. Allah (z.c.hz.) hususi bir zumrenin ameli ile topluma âzab vermez. Sayet toplum, gucu yettigi halde, hususi zumreye aldirmaz ise, hepsine âzab eder.
hadisi serif
Cumartesi, Eylül 16, 2006 · Kategori: hadis
Mevzû’ Hadîsler
Salı, August 15, 2006 · Kategori: hadis
ASAHIN
Meselâ, hadîs diye rivayet edilen bir sözde: أبو حنيفة سراج
أمتي “Ebû Hanife, ümmetimin kandilidir”[1] denmektedir. Vâkıa, Ebû Hanife, ümmet-i Muhammed (s.a.s) için gerçek bir kandil olmuş ve ashâb-ı kiramdan sonra onun ayarında dine hizmet eden pek az kişi çıkmıştır. Ama gel gör ki, Allah Resûlü’nden (s.a.s) böyle bir söz şerefsüdûr olmamıştır. Zannediyorum bu, mezhep taassubuyla uydurulmuş bir sözdür.
Hadîs diye uydurulan bir diğer söz de: اتخِذوا الديكَ الأبيض “Beyaz horoz edinin...”[2] dir. Horoz, hele beyaz horoz halk tarafından pek sevilir ve kerâmeti vardır, denilir. Fakat, hadîs nakkâdı zatlar, bu sözün kezzablar tarafından rivayet edildiğini tespit edip, hadîsle alâkasının olmadığını ortaya koymuşlardır. Bu da, her halde horoz ticareti yapan bir yalancının uydurduğu sözdü...
Halk arasında yaygın olan bir başka söz daha vardır:
اتق شر من أحسنت إليه “Kendisine iyilikte bulunduğun kişinin şerrinden sakın.”[3] Bir defa bu sözün hadîs olamayacağı bir yana, mantığa ve akla uygunluğu da yoktur. Eğer, uydurma caiz olsaydı ben: أَحسِنْ إلى من اتقيتَ شره “Şerrinden korktuğun kimseye iyilikte bulun” derdim. Çünkü iyilik, insanı yumuşatır ve iyiliği yapana köle eder. Nitekim, bu hakikati ifade eden bir sözde: “İnsan, ihsânın kölesidir” denmiştir. Diğeri ise, Efendimiz’e (s.a.s) isnadı mümkün olmayan korkunç bir yalandır.
Yukarıdaki sözün akla ve mantığa uygun olmadığından da bahsetmiştim. Evet İslâm, aklîdir, mantıkîdir; ancak onun aklî ve mantıkî olması ile akla ve mantığa dayanması farklı şeylerdir. İslâm, insanüstü bir hakikattir. Bu hakikat, Allah ve Resûlü’nün tayin ve tespit ettiği şeydir. İnsana düşen, bu hakikati bulmaktır; yoksa tek tek her akıl, hiçbir zaman hakikatin kaynağı olamaz. Hakikat bu iken, bugün maalesef bir kısım ilim mahfillerinde bu husus da ayrı bir mecraya çekilerek sû-i istimal edilmek istenmektedir. Mesela: “Bendendir diye bir söz naklettiğinizde, onu kendi aranızda müzakere edin. Eğer o söz hakka muvafıksa, tasdik edin ve dininize bir esas olarak kullanın. Ben, onu konuşmuş olayım olmayayım, farketmez; yeter ki, söz hakka muvafık olsun.” Bu söz, kesinlikle hadîs değildir ve olamaz da. Çünkü, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, hakkı tayin ve tesbit eden Allah ve Resûlü’dür; yoksa, kişilerin ölçü ve değerlendirmeleri, Resûlullah’ın sözleri için asla kıstas olamaz. Tam aksine, insanlar, kendi söz ve davranışlarını Resûlullah’ın sünnetine, yani söz ve davranışlarına uydurmak mecburiyetindedirler.
Bunun gibi hadîs diye uydurulmuş bir diğer söz de: وُلدت
في زمن الملك العادل “Ben, adil bir melik zamanında doğdum”[4] ifadesidir. Bu, bizim “Nûşirevan”, İranlılar’ın ise “Enûşirvan” dedikleri kişiyi yüceltmek için uydurulmuş bir sözdür. Allah Resûlü’nün, bir başkasının kazandıracağı şerefe aslâ ihtiyacı yoktur; bilakis, Allah Resûlü (s.a.s), zamana ve mekâna şeref getirmiştir. Zamana ve mekâna şeref verdiği zamanda âdil bir hükümdarın yaşamış olması, O’nun şerefine şeref katmaz; zaman ve mekânın etekleri, O’nun dünyaya teşrifleriyle şerefle dolmuştur.
Akıl ve mantığa çok ters düşmemekle birlikte halk arasında çok meşhur olmuş, kitaplarda görüp, minberlerden dinlediğiniz, hadîs diye rivayet edilen bir başka söz de: النظافة
من الإيمان “Temizlik imandandır” ifadesidir. Bu sözün manâsı doğrudur ama, böyle bir söz, asla ve kat’a Resûlullah’tan sâdır olmamıştır. “Manâsı doğrudur” dedim; çünkü sahih hadîste Allah Resûlü (s.a.s): الطُّهور شطر الإيمان، والحمد لله تملأ الميزان “Tuhûr, (yani, maddî temizlik ve tevbe, istiğfar, münâcât, murâkabe, muhasebe ve ubûdiyetle gerçekleştirilecek manevî temizlik) imanın yarısıdır, ‘elhamdülillâh da, mizanı doldurur”[5] buyurmuştur.
Bir diğer aldatan söz de: تختموا بالعقيق “Akikten yüzük takının.” Allah Resûlü’nden böyle bir söz sadır olmuş değildir. Şu kadar ki, Âişe Validemiz’den rivayet edilen: تخيموا بالعقيق “Akik’te çadır kurun” hadîsi vardır. Akik, Medine’den ayrılıp da Mekke’ye giderken kendisine uğranılan bir vadinin adıdır. İlk dönemlerde yazıda nokta kullanılmadığından, تَخَيَّمُوا ihtimal تَخَتَّمُوا olmuş ve Akik, akik taşı ile karıştırılmış ve ortaya hadîs diye uydurma bir söz çıkmıştır. Bir de bunun sonuna: فإنه ينفي الفقر “Çünkü o, fakirliği giderir”[6] yalanı eklenmiştir.
النظرة إلى وجه جميل عبادة “Güzel yüze bakmak, ibadettir” sözü de, hadîs diye uydurulmuş sözlerdendir. “Güzele bakmak sevaptır” şeklinde, Türk halkının ağzında çok yaygındır. Halbuki bu söz, bir dalâlettir, bir sapıklıktır.
Bunun gibi, yukarıda geçtiği üzere: اطلبوا العلم ولو بالصين “İlim, Çin’de de olsa taleb edin”[7] sözü de, -günümüzde ilim adına yeni bir şeyler söylemek ve İslâm’ın ilme verdiği değeri güya ortaya koyma adına ne kadar söylenirse söylensin- yalandır, uydurmadır ve asla hadîs değildir. İlme ait Kur’ân’da ve hadîste o kadar senâ, terğip ve teşvik vardır ki, kâhinlerin secalarına benzeyen böylesi sözlere ihtiyaç yoktur. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de: ِ إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء “Kullarından ancak âlim olanlar Allah’tan haşyet duyar” (Fâtır, 35/ 28) buyrulmuştur; yine Kur’ân-ı Kerim’de: قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ
يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 39/9) âyeti vardır. Ayrıca sahih hadîste:
إن الملائكة لتضع أجنحتها رضاً لطالب العلم “Melekler razı olmalarından dolayı ilim taleb edenlerin (ayaklarının altına) kanatlarını gererler”[8] buyrulmuştur. Böyle onlarca âyet ve hadîs varken, hadîs diye uydurulmuş sözlere hiç ihtiyaç yoktur.
2. Mevzû’ Damgası Vurulan Sahih Hadîsler
Misal olarak getirdiğimiz bunlar ve daha bunlar gibi yüzlerce mevzû’ hadîse dokunulmaz, hattâ konuşmalara konu edilirken, bugün Buharî, Müslim ve Kütüb-i Sitte’den diğer dört kitapda geçen ve muhaddisîn-i kirâmca sahih kabul edilen pek çok sahih hadîse dil uzatılmaktadır.
a. Tevrat’ın Müjdesi
Meselâ, bunlardan biri, Buhârî’nin rivayet ettiği şu hadîstir:
في التوراة: يا أيها النبي إنا أرسلناك شاهداً ومبشراً ونذيراً وحِرْزاً للأميين، أنت عبدي ورسولي، سميتك المتوكل، ليس بِفَظٍّ ولا غليظ ولا سَخّاب في الأسواق، ولا يدفع بالسيئة السيئة، ولكن يعفو ويغفر، ولن يقبضه الله حتى يقيم به الملةَ العوجاء بأن يقولوا: لا إله إلا الله فيفتح بها أعيناً عُمياً وآذاناً صماً وقلوباً غلفاً
“Tevrat’ta (Resûlullah (s.a.s) hakkında) şu âyet vardır: “Ey Nebî, seni şâhid, (ümmet-i Muhammed’in imanlarına, İslâmlarına şahâdet ve nezâret edici), (doğru yolu, doğru yolun encâmı cenneti) müjdeleyen (eğri yolun encâmından) sakındıran, şu ümmî cemâate bir zırh, bir kale olarak gönderdik. Sen, Benim kulum ve Resûlümsün. Ben, seni mütevekkil, (her nebî tevekkül etmişse de, husûsiyle seni hakkıyla tevekkül eden) olarak isimlendirdim. O, haşin, kaba, öfkeli, hiddetli, şiddetli ve sokaklarda gezerken bağıran bir insan değildir. Kötülüğü kötülükle savmaz. Fakat affeder, bağışlar. Şu binbir puta tapan, eğri (büğrü yollara sapmış) kavmi ‘lâ ilâhe illa’llah’ diyerek doğrultuncaya ve bununla görmeyen gözleri, duymayan kulakları ve kapalı kalpleri açıncaya kadar, Allah O’nun ruhunu kabzetmeyecektir.”[9]
Müsteşrikler ve İslâm dünyasında onların çizgisini takip edenler, bu hadîsi tenkid, hatta onun mevzû olduğu iddiasında bulunmaktadırlar. Sebep ise basit, gayr-i ilmî ve gayr-i mantıkî hadîsin ravîsinin Abdullah İbn Amr İbn el-Âs olması ve İbn Abbas, Enes, Ebû Hureyre gibi onun da, rivayetlerinde Kâ’bu’l-Ahbâr kaynaklı hadîslerin olması.
