Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da:
"Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir. Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi? Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar. Karınca da:
"Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah (c.c) verirdi. Ben de O''na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.
hz.süleyman ve karinca
Perşembe, August 17, 2006 · Kategori: ibretler
II.Abdulhamid -kissa
Çarşamba, August 16, 2006 · Kategori: ibretler
Mehmet Akif anlatiyor:
"Her sabah Sultanahmed Camiine erkenden giden bir zat vardi. Mihrabin bir kenarinda saci-sakali bembeyaz olmus bu ihtiyar adam, ümitsiz bir sekilde durmadan agliyordu. Nihayet bir gün yanina sokuldum:
-"Muhterem" dedim. "ALLAH'in rahmetinden bu kadar ümitsizlik olurmu? Niye bu kadar agliyorsun?"
Bana:
-"Beni konusturma. Kalbim duracak" dedi.
Cok israr edince anlatti:
-"Ben Abdülhamid devrinde bir binbasi idim. Anam-babam vefat edince sadarete bir dilekce gönderdim. Dedim ki;
Mallarimiz gayrimenkullerimiz var. Bunlarin bir nezaretciye ihtiyaci vardir. Kabul buyurulursa istifa etmek istiyorum.
Sadaret benim dilekcemi Padisaha göndermis. Bana dogrudan dogruya Hünkardan bir yazi geldi." Istifa kabul edilmedi" deniyordu.
Ben bir daha gönderdim. Yine ayni cevap geldi.
Bizzat huzura cikip sifahi görüsmek istedim. Ben o cehalet ile Padisahin huzuruna ciktim:
-Sultanim, istifamin kabulünü istirham edecegim. Durumumuz budur,dedim.
Derin derin biraz düsündü. Istifa etmemi istemiyordu. Yüzünden belli idi. Israrima da dayanamadi. Öfkeli bir edayla elinin tersi ile:
-Haydi istifa ettirdik seni, dedi.
Ben dönüp isimin basina geldim.
Gece mana aleminde ordularin teftis edildigini gördüm. Resullüllah Efendimiz(s.a.v.) Yildiz Sarayi'nin önünde duruyordu. Bütün Türk ordusunu teftis ediyordu. Osmanli Padisahlarinin ileri gelenleri orada idi. Sultan Abdülhamid edeple Fahri Kainat Efendimiz'in arkasinda duruyordu.
Derken benim birligim geldi. Basinda kumandan olmadigi icin darmadaginikti.
Efendimiz(s.a.v.):
-Nerede bunun kumandani?, diye sordular.
-Ya Resullallah cok israr etti. Istifa ettirdik, dedi.
Resullüllah ( s.a.v.):
-Senin istifa ettirdigini biz de istifa ettirdik, buyurdular.
Ben aglamayayimda kim aglasin?..."
AHIRET SAHNELERINDEN
Çarşamba, Temmuz 5, 2006 · Kategori: ibretler
Her can, kazandığıyla (Allah katında) rehin alınmıştır. Yalnız sağın adamları (Kitâblan sağdan verilenler) hariç. Onlar cennetler içinde soruyorlar, suçluların durumunu:
— Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi?
(Onlar da) Dediler ki:
— Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla birlikte dalardık. Ceza gününü yalanlardık. İşte böyle iken ölüm bize gelip çattı. (Müddessir: 4/38-47)
(Rabbin), onları ve Allah'tan başka taptıklarını bir araya toplayacağı gün, (tapılanlara) der ki:
— Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yolu sapıttılar?
Derler ki: — Senin sânın yücedir, senden başka veliler edinmek bize yaraşmaz. Fakat sen onları ve atalarını ni'met verip yaşattın, (bolluk içinde dünyaya daldılar da seni) anmayı unuttular ve helaki hak eden bir topluluk oldular.
