r g u n .
OSMAN : Olsun oğlum sen kendine bak! Yaş 56 emeklilik geldi sayılır. Bu çeşme her zaman akmaz. Hazır çeşmenin suyu akarken testiyi doldurmaya bakacaksın. Sonra iş işten geçer. Zararın neresinden dönersen kârdır, derler.
ALİ : Doğru Osman abi. Artık kâra geçmenin zamanı geldi. Zaman aleyhimize işliyor... (..biraz sessizlik).. Sahi, sen de benim gibi kaçak mı geldin?
OSMAN : Yok, ben İşçi Bulma Kurumu kanalıyla geldim. Terzi diye geldik, inşaatçı olduk. Ben de inşaatlarda, yağış altında, privat işlerde çok çalışıp, ciğerlerimi üşüttüm. Bronşit olmuşum, bazen öksürük bir tıkıyor ki sorma? Çok sıkıntı veriyor bana.
ALİ : Maşallah iyi görünüyorsun. Acı patlıcanı krağ çalmaz derler.
OSMAN : İnşallah dediğin gibidir. Ali, bak sana bir hatıramı anlatayım. “Dört arkadaş böyle bir hayım odasında kalıyorduk. Bundan 25 yıl önceydi. Canımız yumurta pişirmek istedi. Daha yeni geldiğimiz için Almanca bilmiyorduk. O vakit, (Frankfurt’ta) şimdiki istasyona yakın bir market vardı. Oraya yumurta almaya gittik. Vitrinlerde yumurtayı göremeyince, sormaya da çekindik. Şaşkın şaşkın etrafa bakınırken, bayan tezgahtar, çok samimi bir şekilde bize ne aradığımızı sordu. Biz daha önceleri yabancı kadınlarla bu denli yakın ve samimi olmamıştık. Hem çekinerek, hem de heyecanlı bir şekilde, yumurta istediğimizi anlatmaya çalışıyorduk. Fakat kadın anlamıyordu. Daha doğrusu biz anlatamıyorduk. En nihayet ben, gıt gıt gıdak, dedim. Kadın koştu, yolunmuş, temizlenmiş bir tavuk getirdi. Sonra, arkadaşımız tavuğun arkasını göstererek, buradan çıkan yuvarlak şeyi istiyoruz deyince; kadın katıla katıla gülmeye başladı. Ve “ya ya” deyip, bize yumurtaları verdi.” Ama ben o gün çok mahcup olmuştum. Almancayı öğrenmemiz gerektiğini o günden itibaren kavramıştım. Yani yaşadığın ülkede konuşulan dili bilmezsen, dilsiz bir insan durumuna düşüyorsun.
ALİ : Onun için mi sana, dolmaç (tercüman) Osman diyorlar?
OSMAN : Yok be oğlum, ne tercümanı, koyunun olmadığı yerde, keçiye Abdurrahman Çelebi derlermiş ya, öyle bir şey...
(Bu esnada kapı açılır, içeriye Mehmet girer.)
MEHMET : Selâmün aleyküm.
(Osman ve Ali ayağa kalkarlar, ikisi birden)
OSMAN ve ALİ : Aleyküm selâm, hoş geldin.
MEHMET : Maşallah, çok neşeli buldum sizi.
OSMAN : Ali, haydi aslanım, artık çay içilir.
ALİ : Derhal, şimdi yaparım.
Etiketler :