Evvela, bu hadîsin Efendimiz’in sıfatlarına, tarihî vâkıalara ve Kur’ân-ı Kerim’in Efendimiz’le (s.a.s) alâkalı ifadelerine zıt hiçbir yönü, hiçbir harfi yoktur. İkinci olarak, Tevrat ve İncil’de hem de bunca tahrifden sonra, hâlâ Efendimiz hakkında dünya kadar işaret ve beşaretin var olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Kur’ân-ı Kerim’de, Resûlullah’a inanan Tevrat ve İncil ehli hakkında: الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً
عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالإِنْجِيلِ “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı olarak buldukları (sıfatlarını ve geleceğinin müjdelendiğini okudukları) bu ümmî, nebî Resûl’e ittibâ ederler” (A’raf, 7/157) buyurmuyor mu? Yine, Kur’ân-ı Kerim, Fetih sûresinin son âyetinde: ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنجِيلِ “Onların Tevrat’taki misâli buna benzer; İncil’deki misallerine gelince...” (Fetih, 48/29) diyerek, Tevrat’ta ve İncil’de Resûlullah’tan (s.a.s) ve O’nun ashâbından nasıl bahsedildiğini haber vermiyor mu? Hatta günümüzde bile, allâme Hüseyin Cisrî, mevcut Tevrat ve İncil nüshalarında, 114 yerde Efendimiz’le alâkalı işaret tesbit etmiştir ki; doğrusu, onca tağyirden sonra buna hayret etmemek kabil değil. Bir gün gereken tetkikler yapıldığında -inşaallah- sahih olduğu ortaya çıkacak olan Barnabas İncili’nde zaten apaçık Efendimiz’in (s.a.s) isminden bahsedilmektedir. Evet, kendinden sonra gelecek peygamberi ismiyle haber vermesi Hz. Mesih’in (a.s) en önemli meselelerinden biriydi.
Üçüncü olarak, İslâm’a giren çoğunluk ya müşrik ya Hıristiyan veya Yahudi idi. Kâ’bü’l-Ahbâr da Yahudilikten gelme bir Müslümandı. Asrımızın dev mütefekkirinin ifadesiyle: “Malûmatı da kendisiyle beraber Müslüman olmuştu.”[10] Kur’ân ve sünnete ters düşmeyen ve hakkında Kur’an ve sünnetin sükût ettiği mevzularda İsrâiliyat’a ait bazı şeyler naklediyordu. İddia edildiği gibi, katı, mutaassıb, İslâm düşmanı ve sert biri de değildi. Onu Hz. Ömer’in katliyle alâkalı göstermek ise, daha sonraki asırlarda uydurulmuş bir hezeyandır. İbn Abbas, Ebû Hureyre, Enes b. Malik ve Abdullah İbn Amr gibi büyük sahâbîler, onun Tevrat’tan yaptığı nakilleri dinlerlerdi; ama ne Kâ’bü’l-Ahbâr yalan söylerdi ne de bu büyük sahâbîler. Abdullah İbn Amr ki, kılı kırk yaran, âbid, zâhid bir sahabîydi. Evlendiğinde: “Bu kadın benim ibadetime manî olacak” diye beş-on gün hanımının yanına varmamış ve ancak Efendimiz’in (s.a.s): “Hanımının da senin üzerinde hakkı vardır”[11] diye zorlamasıyla gitmişti. Yalan, onun rüyalarına bile girmemişti. Tarihî vak’alar böylesine berrak ve açıkken, son derece indî mütâlaalarla sahih hadîslere ve bu hadîslerin ravîsi sahabîlere dil uzatmak, İslâm’ın ikinci büyük rüknü olan sünneti yıkma gayesinden başka bir şey değildir.
b. Tevessül
İtirazda bulunulan sahih hadîslerden bir ikincisi de şudur:
Hz. Enes’in (r.a) rivâyetine göre, Hz. Ömer Efendimiz (r.a), kaht ve kuraklığın ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde Hz. Abbas’ın (r.a) elinden tutar ve onunla tevessülde Allah’tan yağmur ister ve şöyle der:
اللهم إنا كنا نتوسل إليك بنبينا r فتسقينا وإنا نتوسل إليك بعم نبينا فاسقنا
“Allahım! Peygamberimiz hayattayken, onunla tevessülde bulunur, yağmur isterdik, Sen de bize yağmur verirdin. Şimdi, Peygamberimiz’in amcasıyla tevessülde bulunuyoruz, bize yağmur ver.”[12]
Bu hâdise, İbn Ebi’d-Dünya’nın kitabı ve meşhur Câhız’ın,“el-Beyân ve’t-Tebyin”inden delil getirilerek, inkâr edilmek istenmektedir. Meşhur Mûtezile imamı ve sahih hadîsleri bile inkâr etmeyi meslek edinmiş,materyalist Nezzâm’ın talebesi olan Câhız, adı geçen kitabında: “Hz. Ömer’e yağmur duası adına isnad edilen şeylerin hepsinde ızdırap vardır. Çünkü, kâh minbere çıkıp dua etti, kâh namazın arkasında dua etti, kâh kürsüde duâ etti denmektedir. Öyleyse, bu hadîsler doğru olamaz” demektedir. Bir kere Câhız, hadîsçi değildir; hadîsle alâkası, sıradan bir insan kadar ya vardır veya yoktur. İbn Ebi’d Dünya’ya gelince, kendisi mübarek bir kişi olmasına rağmen, kitabının yalanlarla dolu olduğunu, hadîsten haberi olanlar söylüyor. Şimdi, bunlara dayanılarak hadîs hakkında nasıl hüküm verilir ki? Hattâ, o kadar büyük ve İslâm tarihinin kendisiyle iftihar edeceği şahıslardan biri olmasına rağmen, bir hadîs hakkında “İmam-ı Gazâlî rivayet ediyor” dense insana gülerler; çünkü, İmâm-ı Gazâlî de muhaddis değildir. Nitekim, İhyâ’sında naklettiği hadîsleri, hadîste müceddid sayılan Zeynüddin Irâkî, tek tek ele almış ve: “Şu sahihtir, şu hasendir, bu da zayıftır” demiş ve kritiğe tabi tutmuştur. Tabibden mühendislikle, kimyacıdan tabâbetle alâkalı mevzular sorulmaz. Demek ki, bu hadîse olan itirazın, sağlam ve ilmî bir dayanağı yok. İkinci olarak, tevessül yadırganacak bir şey değildir. Her şeyden önce Kur’ân-ı Kerim’de يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na vesile araştırın”(Mâide, 5/35) buyrulmaktadır. Sonra, sahâbe-i kirâm, Efendimiz’den duâ isterlerdi ki, bunda da yine apaçık o mülâhaza vardır. Meselâ, bir defasında bir bedevî gelmiş ve: “Yâ Resûlallah, kaht u galâ var. Dua etmez misin?” demiş, Efendimiz (s.a.s) ellerini kaldırarak: اللهم اسقنا غيثاً “Allahım bize bol bol, bereketli yağmurlar ihsan et” demiş, hemen o anda yağmur inmeye başlamış ve günlerce devam etmiş. Ancak zarara yol açtıktan sonradır ki, Efendimiz’e (s.a.s) gelerek, yağmurun kesilmesi için dua etmesi istirhâmında bulunmuşlar ve o anda yine minberde bulunan Allah Resûlü’nün duasıyla yağmur kesilivermişti. O kadar ki, bulutlar Medine’nin üstünde tac gibi bir hal almış ve halk, güneşin altında evlerine gitmişti. Hatta o anda bu hususi muamele karşısında Allah Resûlü de (s.a.s) yüzünde pırıl pırıl tebessüm, şöyle buyurmuşlardı: أشهد أن الله على كل شيء قدير وأني عبد الله ورسوله “Şehâdet ederim ki, Allah her şeye kâdirdir. Yine şehadet ederim ki ben Allah’ın kulu ve Resûlüyüm.”[13]
Yine, sünnet-i sahîhada, mağaraya girince, düşen bir taşın mağaranın ağzını örtmesiyle içerde mahsur kalan üç Müslümanın amelleriyle nasıl tevessülde bulunduklarını görüyoruz. Biri, anne ve babasına yaptığı iyiliği.. diğeri, sevdiği amca kızına tam yaklaşacakken, Allah’tan korkup geri durduğunu.. üçüncüsü de kendine hizmet eden, fakat hizmetinin karşılığını almadan giden bir zâtın bu hakkını nasıl nemâlandırıp, daha sonra ona teslim ettiğini anlatıyor ve bu amelleriyle Allah’a tevessülde bulunuyorlardı.[14] Resûlullah zamanında da vesîlede bulunanlar oldu. Allah Resûlü de bunu tasvîp buyurdu ve ayrıntılarıyla anlattı. Meselâ, görme kusuru olan bir zât Allah Resûlü’ne gelerek, şikayette bulundu. Efendimiz (s.a.s), kendisine güzelce abdest alıp, iki rek’at namaz kılmasını ve sonunda da, aşağıda arz edeceğimiz duâyı okumasını tavsiye buyurdu. Tavsiye buyurulan duada şu hususlar vardı: اللهم إني أسألك وأتوجه إليك بنبيك محمد نبي الرحمة يا محمد! إني
توجهت بك إلى ربي في حاجتي هذه لتُقضى لي، اللهم فشَفِّعْه فيّ “Allahım! Peygamberin, rahmet peygamberi Muhammed (s.a.s)’le, Sana yöneliyor ve Senden istiyor, Sana dehâlette bulunuyorum. Yâ Muhammed (s.a.s): Seninle, senin hürmetine bu hâcetim için Rabbime teveccüh ettim ki, hâcetim yerine gelsin. Allahım O’nun, hakkımdaki şefâatini kabûl et.”[15] O zat, gidip kendisine söylenenleri yapınca gözleri açıldı.