(Bu kez hitap, bunlara tanrı diye tapanlara yönelir:)
— İşte (tanrı) dedikleriniz de sizi yalanladılar. Artık ne (azabı geri) çevirmeğe gücünüz yeter, ne de (kendinize) bir yardım bulabilirsiniz! Sizden kim zulmederse ona büyük bir azâb taddırırız. (Furkan: 42/17-19, 21)
Sonra Kitâb'ı kullarımız arasından seçtiklerimize mîrâs verdik. Onlardan kimi nefsine zulmedendir, kimi orta gidendir, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçendir. İşte büyük lütuf budur. Adn cennetleri... Oraya girerler orada altın bilezikler ve inci(ler) takınırlar. Orada giysileri de ipektir. Dediler ki:
— Bizden tasayı gideren Allah'a hamdolsun, doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan, çok karşılık verendir. O (Rab) ki lütfuyla bizi durulacak yurda kondurdu. Orada bize ne bir yorgunluk dokunur ve ne de orada bize bir usanç dokunur.
Nankörlere de cehennem ateşi vardır. (Orada) Onlara ne (ölümle) hükmedilir ki ölsünler ve ne de onlardan cehennem azabı biraz hafifletilir. İşte biz her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar orada:
— Rabbimiz, bizi çıkar, (önce) yaptığımızdan başkasını yapalım? diye feryâdederler.
— Sizi, öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar bir süre yaşatmadık mı? Size uyarıcı da geldi (fakat inanmadınız). Öyle ise (azabı), tadın artık. Zâlimlerin yardımcısı yoktur. (Fâtır: 43/32-37)
(O gün) Cennet, korunanlara yaklaştırılır. Cehennem de azgınların karşısına çıkarılır. Onlara:
— Hani taptıklarınız nerede?denilir. O Allah'tan başka (taptıklarınız) size yardım ediyorlar mı, yahut kendilerine yardımları dokunuyor mu?
Onlar ve azgınlar, tepe taklak oraya atılırlar. Iblîs'in bütün askerleri de. Onlar orada (putlarlyla) çekişerek derler ki:
— Vallahi biz apaçık bir sapıklık içinde imişiz! Çünkü sizi âlemlerin Rabbine eşit tutuyorduk. Ama bizi saptıran o suçlulardır. Şimdi artık bizim ne şefâ'atçilerimiz var, ne de sıcak bir dostumuz. Ah keşke bir dönüşümüz daha olsa da inananlardan olsak! (Şu'arâ: 47/90-102)
Allah'a yalan uyduran, ya da O 'nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kim olabilir? Onlara Kitap'tan nasipleri erişir {ezelde kendileri için ne rızık takdir edilmişse onu alır ve kendilerine yazılmış süre kadar yaşarlar); nihayet (ömürleri tükendiği zaman) elçilerimiz (melekler) gelip canlarını alırken:
— Hani Allah'tan başka yaşardıklarınız nerede? dediklerinde:
— Bizden sapıp, kayboldular, dediler ve kendi aleyhlerine, kendilerinin kâfir olduklarına şâhidlik ettiler.
(Allah) Buyurdu: — Sizden önce geçen cin ve insan topluluklarıyla beraber ateşin içine girin!
Her ümmet girdikçe yoldaşına la'net etti. Hepsi birbiri ardından orada toplanınca sonrakiler, öncekiler için dediler ki:
— Rabbimiz, bunlar bizi saptırdılar. Bunlara ateşten bir kat daha azâb ver
(Allah): — Hepsi için bir kat fazla (azâb) vardır, ama siz bilmezsiniz, dedi.
Öncekiler de sonrakilere dediler ki:
— Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. O halde siz de kazandıklarınıza karşılık azabı tadın!...
Cennet halkı, ateş halkına seslendi:
— Rabbimizin bize va'dettiğini biz gerçek bulduk. Siz. de Rabb'inizin size va'dettiğini gerçek buldunuz mu?
(Onlar da):
— Evet. dediler ve aralarından bir ünleyici:
— Allah'ın laneti zâlimlerin üzerine olsun! diye ünledî. Onlar ki Allah'ın yolundan menedip, onu eğriltmek isterler, âhireti de inkâr ederlerdi.