Şimdi, Kur’ân-ı Kerîm, Allah’a vesile araştırılmasını emir buyurur, Efendimiz (s.a.s), Kur’ân’la tevessülü tavsiye eder, hatta kendisiyle tevessüle cevaz verir; keza sahih hadîslerinde kişinin güzel ameliyle tevessülü salıklarsa,[16] bilmem ki terslik tevessül yapmanın neresinde ve Hz. Ömer Efendimiz’in (r.a), tevessülle yağmur duâsında bulunması neden yadırganır? Evet, buna, dense dense hakikat karşısında temerrüd denir ve bunun altında sünneti yıkma gaye ve gayreti aranır.
c. Köpeğin Yaladığı Kap
Yine Buharî, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Hanbel’in rivâyet etikleri bir hadîs-i şerif daha var ki, müsteşrikler ve onların İslâm dünyasındaki takipçileri, akıllarına sığdıramadıklarından veya sadece Ebû Hureyre, ya da Abdullah İbn Amr veya Enes rivayet ediyor diye onu da bir türlü kabûl edemiyorlar. Bu hadîs şu: طهور إناء أحدكم إذا وَلَغ
فيه الكلب أن يغسله سبع مرات أُولاهن بالتراب “Birinizin kabını köpek yaladığında, o kabın temizliği, birincisi toprakla olmak şartıyla onu yedi defa yıkamasıdır.”[17] Hadîsin bâzı rivâyetlerinde ise: “Birinizin kabından köpek içtiğinde...” şeklindedir.”[18]
Hadîs-i şerifteki ‘yedi’ ifadesi, bizzat ‘yedi’ defayı ifade ettiği gibi, çokluktan kinaye de olabilir. Bu sebeple, Hanefî fukahâsı, üç defa yıkamayı yeterli görmüşlerdir. Eğer, temizleme üç defa ile mümkün oluyorsa, üç defa yıkanır.
Hakkında bir kitap yazılabilecek kadar muhtevalı bu hadîs-i şerif, esasen nübüvvetle alâkalı önemli ip uçları vermektedir. Evet, ancak şimdilerde anlaşılmıştır ki, köpekten insana geçebilecek bazı hastalıklar var. Hıfzu’ssıhha adına üzerinde hassasiyetle durulması gereken bu mesele, köpekte ve insanda müşterek bazı hastalıkların bulunabileceğine dikkati çekmesi açısından ve hem köpekte, hem insanda hastalık yapan müşterek virüs ve mikropların her iki bünyede de yaşayabildiğini tembih bakımından mucize buudlu bir haberdir. Ve bu mevzûda, ilmî mecmualarda dünya kadar yazı çıkmıştır. Aslında çıkmasa ne olur. Bugün, köpeğin tenyasının insana nasıl geçtiğini ve insanda teşekkül eden bazı kistlere köpeğin kaynaklık ettiğini ve köpek dışkılarının gömülmesi lâzım geldiğini artık bilmeyen mi var? Hakikat bu iken, bu hadîsi serrişte edip, sünnete ilişen müstağripler ve müsteşrikler, gün gelip de zaman bu hadîsin ifade ettiği muazzam hakikati ortaya koyduğunda, acaba bu erken iddialarından dolayı hicab duymayacaklar mı?
d. Sinek Hadîsi
Buna benzer bir başka sahih hadîs daha var ki, Maurice Bucaille gibi, eserlerini takdirle tercüme edip yayınladığımız zatlar bile, acele edip, hadîsi hemen tenkide tabî tutmuş ve âdetâ Müslümanların bilgisizliği veya zuhulü gibi göstermek istemişlerdir; ancak neticede yine hadîs ve hadîsi rivayet eden Ebû Hureyre’lerin yüzleri ak, müsteşriklerle onların takipçilerinin yüzleri de kara çıkmıştır. Hadîs şudur:إذا وقع الذباب
في إناء أحدكم فليغمِسْه كله ثم ليطرحه “Sinek herhangi birinizin (yeme veya içme) kabına konarsa, onu tamamen kabın (yiyeceğin veya içeceğin) içine batırsın ve sonra çıkarıp atsın.”[19]
Hadîsi sened yönünden tenkid mümkün değildir; çünkü Buharî ve yanı sıra Ebû Dâvûd, Nesâî, Darimî ve İbn Hanbel rivayet etmişlerdir. Sahâbe ve ümmet telâkkî bi’lkabûlle karşılamış; hadîs mütehassısları da herhangi bir şüphe îrâsında bulunmamışlar; bulunmamışlar ve hadîs bugünlere gelmiş ulaşmış. Hadîs, ilk kez, Mu’tezile imamlarının o günkü ilimlerine çarpmış ve inkâr edilmiş. Aynı şekilde, kriterlerine uymadığı için yirminci asır müsteşrik ve ilim adamlarının tenkidine de uğramış. Oysa ki, bu hadîs de başlı başına bir mucizedir. Çünkü, her şeyden önce Allah Resûlü, sineğin mikrop taşıyıcı olduğuna dikkat çekmekte ve hadîsin devamında:
فإن في أحد جناحيه شفاء وفي الآخر داء “Çünkü, sineğin bir kanadında şifa, diğer kanadında ise hastalık vardır” buyurmaktadır. Bizim burada ‘yan’ diye tercüme ettiğimiz ‘cenâh’ kelimesi “kanat” mânâsına da gelmektedir. Hadîs, her iki mânâ ile ayrı iki mühim hakikate parmak basmaktadır. Sineğin bir yanında mikrop, diğer yanında ise, o mikrobu sterilize edecek stoplazma içinde bir ilaç taşıdığı günümüz tıb araştırmalarının ortaya koyduğu bir hakikattir. İkinci durumda, yani ‘cenah’ kelimesini ‘kanat’ diye tercüme ettiğimizde ise, lâfzın her iki şekilde de yorumlanması mümkün karşımıza şu gerçek çıkmaktadır: Sinek bir yere pik yaparken, yeniden kalkabilmek için kanatlarından birini ihtiyâten çok dikkatli kullanır. Pek nâdir olarak, yeniden kalkamayacağı bal gibi bir zemine konar. Onun o, miniminnacık kafasında kendi hayâtı adına bütün plân ve programı hazırdır ve kusursuzdur. Sinek bir kanadı üzerinde herhangi bir yere veya yiyecek ve içeceklere, insanın ağzınagözüne konar kalkar ve tabii tifo, kolera, dizanteri gibi hastalıkların mikroplarını da taşır. İşte, ilmin kendisini asırlarca geriden takip ettiği Allah Resûlü, sineğin bir kanadıyla taşıdığı mikroba karşı diğer kanadının ilaç olarak kullanılmasını emir ve tavsiye buyurmaktadır ki, hıfzu’s-sıhha adına tıbbın bugün keşfedebildiği bu gerçeği, O, asırlar ve asırlar önce iki kelime ile ifade buyurmuştur. Muhaddîslerin, ashâb-ı kirâmın ve ümmetin on dört asırdır telâkkî bi’l-kabûl buyurdukları bu hadîs-i şerifi, Ebû Hureyre rivayet ediyor diye veya akla sığmıyor gerekçesiyle karşı çıkmak, ilim ve hakikat adına ne kadar aceleden bir karar!.
Bir yanında hastalık, diğer yanında şifâ taşıması, yalnız sineğe has bir özellik de değildir. Aynı şey, akrep için de, arı için de bahis mevzûudur. Akrebin soktuğu yere, akrebi ezip sararlar; arı ise bir yanıyla bal yaparken, kuyruğuyla zehir akıtır.
e. Üç Mescide Şedd-i Rihal
Yine, sünnetin temellerine dinamit koyma adına, Kâ’bü’l-Ahbâr’dan nakillerde bulunan sahâbelerin rivâyetinden ötürü veya Yahudilik adına Mescid-i Aksâ’yı takdîs ediyor gerekçesiyle şu sahih hadîs de tenkide uğramıştır :
لا تُشد الرحال إلا إلى ثلاثة مساجد: المسجد الحرام ومسجد الرسول r والمسجد
الأقصى “(Yolculuğa ve sefer meşakkatlerine katlanıp, ibadet ve sevap arzusuyla) şu üç mescid dışında başka bir mescid için yolculuğa çıkılmaz. Onlar da: Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa.”[20] Bazı rivayetlerde önce Mescid-i Aksa, sonra Mescid-i Nebevî zikredilir.
Bir defa, mü’minler arasında, hadîste Mescid-i Aksâ takdis edildiği için rahatsızlık duyacak kimse yoktur. Mescid-i Aksâ, Allah Resûlü’nün (s.a.s) Mi’râc’a çıkarken uğrayıp, enbiyâ-i izamın ervâhına imamlık yaptığı ve Kur’ân-ı Kerîm’in: بارَكْنَا حَوْلَهُ “Çevresini mübarek kıldık” buyurduğu mesciddir. Mescid-i Aksâ, mukaddes bir mescid olmasının yanında, yeryüzünde Dîn-i Mübîn-i İslâm’ın hakimiyetinin remzidir. Mescid-i Aksâ’yı içine alan mübarek belde, Hz. Mûsâ’nın cemâati kıvama geldiği zaman, o büyük nebînin fetâsı Yûşâ b. Nûn eliyle fethedildiği bir bük’adır. Mescid-i Aksâ’nın ve çevresinin fethi, daha sonra Hz. Ömer’e (r.a) bilâhare de İslâm’ın büyük ve şerefli kumandanlarından Selâhattin Eyyûbî’ye nasip olmuş ve inşaallah son olarak da, âhir zaman kudsîlerine bağrını açacaktır. Mescid-i Aksâ, bir remizdir; elden çıkışı manevî mağlûbiyetin, kapısını mü’minlere bir kere daha açması da, millet-i İslâmiye’nin yeniden kendini bulmasının remzidir. Eğer Mescid-i Aksâ, kitabda ve sünnette tartılara gelmeyen bir ağırlığa sahipse, Allah Resûlü de bunu ifade buyurmuşsa, o zaman bu hadîsi yalanlamak niye? Ama onun, Mescid-i Nebevîye rüçhâniyetine gelince o münakaşa edilebilir. Mescid-i Aksa gibi yerlerdeki ibadete gelince, oraya ait hususî bir ibadet yoktur. Zaten, ibadetlerdeki zaman mekan ta’yini de şâri’e aittir. Nitekim, İbn Abbas Hazretlerinden gelen bir rivâyette bir kadın, tutulduğu bir hastalıktan kurtulursa, gidip Mescid-i Aksâ’da namaz kılmaya nezreder. Hastalıktan kurtulur ve yolculuğa çıkmak üzere hazırlandığında Hz. Meymûne Validemiz’e gelip, meseleyi açar. Meymûne Vâlidemiz de ona şöyle buyurur:
أجلسي فكلي ما صنعت وصلي في مسجد الرسول r فإني سمعت رسول الله r يقول: صلاة فيه أفضل من ألف صلاة فيما سواه من المساجد إلا مسجد الكعبة
“Otur da yaptığın yemeği ye (burada kal ve işine bak) namazını da Resûlullah’ın (s.a.s) mescidinde kıl. Çünkü ben, Resûlullah’ın (s.a.s) şöyle buyurduğunu işittim: “Bu mescidde kılınan namaz, Kâbe Mescidi dışındaki mescidlerde kılınan bin namazdan efdaldir.”[21]
Evet, İbâdet ü tâatte Cenâb-ı Allah (c.c), husûsî bir zaman ve husûsî bir mekân intihâb etmediğinden, namaz her yerde kılınabilir. Burada kurban nezreden, gidip onu başka bir yerde kesebileceği gibi, başka bir yerde nezreden de, gelip burada kesebilir. Meymûne Vâlidemiz meseleyi bu zâviyeden ele aldıkları gibi, ayrıca Mescid-i Nebevî’de kılınan namazın efdaliyetini de tebarüz ettirmiş oluyordu. Maamâfih, fukahâ-i kiramdan bazıları, her zaman ibadete açık olması, namazın yanı sıra tavaf da yapılabilmesi gibi husûsiyetlerinden dolayı, Mescid-i Haram’ı bu umumî kaideden ayrı mütâlâa etmiş ve Mescid-i Haram için yapılan nezrin Mescid-i Harâm’da ifâsının lüzûmuna kâni’ olmuşlardır. Ne bu fıkhî meselenin ne de Meymûne Vâlidemiz’in sözünün, Mescid-i Aksâ veya bir başka mescidin kıymet ve derecesine dokunur herhangi bir yanı yoktur.
f. Dine Sahip Çıkan Cemaat
Tekzîb edilmekle tekzîb edenlerin tutarsızlığını gösteren bir diğer sahih hadîs de şudur:
لا تزال طائفة من أمتي ظاهرين على الحق لا يضرهم من خذلهم حتى يأتي أمر الله وهم
كذلك “Dünyanın ömrü olduğu sürece, Allah’ın emri gelinceye (kıyâmet kopuncaya) kadar, ümmetimden hak üzere galip ve daima dine omuz veren bir cemaat bulunacak, bulunacak ve dine sahip çıkacaktır. (Yani din, hiçbir zaman yer yüzünden bütünüyle silinmeyecektir.)
Kendilerine muhâlefet edenler, onlara hiçbir zarar da veremeyecektir.”[22]
Bu hadîse, hangi gerekçe ile karşı çıkarlar anlamak zordur. On dört asırlık İslâm tarihinde, din-i mübin-i İslâm’ın yeryüzünden, insanların kalbinden silindiği, desteksiz ve muavenetsiz kaldığı bir dönem hiç olmamıştır ki! Evet tarih, ona omuz veren bir cemaatin bulunmadığı dönemlerden bahsetmiyor. Geçmişi bırakalım; dinin ve ona sahip çıkanların en çok ve en şiddetli hücumlara maruz kaldığı şu yirminci asırda bile din ortadan kaldırılabilmiş midir ki; hadîsin tutarsızlığına hükmediliyor. Komünist ülkelerde baskı altına alındığı, bazı ülkelerde şiddetle takip edildiği ve silinmek üzere olduğunun sanıldığı dönemlerde bile, yine ona sahip çıkanlar bulunduğu gibi, bugün, insanlık, çeşitli dalâlet ve küfür bataklıklarında bunca yıl yüzdükten sonra, kurtulmak için el attığı yine dindir, “Dîn-i Mübîn-i İslâm’ dır; çünkü o İlâhî bir şem’adır; bir şem’a ki, Allah yaka, üflemekle sönmez.
Hadîste sözü edilen ‘cemaat’ hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. Buharî, bir yerde: “Bunlar, Şam ehlidir”[23] diyor. Çünkü, onun yetiştiği dönemde Şam, ilmin merkeziydi. Hilâfet, vâkıa Şam’dan Bağdat’a taşınmıştı ama, Şam ondan sonra da, uzun asırlar merkez olma husûsiyetini devam ettirmişti. Evzâî, Leys b. Sa’d ve İmam Mâlik gibi âlimler, talebelerini Şam’a gönderiyor, bunlar da orada ümerânın etrafını alıp, ilim neşrediyorlardı. Bazıları, bu hadîsteki ‘cemaat’tan kasdın muhaddîsler olduğunu, bazıları da müfessîrler olduğunu söylemiştir. Maamâfih, bu ‘cemaat’i belli bir gruba ve zamana hasretmemek, mânâya daha uygun olsa gerek. Her zaman bulunmuştur bu cemaat. Bir zaman Şam’da.. bir zaman başka bir yerde.. bir zaman Ömer İbn Abdülaziz’in etrafında.. bir zaman İmâm-ı Gazâlî Hazretleri’nin çevresinde bir zaman İmâm-ı Rabbânî’nin, bir zaman Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin ve bir zaman da bir başkasının arkasında bulunmuştur ve bulunmaya da devam edecektir.
g. Uykudan Kalkınca Elleri Yıkamak
Anlamayan veya manâsına vâkıf olamayanlar tarafından tekzib edilen bir diğer hadîs-i şerif de şudur:
إذا استيقظ أحدكم من نومه فلا يُدخل يده في الإناء حتى يغسلها ثلاث مرات، فإن
أحدكم لا يدري أين باتت يده، أو أين كانت تطوف يده “Sizden biriniz, uykusundan uyandığı zaman elini üç kere yıkasın ve yıkamadan elini (yiyecek veya içecek kabına) daldırmasın. Çünkü o, geceleyin elinin nerelerde gezip dolaştığını bilemez.”[24]
“İnsan, elinin gezip dolaştığı yerleri bilmez mi?” diye, Fecru’l-İslâm, Duha’l-İslâm, Zuhru’l-İslâm kitaplarının sahibi Ahmed Emin, bu hadîsi alaya alır.. Ebû Reyye de onunla alay eder ve bunların üstadı müsteşrik Goldziher de. İnsan, geceleyin elinin nerelerde gezdiğini bilir mi gerçekten? Bence bu hadîs-i şerifde, yukarıdaki benzerleri gibi zamanları aşan bir beyan ve hıfzu’s-sıhha adına bir mu’cizedir; ve mühim hakikatleri ifade etmektedir.
İnsanın alerjisi olur, kaşıntısı olur ve geceleyin bilmeden bazı yerlerini kaşıyabilir. Yine bugün, tırnak altında milyonlarca mikrobun barındığı tıbbın bildiği gerçeklerdendir. Öyleyse, bedenini kaşıyan ve buradaki mikropları eline bulaştıran veya tırnak altlarına yerleşmesine sebep olan bir insan, sabah ellerini yıkamadan yemeğe oturur, elini yemek veya su kabına daldırırsa, şurasınaburasına bulaşan mikropların vücuduna girmesine sebep olmayacak mıdır?
Şimdi, ümmetin öteden beri telakkii bi’lkabulle karşıladığı ve ilmî tesbitlere de ters düşmeyen; ters düşmek bir yana, onlarla mütesânit olan böyle bir haber veya tembihi, bir kısım müsteşrikler veya onların İslâm dünyasındaki takipçileri müstağriplerin hoşlanmadıkları sahâbîler rivayet ediyor diye, ya da onların yaşadığı dönemde, ilmî seviye henüz o noktaya ulaşmadığı için hadîsi tekzibe kalkışmaları ancak kendilerini utandıracak bir davranıştır.
h. Mi’rac’da Hz. Mûsâ ile Mülâkat
Tekzibine çalışılan hadîslerden biri de, Mi’râc’da Resûlullah Efendimiz’in (s.a.s), ümmetine günde 50 vakit namaz farz olmuşken, Hz. Mûsâ’nın, irşâd ve îkâzıyla, bunun beş vakte indirilmiş olmasıdır.[25] Bu hadîsi, Bûhârî ve Müslim gibi en sahih kaynaklar rivâyet etmektedir.
Evvela, bu bir mülâkattır, mürâcaat değildir. Kaldı ki, Peygamberimiz’in Hz. Mûsâ’ya mürâcaatının da, yadırganacak bir yanı yoktur. Bir kere Efendimiz (s.a.s), yeni Mi’râc’a çıkıyor; Hz. Mûsâ (a.s) ise, çoktan o âlemlerin tâvûsu olmuş bir nebî. İkinci olarak, Efendimiz (s.a.s) edeb timsâlidir; hem Allah’a karşı tavrında hem de Hz. Mûsâ’ya karşı tavrında. Ayrıca, O hep ümmeti hakkında yüsr (kolaylık) yolunu araştırmış ve ona vesileler aramıştır. Hz. Musâ ile mülâkatı da böyle bir vesile olarak değerlendirmiş olabilir. Sonra, bu bir müracaatsa, O’nun Hz. Mûsâ’ya müracâatının, İsrailoğulları veya Yahudi kavmi nazarında umumî havayı yumuşatıcı olması bakımından taşıdığı psiko-sosyolojik durum da çok önemlidir. Bundan başka Efendimiz (s.a.s), bütün peygamberleri tasdikle gelmiştir. Bu kabil muhtevasıyla böyle bir mülâkat, bu yüce mânâyı ifade bakımından çok önemlidir. Evet, O’nun peygamberleri kabulü âdetâ dâsitânîydi. O kendisinin, önceki peygamberlerden üstün görülmesine ve önceki peygamberlerin -hâşâ- hafife alınmasına aslâ izin vermemişti. Hatta bir defasında bir sahâbi Hz. Mûsâ’nın kadrine gadrettiğini görünce O, hemen müdahale edip: “Beni Mûsâ b. İmrân’a tercih etmeyin. Zira, ben onu Mahşer Günü’nde Arş’ın kavâimine tutunmuş olarak göreceğim”[26] buyurmuştur. Burada da hak çizgisi mahfûz, böyle bir kadir bilirlik, dolayısıyla da yumuşatma söz konusu olabilir.