İki taraf arasında bir perde ve A 'râf üzerinde de hepsini (hem cennetlikleri hem de cehennemlikleri, yüzlerindeki) işaretleriyle tanıyan erkekler vardır. (Bunlar,) Henüz cennete girmemiş olan, fakat girmeyi bekleyen, cennet halkına:
— Selâm size!" diye seslendiler.
Gözleri ateş halkı tarafına çevrildiği zaman da:
— Rabbimiz, bizi şu zâlim toplulukla beraber bulundurma! dediler.
A'raf halkı, yüzlerindeki işaretleriyle tanıdıkları birtakım adamlara da ünleyerek dediler ki:
— Ne topluluğunuz, ne de büyüklük taslamanız, size hiçbir yarar sağlamadı. "Allah onları hiçbir rahmete erdirmeyecek", diye yemîn ettiğiniz kimseler bunlar mıydı?
(Cennetliklere dönerek): — Girin cennete, artık size ne korku vardır, ne de siz üzüleceksiniz!" dediler.
Ateş halkı, cennet halkına: — Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bizim üzerimize akıtın (ne olur)! diye seslendiler.
(Onlar da) Dediler ki: — Allah, bu ikisini kâfirlere haram etmiştir. (A'râf: 39/37-39,44-50)
Affedilmeyen Hacci
Çarşamba, Temmuz 5, 2006 · Kategori: ibretler
Mâlik b. Dînâr Hazretleri hacca gitmişti. Haccını tamamladığı gece rüyâsında "Yâ Mâlik! Hacca gidenler içinde Muhammed oğlu Abdurrahmân isimli kimse affedilmedi." diye bir ses işitti. Sabah olunca durumu kendisine haber vermek üzere bu zatı aramaya başladı. Çevresinden sorup soruşturdu. Onu tanıyanlardan bazıları "Bu aradağın bizim bildiğimiz Muhammed oğlu Abdurrahmân ise, Kur'an ehli olan ve her yıl hac eden mübarek bir zattır." dediler. Mâlik b. Dînâr araya araya onu bir köşede Kur'an okurken buldu. Tam ona "Muhammed oğlu Abdurrahmân sen misin?" diye soracak oldu ki, o kimse birden âh çekip bayıldı. Daha sonra ayıldığında Mâlik b. Dînâr'a dönüp şöyle dedi: "Beni rüyânda gördün ve sana: 'Hacca gidenler içinde Muhammed oğlu Abdurrahmân isimli kimse affedilmedi.' diye nida edildi. Sen de kalkıp Allahu Teâlâ'nın beni affetmediğini söylemeye geldin değil mi?" Mâlik b. Dînâr Hazretleri bu duruma çok şaşırdı. Hayretle sordu:
"Sen sâlihlerden birine benziyorsun. Fakat çok merak ettim. Acaba nasıl bir günâh işledin de Allahu Teâlâ seni affetmiyor?"
Bu soru üzerine o zat gözyaşlarıyla anlatmaya başladı: "Bir ramazan ayının ilk gecesi idi. İçki içip sarhoş olmuştum. Bu sırada babam beni her yerde aramış ve bir yerde sarhoş hâlde yatıyorken bulmuş. Babam beni kaldırıp eve götürmek isteyince ben de sarhoşluktan ne yaptığımı bilmez vaziyette ona vurup bir gözünü çıkarmışım. O da bundan çok müteesir olup bana bedduâ etmiş. Daha sonra ben sarhoşluktan ayılıp kendime gelince, neler yaptığımı büyük bir üzüntü ile öğrendim. Çok pişman olup içkiye ve bütün günahlarıma tevbe ettim. Bu arada bütün içki küplerini yok ettim. Kölelerimi âzâd ettim. Fakirlere tasaddukta bulundum. Bundan böyle isyanı terk edip Allah'a lâyık bir kul olmaya karar verdim. İşte o gün bu gündür her yıl hacca gelir, dua ederim. Fakat her seferinde sizin gibi birisi bana gelerek: "Allahu Teâlâ'nın beni affetmediğini rüyâsında gördüğünü" söyler." O zat bunları anlattıktan sonra hıçkırıklarla ağlamaya devam etti.