Sonra, biz mekânın bütün buudlarını tam olarak bilemiyoruz. Dolayısıyla bazı hâdiseler hangi buudda cereyan ediyor, ondan da habersiziz. Meselâ, yine Ahmed İbn Hanbel, Müslim ve İbn Mâce gibi sahih hadîs kaynaklarının rivayet ettiği ve Hristiyanken Müslüman olan Temîmü’d-Dârî’nin, bilmediği bir adada gördüğü son derece kıllı bir yaratığı “Cessâse” ve mağarada, ki kendisini “Deccal” olarak takdim eden bir insan azmanını anlatan hadîs-i şerifi[27] “Temîmü’d-Dârî Hristiyandı; bunu Hristiyanlıktan getirmiştir” veya “Böyle bir şey mümkün değildir” diye hemen inkâr yoluna mı gitmek gerek? Bu hadîsi, en azından, bazılarının trans halinde gördükleri bazı şeyler kabilinden anlayamayız mı? Öyle anlayalım değil. Kaldı ki, Temimü’d-Dârî’nin bu hâdiseyi, hangi mekân buudunda gördüğünü de bilmiyoruz. Yine, Hz. İsâ’nın -keyfiyeti ne olursa olsun- nüzûlüyle alâkalı pek çok hadîs var;[28] bütün bunlara Hristiyanlar tarafından uydurulmuş gözüyle mi bakacağız? Hz. İsâ (a.s), peygamberliğine iman ettiğimiz ve Efendimiz’in (s.a.s) de geleceğini müjdelemiş olduğu ülü’l-azm peygamberlerden değil midir? O da bizim peygamberimizdir; Hz. İbrahim, Hz. Dâvûd, Hz. Süleyman, Hz. Mûsâ gibi. Denizler altında, telepati yoluyla yapılan konuşmaları, ruh çağırmayı, insanların uyutulmasını, telefonla hipnoz hâdisesini kabûl edip de zikrettiğimiz hadîsleri -ki hangi buud ve keyfiyette cereyan etmiş olursa olsun- Allâme Kadı Iyaz’ın Şifâ’sından ve Ebû Nuaym İsbehânî’nin Delâil’ine, ondan da İbn Kesîr’in Şemâil’ine kadar bütün şemâil kitaplarının kaydettiği Şakk-ı Sadr (Efendimiz’in göğsünün yarılması) hâdisesini akıl ve pozitif ilimlere göre izah edemiyoruz diye inkâr mı edeceğiz?
Evet, sahih hadîsleri inkârla sünneti yıkmaya çalışanlar, zannediyorum, yıkamayacakları bu şeyi yıkma kuruntularıyla harap olup gidecekler; ama, sünnet ebedlere kadar dimdik ayakta kalacaktır...
[1] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/33.
[2] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/36.
[3] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/43.
[4] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/340.
[5] Müslim, Tahâre, 1, Tirmizî, Daavât, 86.
[6] Aclûnî, Keşfû’l-Hafâ, 1/299; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, 56; Kenzü’l-Ummâl, 6/663, 664.
[7] Aclûnî, Keşfû’l-Hafâ, 1/138; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, 1/78.
[8] Ebû Dâvûd, İlm, 1; Tirmizî, İlm, 19.
[9] Buhârî, Tefsir, (48) 3; Buyû’, 50; Darimî, Mukaddime; 2.
[10] Bedîüzzaman, Muhâkemât, s.16.
[11] Buhârî, Savm, 54, 55; Edeb, 84.
[12] Buhârî, İstiskâ, 3; Fezâilü’l-Ashâb, 11.
[13] Buhârî, İstiskâ, 14; Ebû Dâvûd, İstiskâ, 2; İbn Mâce, İkâme, 154; Müsned, 4/253-256.
[14] Buhârî, İcâre, 12
[15] İbn Mâce, İkâme, 189; Tirmizî, Daavât, 118
[16] Buhârî, İcâre, 12.
[17] Müslim, Tahâre, 91; Buhârî, Vüdû’, 33; Ebû Dâvûd, Tahâre, 37; Tirmizî, Tahâre, 68; Nesâî, Tahâre, 50; Müsned, 2/245, 253
[18] Müslim, Tahâre, 90.
[19] Buhârî, Tıb, 58; Bedü’l-Halk, 17; Ebû Dâvûd, Et’ime, 48; Nesâî, Ferc’, 11; İbn Mâce, Tıb, 31; Dârimî, Et’ime, 12; Müsned, 2/229, 246.
[20] Buhârî, es-Salâtü fî Mescidi Mekke, 1; Müslim, Hacc, 511; Tirmizî, Salât, 126; Nesâî, Mesâcid, 10; İbn Mâce, İkâme, 196, Müsned, 3/234.
[21] Müslim, Hacc, 510; Buhârî, Mescid-i Mekke, 1; Nesâî, Menâsik, 124; Tirmizî, Mevâkît, 126
[22] Müslim, İmâre, 170; Buhârî, İ’tisâm, 10; Tevhîd, 29; Ebû Dâvûd, Fiten, 1; Tirmizî, Fiten, 51; İbn Mâce, Mukaddime, 1.
[23] Buhârî, Tevhid, 29.
[24] Ebû Dâvûd, Tahâre, 50; Buhârî, Vudû’, 26; Müslim, Tahâre, 87-88; Müsned, 2/241, 252, 265
[25] Buhârî, Salât, 1; Müsned, 9/208; Nesâî, Salât,1; İbn Mâce, İkâme, 194; Müslim, Îmân, 263.
[26] Buhârî, Husûmet, 1; Enbiyâ, 25; İbn Mâce, Zühd, 33; Müsned, 2/33.
[27] Müslim, Fiten, 119; Ebû Dâvûd, Melâhim, 15; İbn Mâce, Fiten, 33; Müsned, 6/373, 374,413.
[28] Buhârî, Buyû’, 102, Enbiyâ, 49; Müslim, İmân, 242-247; Ebû Dâvûd, Melâhim, 14; Tirmizî, Fiten, 21,54; İbn Mâce, Fiten, 33; Müsned, 2/240, 394, 538; 4/6,7.
bir hadis
Çarşamba, Temmuz 5, 2006 · Kategori: hadis
"Resûlullah (s.a.v.) bana:
Hz. PEYGAMBER (sav)’in HADİSLERİNDE FİTNE
Pazar, Temmuz 2, 2006 · Kategori: hadis
|
ALINTIDIR IQRA (Sebepleri, Özellikleri, Çareleri )Yazar: Yrd. Doç. Dr. Ali ÇELİK Yayınevi: Çağlayan Yayınları
GİRİŞ Fitnenin tarifi “Fitne” kelimesi, lügatte attın ve gümüşün iyisini kötüsünden ayırt etmek için ateşe atıp eritmek mânâsına gelen “Fe-te-ne” fiilinden türemiş bir isimdir. Kelime zamanla daha geniş mânâlar kazanarak, iptila, tecrübe, imtihan, insanın ateşe atılıp azap edilmesi gibi mânâlarda kullanılmıştır. Aynı zamanda “küfür, her türlü günah, fısk-ı fücur, insanlar arasında vukua gelen ihtilaf kargaşa, şekavet ve kavgaya da ıtlak olunmuştur. “ Kur'an-ı Kerim’de bu kelime, türemiş şekilleriyle birlikte 60 yerde geçmektedir. Hz. Peygamber (sav), İslam toplumu içinde zamanla ortaya çıkacak, birlik ve düzeni bozacak birtakım fitnelerden çeşitli vesilelerle bahsetmiştir. Söz konusu fitnelerin bir kısmı, kendisinden sonra ortaya çıkacak önemli olaylar, diğer bir kısmı da kıyamet ve ahir zaman ile ilgili haberler şeklinde bir özellik taşır. Bu hadisler, hadis otoritelerince derlenmiş ve çeşitli bölümler altında hadis kitaplarında toplanmıştır. Kütüb-i Sitte müelliflerinden Nesâi hariç hepsi, tasnif ettikleri hadis kitaplarında “Kitabü’l-Fiten” adı altında bölümler açmışlar ve bu hadislerin büyük bir kısmını burada zikretmişlerdir. Fitne hadisleri, çok sayıda sahabe tarafından rivayet edilmiştir
BİRİNCİ BÖLÜM 1. Fitneyi Doğuran Sebepler Fitneyle ilgili hadislerin iki kısımda ortaya çıktığını görmekteyiz. Birinci kısım, kulların iradesi dışında olup tamamen ilahi iradeye bağlıdır. Mesela; güneşin batıdan doğması, Deccal'in çıkması gibi. Bir de ortaya çıkmasında kulların iradesi esas olan fitneler vardır ki, bunlardaki amil, kulun kendisidir. Fitneyi doğuran sebeplerde, kulun iradesi sonucu ortaya çıkacak fitnelerin sebepleri araştırılmıştır.
A. Cehaletin Yaygınlaşması Ebu Ümame (ra)'nin naklettiği bir hadiste Rasulullah (sav): “Öyle fitneler olacak ki, o zaman kişi mü’min olarak sabahlayıp kafir olarak akşamlayacaktır. Ancak Allah’ın ilim vermek suretiyle ihya ettikleri müstesna “ buyurarak bilgili insanların hiçbir zaman fitnenin tuzağına düşmeyeceklerini haber vermiştir.
B. Alimlerin Bozulması Abdullah b. Amr b. el-As (ra) diyor ki: Ben Rasulullah (sav)'ı şöyle söylerken işittim: “Allah ilmi insanlardan söküp almak suretiyle kaldırmaz., bilakis alimlerin canlarını almak suretiyle ilmi kaldırır aralarında hiçbir âlim kalmaz da insanlar cahilleri önderler edinirler, onlara sorular sorarlar, onlar da bilgisizce fetva verirler ve böylece hem kendileri sapıtırlar hem de başkalarını saptırırlar. “ Ebu Hureyre (ra)'nin rivayetinde : “İlim öğrenip de onu gizleyen kimse, kıyamet gününde ağzına ateşten bir gem vurulmuş olarak getirilecektir” denilirken, İbn Ömer (ra)'in rivayetinde ise: “İlmi, âlimlere karşı övünmek yahut, sefihlerle mücadele etmek, insanların dikkatini üzerine çekmek için öğrenen kimseyi Allah cehenneme sokar” diye belirtilerek âlimlerin taşıdıkları sorumluluğa ve toplum üzerimde meydana getirecekleri kötü tesire işaret edilmektedir.