Mâlik b. Dînâr onun bu hâline acıdı, babasından oğlunu affetmesi için aracı olmaya karar verdi. Babasının yerini sorup öğrenerek yanına gitti. O zatın babası Mâlik b. Dînâr'ı görür görmez:
- Hoş geldin yâ Mâlik b. Dînâr! dedi.
- Beni nasıl tanıdın?
- Bugün Allahu Teâlâ'ya dua edip, seni görmeyi dilemiştim.
- Seni ziyaretimin bir sebebi var.
- Buyurun, sizin isteğiniz benim için emirdir. Yeter ki elimden gelen bir şey olsun.
Mâlik b. Dînâr şöyle söze başladı:
- Farzet ki kıyâmet kopmuş, oğlun Abdurrahmân'ı tutup cehenneme götürüyorlar. Şayet sen onu affetmezsen cehenneme atacaklar. Bu durum seni üzmez mi? Bunu duyan babası ağlamaya başladı ve dedi ki:
- Sen şâhit ol ki, oğlumun kusurunu affettim ve ona hakkımı helâl ettim.
Daha sonra Mâlik b. Dînâr, ondan izin alarak oğlunun yanına gidip müjdeyi verdi: "Baban senin suçunu bağışladı. Biraz sonra seni görmeye gelecek." Bunu duyunca Abdurrahmân ağlayarak tekrar bayıldı. Bu sırada babası geldi. Nihayet gözlerini açıp, karşısında babasını görünce ona yalvaran bir sesle dedi ki:
- Babacığım ne olur, gel sen de benim gözümü çıkar ki, kıyâmete kalmasın! Babası:
- Ey gözümün nûru! Ben suçunu bağışladım. Senden râzı oldum, dedi. Bu sırada
Abdurrahmân iki defâ şehâdet getirdi. Mâlik b. Dînâr ona sordu:
- Hâlin nasıldır?
- Baygın hâlde iken başucumda elinde topuz olan bir melek durup bana: "Baban senden râzı değil! Bu topuzla senin başına vuracağım" dedi. Az sonra başka bir melek gelip ipek bir mendille gözlerimin yaşını sildi ve dedi ki: "Şehâdet getir! Baban ve Allahu Teâlâ senden râzı oldu, dedi. Bunları söyler söylemez rûhunu teslim etti
FARE ÖYKÜSÜ
Salı, Hazirane 20, 2006 · Kategori: ibretler
Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü.
Birisi, sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile karşı karşıya ise hepimizin aynı tehlikede olabileceğini hatırlayalım. Hepimiz yaşam denilen bu yolculukta yer alıyoruz. Diğerimiz için bir gözümüzü açık tutmalı ve diğerlerini cesaretlendirmek için çaba harcamalıyız.
IKINCI ABDULHAMIT
Cuma, Hazirane 9, 2006 · Kategori: ibretler
Mehmet Akif anlatiyor:
"Her sabah Sultanahmed Camiine erkenden giden bir zat vardi. Mihrabin bir kenarinda saci-sakali bembeyaz olmus bu ihtiyar adam, ümitsiz bir sekilde durmadan agliyordu. Nihayet bir gün yanina sokuldum:
-"Muhterem" dedim. "ALLAH'in rahmetinden bu kadar ümitsizlik olurmu? Niye bu kadar agliyorsun?"
Bana:
-"Beni konusturma. Kalbim duracak" dedi.
Cok israr edince anlatti:
-"Ben Abdülhamid devrinde bir binbasi idim. Anam-babam vefat edince sadarete bir dilekce gönderdim. Dedim ki;
Mallarimiz gayrimenkullerimiz var. Bunlarin bir nezaretciye ihtiyaci vardir. Kabul buyurulursa istifa etmek istiyorum.