C. İdarecilerin Bozulması Enes b. Malik (ra)'in naklettiği hadiste; “Enes der ki: Rasulullah (sav)'a; Ya Rasulullah İyiliği emretmeyi kötülükten sakındırmayı ne zaman terk ederiz? diye soruldu. Rasulullah (sav): “Sizden önceki ümmetlerde meydana gelen şeyler, sizin içinizde de ortaya çıkınca “, diye buyurdu. “Bizden önceki ümmetlerde meydana gelen şeyler nedir? “ dedik. Rasulullah (.sav): İdare küçüklerinizde, zina büyükleriniz arasında ve ilim de düşük insanlarınızda olmasıdır “ buyurdular.
D. Dini Münakaşaların Yapılması Enes b. Malik (ra)'ten rivayet edilen bir hadiste şöyle denilmektedir: “Din üzerinde münakaşa yapıyorduk, yanımıza Hz. Peygamber (sav) geldi. Bizi münakaşa eder görünce, şimdiye kadar hiç görülmemiş derecede kızdı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed'in ümmeti, nefislerinizi bu derece ateşlendirmeyiniz. Bununla mı emir olundunuz? Bundan nehyedildiniz mi? Sizden öncekiler de bu sebepten yok olmadılar mı?Hayrı az olduğu için mücadeleyi terk ediniz. Münakaşayı terk ediniz, zira münakaşa kardeşler arasına düşmanlık sokar. Münakaşayı terk ediniz, zira fitnesinden emin olunmaz. Münakaşayı terk ediniz, zira o (zihinlerde) şüphe oluşturur, amelleri yok eder. “
E. Dini hayatın zayıflaması Hz. Ali (ra)'nin naklettiği bir hadiste Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Ümmetim şu on beş hasleti işlerse kendilerine bela iner. “ “Onlar nelerdir? “ diye sorulduğunda Rasulullah (sav) şöyle buyurdu : “Ganimet, muayyen kişiler arasında dolaştığı, emanet ganimet kabul edildiği, zekat ceza kabul edildiği zaman, kişi hanımına itaat edip annesine karşı geldiği, arkadaşına karşı iyi olup babasına cefa ettiği zaman, mescitlerde gürültüler yükseldiği, toplumun en aşağılık insanı onlara lider olduğu, şerrinden korkularak ki i e ikram edildiği, şaraplar içildiği, ipek giyildiği şarkıcı kızlar ve çalgı aletleri edinildiği bu ümmetin. soru evveline lanet ettiği zaman ya bir kızıl rüzgar yahut yere batma ve kılık değiştirme gibi bir bela beklesinler.
F. İyiliği Emredip Kötülükten Sakındırmanın Terk edilmesi Huzeyfe (ra)'nin rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: “Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, mutlaka iyiliği emredecek, kötülükten şiddetle sakındıracaksınız., (Eğer bunu yapmazsanız) Allah'ın yüce katından size bir azap göndermesi muhtemeldir. Bu durumda siz O'na dua edeceksiniz fakat O, sizin duanızı kabul etmeyecektir.' G. Adaletin Terk edilmesi Abdullah b. Amr b. el-As bir hadisi şöyle rivayet etmektedir: Rasulullah (sav)'ın etrafında halka olmuş oturuyorduk. Fitneden bahsetti ve şöyle dedi: “İnsanları; antlaşmaları bozulmuş, itimat ve güvenleri azalmış gördüğünüz zaman, (parmaklarını birbirine karıştırarak) halleri şöyle karmakarışık olur...” Hırsızlık suçu işlemesinden dolayı eli kesilmesi gereken bir kadın için, affedilmesine aracı olmak isteyen Hz. Üsame'ye Peygamberimiz (sav): “Allah'ın koymuş olduğu ceza hakkında mı aracılık ediyorsun? “ demiş, sonra da bir hutbe irad ederek “Sizden önceki ümmetleri helak eden, soylu biri hırsızlık yapınca onu bırakmaları, zayıf biri yapınca ona ceza uygulamalarıdır. Allah’a yemin ederim ki, kızım Fâtıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim” buyurmak suretiyle, bir toplumun devamı için adaletin ne derece önemli olduğunu belirtmiştir.
II. Fitnenin Çeşitleri Fitnenin çeşitlerini iki grup altında incelememiz mümkündür.
A. KULUN İRADESİYLE ORTAYA ÇIKAN FİTNELER Bu grup içine giren fitnelerin ortaya çıkması, kulun iradesine bağlıdır. Kulun tedbirsizliği veya tedbirindeki eksikliği, onu birtakım fitnelerle karşı karşıya getirecektir.
Malın fitnesi Bundan maksat, bizzat malın kendisinin fitne olmayıp çok fitnelere sebep olması yönüyledir. Onun lezzetine ve çekiciliğine aldanan kimselerin gaflete düşmeleri, daha sonra da Allah’a kulluk yapmaktan vazgeçmeleri muhtemeldir. Kur’an ‘da: “İyi biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer. fitneden ibarettir buyurulmuştur. Ebu Hureyre (ra) der ki: Rasulullah (sav) “Altın ve gümüşün, kadife ve süslü elbisenin kulu kölesi oları helak olsun “ buyurdu. Ka'b b. Iyaz, Rasulullah (sav)'tan şöyle işittiğini nakleder: “Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin. fitnesi de maldır. “
Kadınların Fitnesî Peygamberimiz (sav): “`Benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı bir fitne (sebebi) bırakmadım” diye buyurmaktadır. Bir başka hadislerinde ise: “Dikkat edin! Dünyanın sizi aldatmasından sakının.” diyerek kadınların fitnesinden sakınmayı buyurmuştur.
Dünyanın Fitnesi Rasulullah (sav), sâde bir hayat yaşamış ve: “Ben dünya ile beraber değilim. Benim dünya ile beraberliğim ancak bir ağacın altında biraz gölgelenip sonra giden ve ağacı orada bırakan bir yolcunun beraberliği gibidir” buyurarak insan hayatında dünyanın yerinin ne olması gerektiğini ifade etmişlerdir. Buhari'nin naklettiği bir hadis de şöyledir: “Dünya arkasını çevirerek gitmekte, âhiret de (.sizi) karşılayarak aynı hızla gelmektedir. Bu iki alemin çocukları vardır. Siz âhretin çocukları olunuz, dünyanın çocuklarından olmayınız. Bu dünya amel etme günüdür; hesap verme günü değildir. Ahiret, hesap verme günüdür; amel etme günü değildir. Tefrika Fitnesi Bu tefrikayı Rasulullah (sav) şöyle ifade eder: “Yahudiler 71 fırkaya, Hıristiyanlar 72 fırkaya ayrılacaklardır. Benim ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan 72’ si cehennem de biri cennettedir. O da cemaat ehlidir. Bir başka hadislerinde Efendimiz (sav) : “Kim cemaatten bir karış ayrılır, sonra da ölürse, cahiliyye ölümüyle ölmüş olur” buyurmuştur.
B. KULUN İRADESİ DIŞINDA ORTAYA ÇIKAN FİTNELER Kulun irâdesini aşan, tamamen ilahi iradeye bağlı olarak meydana gelen fitneler bu gruptandır. Bunların meydana gelmesindeki hikmetlerin başında, kulun imtihana tabi tutulması ve imanının denenmesi gelmektedir. Bunlar arasında Deccal fitnesi, güneşin batıdan doğması, Ye'cüc ve Me'cüc fitnesi gibi harikulade olaylar bulunmaktadır. Bu iki grup fitne çeşitlerini birbirinden kat’i çizgilerle ayırmak oldukça zordur.
III. Fitnenin Belli Başlı Özellikleri A. Fitnenin Umumi Olması Fitne baş gösterince, eğer tedbir alınmazsa çok kısa bir zaman içinde, aşama aşama bir yol takip ederek toplumu etkisi altına alır. Bu özellik hadis-i şerifte şöyle açıklanır: Fitne, kalplere hasır(ın örülüşü) gibi çöp çöp konur. Hangi kalp ondan içirilirse, onda siyah bir nokta meydana gelir. Hangi kalp bunu reddederse beyaz bir leke meydana gelir... Bir başka hadiste Efendimiz (sav): “Fitne, sizden her birinizin evinize girecektir” buyurur. Huzeyfe (ra) der ki: “İnsanlar, Hz. Peygambere hep hayırdan soruyorlardı. Ben ise, bana da bulaşır korkusuyla hep şerden sorardım. Bir defasında dedim ki: - Ya Rasulullah (sav)! Biz bir cehalet ve şer içinde idik. Allah bize bu hayrı (İslam'ı) getirdi. Artık bu hayırdan sonra gelecek şer (fitne) var mıdır? Rasulullah (sav): - “Evet var!.. “ buyurdu. Ben: - O şerden sonra bir hayır var mıdır? dedim. - “Evet vardır ve bunun içinde bir bulanıklık olacak, buyurdu. Ben: - Onun bulanıklığı nedir? dedim. Rasulullah (sav): - “Bir topluluk, benim getirdiğim hidayetten ayrılacaklar, başka yollara, davet edecekler”dedi
B. Fitnenin Şiddetli Olması Rasulullah (sav), fitne çıktığı zaman meydana getireceği şiddeti birtakım benzetme, mecaz ve kinayelerle anlatmıştır. Meselâ, fitne: Kabaran deniz dalgalan gibi; karanlık gecelerin (gittikçe koyulaşan) bölümleri gibi, yağmur taneleri gibi kör sağır ve dilsiz şekilde olacak diyerek, gelecekte meydana çıkacak fitnelerin şiddetinin değişik görüntülerini açıklamıştır.
C. Fitnenin Çekici Olması Fitne, öyle korkunç bir ateştir ki, ona meyledeni mutlaka kendisine çeker. “Sağır, dilsiz ve kör fitneler olacak, kim ona yaklaşırsa o da bunu kendisine çeker” şeklindeki hadiste gerek fitne ortamının vermiş olduğu psikolojik etkilenme gerekse fitne çıkaranların “nasihat dinlememe, hakkı batıldan ayırt etmeme” gibi, kalben kasvet içinde bulunmaları sebebiyle, ona meyledenin mutlaka onun içine gireceği anlatılmıştır.