Sadaret benim dilekcemi Padisaha göndermis. Bana dogrudan dogruya Hünkardan bir yazi geldi."Istifa kabul edilmedi" deniyordu.
Ben bir daha gönderdim. Yine ayni cevap geldi.
Bizzat huzura cikip sifahi görüsmek istedim. Ben o cehalet ile Padisahin huzuruna ciktim:
-Sultanim, istifamin kabulünü istirham edecegim. Durumumuz budur,dedim.
Derin derin biraz düsündü. Istifa etmemi istemiyordu. Yüzünden belli idi. Israrima da dayanamadi. Öfkeli bir edayla elinin tersi ile:
-Haydi istifa ettirdik seni, dedi.
Ben dönüp isimin basina geldim.
Gece mana aleminde ordularin teftis edildigini gördüm. Resullüllah Efendimiz(s.a.v.) Yildiz Sarayi'nin önünde duruyordu. Bütün Türk ordusunu teftis ediyordu. Osmanli Padisahlarinin ileri gelenleri orada idi. Sultan Abdülhamid edeple Fahri Kainat Efendimiz'in arkasinda duruyordu.
Derken benim birligim geldi. Basinda kumandan olmadigi icin darmadaginikti.
Efendimiz(s.a.v.):
-Nerede bunun kumandani?, diye sordular.
-Ya Resullallah cok israr etti. Istifa ettirdik, dedi.
Resullüllah (s.a.v.):
-Senin istifa ettirdigini biz de istifa ettirdik, buyurdular.
Ben aglamayayimda kim aglasin?..."
NASIL YASARSAN, ÖYLE ÖLÜRSÜN
Perşembe, Mayıs 25, 2006 · Kategori: ibretler
Eceabat'ta cuma günleri vaaz eden hocaefendinin yanina orta yasli
bir adam geldi, söyle dedi:
-Hocam ben Ankaraliyim. Bir yazlik alarak buraya yerlestik. Elli
bes yasindayim ve mühendisim. Iki sene öncesine kadar ne namaz
kilar, ne din, ne iman, ne de âhiret bilirdim. Dünya bizim için;
yemek, içmek ve eglenceden ibaretti. Tevbe edip, yaratilis
amacima dönmeme, beni yaratan Rabbimi hatirlamama sebep olan
hâdiseyi anlatmak istiyorum..."
Hocaefendi:
-Anlat dinleyelim, dedi.
-Benim bir teyzem vardi. Hastaliklardan o kadar çok çekti ki,
çektigi acilardan, agrilardan, komalara giriyor, çirpiniyor;
fakat bir türlü son nefesini veremiyordu. Bir gün hastanede benim de
yaninda oldugum bir sirada bir ara komadan çikti. Gözlerini
tavana dikti ve korkunç bir çiglik atip can verdi. Yüzü
morarmis acayip bir hâl almisti. O an tüylerimin diken diken
oldugunu ve çok korktugumu hissettim. O günden sonra, o dehsetli
manzara gözümün önünden hiç gitmedi. O son aninda attigi
çiglik her an kulaklarimda çinliyor gibiydi. Bu hâdiseden
sonra ölümden çok korkmaya basladim.
Aradan biraz zaman geçmisti ki annem hastalandi. Birkaç gün
yatti. Konusa konusa hiç istirap çekmeden sanki gece uykusuna
yatar gibi gülümsemelerle ve dudaklari kipirdaya kipirdaya
ölüme gitti. Yanaklari al al aldi. Görseniz, sanki gittigine
sevinir bir yüz ifadesi vardi. Bu iki farkli ölüm beni
düsünmeye sevk etti. Teyzemin korkunç bir yüz ifadesiyle
çiglik atarak ölmesine karsin annemin gülümseyerek ve aci
çekmeden ruhunu teslim etmesi... Iki insan, iki farkli ölüm.