D. Fitnenin Yok Edici Olması Fitne yok edicidir. Çıktığı zaman kabaran sel suları gibi her şeyi siler süpürür. Huzeyfe şu hadisi nakletmektedir: “Elbisenin nakışı eskiyip gittiği gibi, (zamanla) İslâm da yok olup izi silinecek. Hatta oruç nedir, namaz nedir, hac umre ibadeti nedir bilinmeyecektir. Allah’ın kitabı da bir gecede kaldırılıp götürülecek ve yeryüzünde ondan tek bir ayet bile kalmayacaktır. Çok yaşlı erkekler ve pek ihtiyar olan kadınlardan oluşan bir takım insanlar kalacak ve: Biz babalarımıza şu “Lâ ilahe illallah” kelimesi üzerine yetişlik de, (dinden bildiğimiz) bu kelimeyi söyleriz, diyeceklerdir. E-Fitnenin inkarcı olması Fitnenin karakteristik özelliği de inkarcılığın doruk noktaya ulaşmasıdır. Hz. Aişe (ra)'nin rivayet ettiği bir hadiste: “ Lât ve Uzza’ya tapılmadıkça kıyamet kopmaz” buyurulur. Yine sahâbe-i kiramdan Câbir (ra) Hz. Peygamber'in: “İnsanlar bu dine kitleler halinde girdiler, kitleler kitleler halinde çıkacaklar” dediğini ağlayarak anlatır.
İKİNCİ BÖLÜM I. İstikbalde Ortaya Çıkacak Fitneler Rasulullah (sav), Allah'ın kendisine bahşettiği gayba ait bilgilerin bir eseri olarak, istikbalde ortaya çıkacak bir takım fitneleri haber vermiştir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
A. KIYAMET ALAMETLERİ Kıyametin vukuunun çok yakın olduğunu haber veren hadislerde, bir takım harikulade olayların ortaya çıkması, kıyâmet alâmeti olarak sayılmıştır. İbn Hacer Tabiin imamlarından Dahhak'ın şu sözünü nakleder: “Kıyamet alametlerinin ilki, Hz. Muhammed (sav)'in peygamber olarak gönderilmesidir.” Efendimizin hadislerinde de şöyle buyurulmaktadır: Rasulullah (sav), iki parmağıyla ( şahadet parmağıyla orta parmağını birleştirerek) işaret edip parmaklarını uzatarak “Ben ve kıyâmet şu (iki parmak misali yakın) gönderildim. “ İbn Ömer (ra)'in rivayet ettiği hadiste ise: “Sizden önceki ümmetlere göre sizin ömrünüz, ikindi vakti ile güneşin batışı arasındaki süre kadardır. “ Huzeyfe(ra)'den rivayet edilen bir hadiste de: “Biz kıyamet hakkında konuşuyorduk. Rasulullah (sav), zerimize çıkageldi. “Ne konuşuyorsunuz?” dedi. Kıyamet hakkında konuşuyoruz, dedik. Bunun üzerine Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Ondan önce şu on şeyi görmedikçe kıyamet kopmaz “ dedi ve şunları zikretti: “Duman olayı, Deccal 'in çıkması, ye'cüc ve me'cüc'ün çıkması, güneşin batıdan doğması, İsâ (as) 'ın yere inmesi, üç mekanda yere batma olayı olması, Arap Yarım adasında bir yerin yere batması. Bunların. sonucunda ateş çakması hadisesidir ki, Yemen 'den çıkar ve insanları mahşerlerine (toplarıma yerlerine doğru) sürükler. “
Duhan Olayı Duhan, duman demektir. Hadiste; doğu ile batı arasını dolduracağı, kırk gün duracağı, mü'mini nezle, kafiri de sarhoş gibi yapacağı anlatılır. Bu olay “selef” alimler arasında ihtilaf olmuştur. Bazıları bu olayın Peygamberimiz (sav) zamanında olduğunu, bazıları ise bunun kıyamet öncesi olacağını söylemektedirler. “...Kureyşliler İslâm'ı kabul etmeme konusunda, Rasulullah(sav)'a karşı geldiklerinde, Rasulullah(sav) onlar hakkında Hz. Yusuf (as)'ın kıtlık seneleri kıtlığa uğramaları için beddua etti. Başlarına öyle açlık ve darlık geldi ki, açlıktan deri ve ölmüş hayvan eti yemeye başladılar. Kişi göğe bakmaya başlardı da içinde bulunduğu sıkıntıdan dolayı, yerle gök arasındaki her şeyi duman görürdü.” Bu rivayete göre duhân olayı asr-ı saadette vuku bulmuştur denir. Hz. Ali (ra) ise: “Duhân alâmeti henüz geçmedi. O duhân ki, mü'mini nezle tutmuş hale getirecek, kafiri de ölünceye kadar şişirecektir.” diyerek bu olayın daha meydana gelmediğini söylemektedir.
Deccal'in Çıkması Lügat kitaplarında hiçbir menşe ve merci göstermeksizin “aldatmak” mânâsı olarak kaydedilen “deccale” kelimesinin Arapça olması şüphelidir. İslâm ıstılahında ise; “O, Allah'ın kendisiyle kullarını imtihan ettiği bir şahıstır. Allah onu, kendi ilahi kudreti dahilinde olan şeyleri yapmaya muktedir kılacak, bir müddet sonra da bunları yapmaktan âciz bırakacaktır.” Deccal, iri vücutlu, kızılca renkli, kıvırcık saçlı, sanki üzüm tanesi gibi fırlak, sakat gözlü bir adam olup alnının ortasında “kafir” kelimesi yazılıdır ve her Müslüman tarafından kolayca okunabilir. Deccal i1k çıktığı zaman, zalim krallardan bir kral görünümünde çıkacak daha sonra peygamberlik iddiasında bulunacak, sonra da ilahlık iddiasında bulunacaktır. O’na ademoğullarının cahilleri ve ayak takımları tabi olacak, salih ve muttaki kullar karşı çıkacaktır.
Dabbe’nin çıkması “Kendilerine söylenmiş olan başlarına geleceği, zaman yerden bir hayvan çıkarırız ki, o, insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını. söyler” mealindeki ayetle işaret edilen dabbe, kıyamet yaklaştığı zaman ortaya çıkacaktır. Bir hadiste ise; “Dabbe, beraberinde Süleyman (as) 'ın mührü ve Musa(as) 'ın âsâsı olduğu halde çıkacak, âsâ ile mü'minin yüzünü parlatacak, mühürle kafirin burnunu kıracaktır. Öyle ki oba halkı toplanacak da buna: Yâ Mü'min... Şuna da: Yâ kafir!. diyecektir. “Dabbe'nin nereden çıkacağı ve kaç defa çıkacağı konusunda da hadislerde farklı ifadeler bulunmaktadır. Bir kısım hadislerde dabbe'nin Rükün ile Makam-ı İbrahim arasından çıkacağı anlatılırken başka hadislerde ise Mekke'ye yakın Bâdiye’de bir yerden, bir kayanın altından, Safâ tepesindeki bir yarıktan çıkacağından bahsedilmektedir. Kaç defa çıkacağı konusunda Seharanfuri, “Bezlü'1- Mechud” isimli eserinde şu izahatta bulunur: “Dabbe üç defa çıkacaktır. İlki, Mehdi zamanında, sonra İsâ(as) indikten sonra ve üçüncü olarak da güneş batıdan doğduktan sonra.” Güneşin Batıdan Doğması İlahi takdirin bir eseri olarak çıkacak harikulade olaylardan biri de, güneşin batıdan doğması hadisesidir. Güneş, her zaman takip ettiği yörüngesindeki düzenin dışına çıkarak battığı noktadan tekrar doğacaktır. Hz. Peygamber(sav), En'am suresinin 158. ayetinin tefsirinde bu hususu şöyle ifade etmişlerdir: “Üç alamet çıktığı zaman, “önceden iman etmemiş olan kişiye artık iman fayda vermeyecektir: Dabbetü'l ard, Deccal ve güneşin batıdan doğması. ““ Başka bir hadiste ise: “Güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmaz, güneş batıdan doğunca, onu gören bütün insanlar iman ederler. Fakat daha önce inanmadıkları için, onlara imanları fayda vermez. “
Hz. İsâ (as)'nın Yere İnmesi Deccal çıkıp yeryüzüne fitne ve fesat tohumları saçarken Allah (cc) Hz. İsa(as)'yı gönderecektir. Efendimiz (sav)'in hadislerinde : “Hz. İsâ (as), yeryüzüne Dımaşk'ın doğusunda beyaz minare denilen yere, iki elbise içinde ellerini iki meleğin kanatları üzerine koymuş vaziyette iner. “ Diğer bir hadiste: “Sabah namazı vakti iner, Müslümanlara imam olur. İşte tam o sırada Allah düşmanı deccal, onu görünce tuzun suda erimesi gibi eriyecektir. Hz. İsa (as)'ın yeryüzünde yedi veya kırk sene kalacağı hususunda rivayetler vardır. Bunun sebebi de ; Hz. İsâ (as)'ın göğe çekilmeden önceki hayatı 33 yıldır. Yeryüzünde de 7 yıl kaldığında toplam yaşı kırk yıl olacaktır. Bu yüzden doğru olan yeryüzünde yedi yıl kalacağıdır.
Ye'cüc ve Me’cüc’ün Çıkması Bunlar, aslı ve nesebi belirsiz, din millet tanımaz, kozmopolit insanlar olup, çıkışları kıyamet alametlerinden sayılır. Tevrat'ta Yâfes'in oğullarından olduğu belirtilir. Bunlar hakkında Ebu Hayyam şöyle der: “Bunların adet ve eşkali hakkındaki sözlerin hiçbiri sahih değildir.” Merhum Muhammed Hamdi Yazır, tefsirinde konuyu incelerken şu açıklamada bulunur: “Allahu alem, Kur'an'ın haber verdiği bu redim (sed), Zülkarneyn’den onun yapılmasını talep eden kavmin bu sayede teşkil ettikleri heyet-i içtimaiyyeleri olsa gerektir ki, demir kütleleri gibi salabetli olan unsurlarına akıtılan feyz-i rabbani ile teşekkül etmiş maddi ve manevi bir sed demek olur.”
Üç Yerde Yere Batma Olayı Bu tabiat olayının, fitnelerden sayılması, insanlara vereceği sıkıntı ve kaygı itibariyledir. Hadislerde yere batma olayının sadece meydana gelecek yönü haber verilmiş, nasıl olacağı ve ne zaman meydana geleceği hakkında hiçbir bilgi verilmemiştir. Bu üç yer; doğuda, batıda ve Arap yarımadasında bir yerdir. İnsanları Mahşere Sürükleyen Bir Ateşin Ortaya Çıkması Bu ateşin ne olduğu ve ne zaman ortaya çıkacağı belli değildir. Bir hadiste: “ Âden çukurundan çıkacak bir ateşin insanları sürükleyeceği, nerede konaklarlarsa onlarla beraber konaklayacağı, nerede dinlenirlerse onlarla beraber dinleneceği… “denilmektedir. Ateşin ortaya çıkacağı yer olarak, hadislerde, Hadramut, Yemen'de Aden çukuru ve Hicaz toprakları şeklinde bahsedilmiş fakat hepsi aynı yere işaret etmektedir.