Düsünmeye basladim.. Âhiret denilen yer var miydi? Azrail,
cennet, cehennem gerçek miydi? diye düsünmeye basladim.
Teyzemin yasayis tarzi, hayata bakisi ve kisiligi geldi
aklima. Cimri, kiskanç, hasetçi, insanlara yukaridan bakip
küçümseyen alayci bir kadindi. Annem ise, aksine cömert,
mütevazi, insanlari seven, yardima muhtaçlari gözeten,
namazinda bir kadindi.
Acaba insanlar davranislarina, ahlâklarina, inançlarina göre mi
ölüyorlardi? Bu fikir bende günden güne agirlik kazanmaya
basladi. Öyle ya ölümden sonra hayat yoksa insanlar neden farkli
farkli ölüyorlardi. Bu düsünceler içinde birtakim hocalara
gidip, o hocalari dinledim, bilmediklerimi ögrendim ve çok sükür
gerçegi bulup Rabbime yöneldim.
Son Yazılarım
Kategorilerim
- -ilmihal
- baziilgicekendinibilgiler
- -GULLERIN-EFENDISI
- IZLE-DINLE
- ney
- ALLAH
- ibretler
- BASIN
- linkler
- hadis
- TERIMLER
- GÜNCEL
- -DuaDemeti
- -hutbeornekleri-hutbedualari
- HikayeAlintilari
- NE-GUZEL
- kuranikerim
- MERAK-ETTIKLERINIZ
- Anne
- HATIM
- Almanca
- siir
- SAHABE
- piyes
- -Yorum-Makaleler
- -NAMAZ
- hurafe
- tarih
- -KUTLU-DOGUM
- Cocuk
- Millilerimiz
- RAMAZANVEKADIRGECESI
- Diyanet_Hac_Sorulari
- canakkale
- -Dingorevlisi
- DiyanetSinavSorulari
- -DESTEK
- YazKuranKursu
- Kulakveriniz
- YARDIM
- genc kalemler
Arkadaşlarım
- efrasyap
- cemre
- mag0323
- ahha
- milkboy
- esin
- mucahid23
- ekrem
- ikizler
- ertugrultasci
- ozlem405
- Enes Karakose
- zamanbitiyor
- omasozturk
- elki
- shekkercik
- ersince
- sudaayakizleri
- yunusum
- mevlevi
- asu
- islamfelsefesi
- hatto
- fatima
- vuslatsevdasi
- temizekran
- isi
- unutulan
- frekans
- kelebekk
- ahsennur
- onurhan1907
- vatanim
- sehzade78
- dinimislam
- zenci
- nurdanhaleler
- ucarsu
- Özkan Özdemir
- aise
- sergul
- duha
- muzaffererdem
- sumeyye2
- hakkinrahmeti
- woelfin
- kalemabi
- ibnarabi
- gencer
- calinus
- sadecemustafa
- ercan14
- vuslat78
- aylin2
- nstar
- adaynur2
- adntakimi
- tayyib41
- nurtanem
- farukk
- yenistil
- 1984nilufer
- emremmavi
- nsmc
- neslinursema1
- nurum1
- alsancakkoyu
- xsindrelax
- azizefedogan
- arstekin
- haticane
- veyis2
- nurla
- barensel
- neslinursema2
- ahmet36
- bilkentclup
Etiket Bulutu
- asıl değişen sizin kalbiniz Diyanet İşleri Başkanlığı verilerine göre Türkiye'de 80 bin 53 cami faaliyet gösteriyor. Bu camilerin yaklaşık 35 bini k ZEYNEP YETER ARSLAN http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dinhizmetleriweb/dinhizmetleri/camiDinGorHaf/yurtici_2009.asp ramazan bayramı mesaj KADİR GECESİ MESAJI DİTİB Genel Başkanı Sadi Arslan’ın Ramazan Ayı Mesajı 2009 Yılı Sadaka-ı Fıtır Miktarına İlişkin Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı ddd Üç Aylar ve Regâip Kandili