B. İÇ KARIŞIKLIKLAR Fitne olaylarının doruk noktaya ulaştığı kargaşa ortamı, iç karışıklıklar halinde kendini gösterir. Toplumun her yönden devamlı kötüye gitmesi, kötü insanların topluma egemen olması halinde, sanki zaman hızla yok oluşa doğru akarken kıyamet şerli insanlar üzerine kopacaktır. Bu husus Peygamberimiz (sav)'in bir çok hadisinde ifade edilmiştir.
1. Herc (katliam) Hâdiselerinin Çoğalması Toplum içinde herc olayları çıkmaya başlayınca, kişinin gözü, kendi aşırı hissi arzu ve isteğinden başka hiçbir şey görmez, akıl hükmetmez olur. Mü’minler birbirlerini öldürürler, komşusunu öldürürler, amca oğlunu ve akrabalarını öldürürler. Bu fitnede “ölen niye öldürüldüğünü, öldüren de niçin öldürdüğünü bilmez.”
2. Melhamelerin Çıkması Kanlı savaşlar anlamına gelen “Melhame” kelimesi bir çok hadiste geçmektedir. İstikbalde meydana gelecek fitnelerden sayılan bu savaşlar, bir yönüyle gelecekte ortaya çıkacak olayları, Hz. Peygamber (sav)'in mucize olarak haber vermesi özelliğini taşırken, bir yönüyle de kıyâmet öncesi çıkacak fitneler arasına girmektedir. a. Yahudilerle yapılacak savaşlar b. Türklerle yapılacak savaşlar c. Hintlilerle yapılacak savaşlar d. Rumlularla yapılacak savaşlar
3. Mukaddes Değerlerin Tahkir Edilmesi Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Siz, sizden önceki ümmetlerin yoluna kulaç kulaç, arşın arşın, karış karış uyacaksınız. Hatta onlar, bir keler deliğine girseler siz de oraya gireceksiniz. “ Dediler ki: Yâ Rasulullah (sav).. onlar Yahudi ve Hıristiyanlar mı? Peygamberimiz (sav) : “Ya kim.. ? tabi ki onlar” dedi. İbn Ömer (ra)'in rivayet ettiği başka bir hadiste de, Müslüman olmayanlara has özelliklerin, Müslümanlar tarafından taklid edilmemesini isteyerek “Bir topluluğa benzeyen, onlardandır” buyurmuştur.
4. İyi ve Kötünün Birbirine Karışması Efendimiz (sav), bu konuda da şöyle buyurmaktadır: “( Öyle bir zaman gelir ki ) insanlar alışveriş yaparlar da emaneti eda eden güvenilir hiç kimse bulamazlar. ( O sırada ) şöyle denilir: “Filan oğullarında güvenilir bir adam vardır, ne akıllı ne nezaketli ne civanmert kişi...” Halbuki o adamın kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunmaz.” II. Zuhur Eden Fitneler l. Fitne kapısının kırılması 2. Kayser ve Kisra'nın helak olmaları 3. Hz. Osman (ra)'ın şehid edilmesi 4. Davaları aynı iki büyük taifenin savaşması 5. Dinden dönme hadiseleri 6. Doğudan gelecek fitneler 7. Hz. Ammar (ra)'ın şehid edilmesi 8. Büyük bir ateşin çıkması ÜÇÜNCÜ BÖLÜM I. Fitneye Karşı Alınacak Tedbirler - Fitneyi körükleyici harekette bulunmamak - Eve çekilmek veya dağa çıkmak - Fitne lehine konuşmamak - Sabretmek - İbadete sarılmak - Toplumdan ayrılmamak - Birlik ve kardeşlik ruhunun canlandırılması - Fitnecilere karşı caydırıcılık prensibinin uygulanması II. Fitne Hakkındaki Hadislerin Fıkhi Yönü Bu kısımda fukahanın delil olarak aldıkları fitneye dair hadislerden bazılarını göreceğiz: A- Deccal Hadisi “ Deccal yeryüzünde kırk gün kalacak. Bir gün bir yıl gibi, bir gün bir ay gibi, bir gün bir cuma gibi olacak, diğer günleri ise, sizin günleriniz gibidir” buyurdu. Dinleyenlerin: - Ey Allah'ın Rasulü, bir yıl kadar uzun günde normal günün beş vakit namazını kılmamız bize kafi gelecek mi? sorusuna: - “Hayır, kafi gelemez ( O uzun günde ) vakitleri normal günlerdeki ölçüye göre takdir edersiniz “ buyurdu. Bazı müctehid ve fakihler bu hadisten yola çıkarak, beş vakit namazdan bir kısmının veya tamamının vaktinin teşekkül etmediği yerlerde yaşayan Müslümanlardan, bu namazın sâkıt olmayacağına fetva vermişlerdir.
B- İbnSayyad Hadisi, İbn Sayyad, Hz. Peygamber (sav) devrinde yaşamış, hadislerde anlatılan Deccal in kendisi olup olmadığı üzerinde tereddütler bulunan bir kişidir. İbn Ömer (ra)'in rivayetine göre: “... bir gün Peygamberimiz (sav), Meğaleoğulları konağı yanında, bazı çocuklarla oynamakta olan İbn Sayyad'a eliyle dokunarak : - Benim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadet ediyor musun?” buyurdu. İbn Sayyad, Rasulullah (sav)'a baktı ve : - Benim Allah'ın peygamberi olduğuma sen şehadet eder misin? diye sordu. Rasulullah (sav): - “Allah tarafından sana ne geliyor?” dedi. İbn Sayyad: - Bana doğru da, yalan da geliyor, diye cevap verdi. Bunun üzerine Rasulullah (sav) : -”Senin işin karmakarışık edilmiş” buyurdu. Bu hadis; “sabi” nin imanının kabul edilip edilmeyeceği konusunda delil olarak kullanılmıştır. SONUÇ Görüldüğü gibi fitne olayının başta gelen sebepleri arasında “cehalet” ve “dini hayatın zayıflaması” gelmektedir. Hz. Peygamber (sav)'in mübarek hadislerinde konunun nasıl ele alındığını, birlik ve düzeni bozan fitne hadiselerinin ortaya nasıl çıktığı ve gelişme seyrini nasıl tamamladığını, genel esasları içinde gördük. Îçinde yaşadığımız İslam topluluğunun bir ferdi olarak, etrafımızda oluşup gelişen hadiselere gözü kapalı olarak bakıp geçmekten ziyade, zaman zaman durum değerlendirmesi yapmak, hadislerde ifade edilen hakikatlere göre kendimizi ölçmek ve neler yapmamız gerektiğini tesbit ederek hayatımıza yön vermek zorundayız. |
HADİSLERLE İSLAMDA HOŞGÖRÜ VE KOLAYLIK
Pazar, Temmuz 2, 2006 · Kategori: hadis
|
ALINTIDIR IQRA Yazar: Doç. Dr. Talat SAKALLIYayınevi: Çağlayan Yayınları
I. BÖLÜM RAHMET PRENSİBİ İslam rahmet dinidir. Rahmetin “mağfiret” manası da vardır. Firûzâbâdi'ye rahmet kelimesi Kuran'da yirmi ayrı manada kullanılmıştır. Anneye ve diğer canlılara verilen rahmet duygusu Allah’ın(cc) sonsuz rahmetinin yüzde biri ancaktır. Allah(cc), rahman sıfatıyla insanları ilgilendirir “Rahm'i ve sıla-i rahmi” emreder. “Ben Rahmanım, rahmi yarattım, bu isimden ona bir isim ayırdım, seninle ilişkisini kesmeyenle, ben de ilişkimi kesmem, seninle sıla-i rahim yapmayana ben de yapmam”. Rahman sıfatıyla akrabalık bağının önemi vurgulanmıştır. Rahman sıfatı yalnız Allah için kullanılır, rahim başkası içinde kullanılır. Bu sıfatın ayrımı “Dünyanın Rahmanı, Ahiretin Rahim'i” şeklinde kullanılır. Rahman geniş manalıdır. Allah’dan rahman sıfatıyla büyük şeyler (iman, cennet), Rahim sıfatıyla küçük şeyler istenmelidir. Efendimiz' in (sav) gönderiliş gayesi de rahmettir. O, rahmetle kalplere girmişti. “Allah'ın (cc) rahmeti sayesinde onlara yumuşak davrandım. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın etrafında dağılır giderdi......”(Ali İmran,159), cihatla emredilinceye kadar rahmetle davrandı, cihat emredilince de cihadın gereğini yaptı. “Ben lanet edici olarak gönderilmedim, büyük-küçük her kusur için size rahmet olarak gönderildim” buyuran efendimiz (asm), canavar ruhlu bir kavimden medeni bir toplum çıkarmıştır ayrıca “Hoşgörülü haniflik ile gönderildim, kim benim sünnetime muhalefet ederse benden değildir” buyurarak dinin evrenselliğini ve kolaylığı belirtmiştir.
KÜÇÜKLERE MERHAMETİ “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüklerimizi tanımayan bizden değildir”, “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez”, çocuklarını hiç öpmeyen bedeviye “Allah kalplerimizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim ki” buyurması; Oğlu İbrahim'i, süt annesinin yanında ziyaret etmek için, Medine’nin bir ucuna gidip, İbrahim’i öpüp koklaması; Hz. Hasan ve Haz. Hüseyin’i sırtına alıp namaz kılması; Köle bile olsa anne ile çocuğun arasının açılmaması, ayrılmamasını emretmesi, küçüklere olan merhametinin birer nümü nesidir
İBADET VE MUAMELATTA RAHMET İbadetlerde, fakat ölçüsünde mükellef kılınma, prensibi hakimdir. İlk olarak, haram ve helal kılma yetkisi şariye aittir ağır yük ve takat üzerinde sorumluluğu ve böyle bir konuda gayretkeşliğe düşeni Hz. Peygamber (sav) hoş karşılamıyordu. “Müslümanların en büyüğü günahkarı haram olmayan bir şey hakkında soru soran ve sorusundan dolayı yeni bir haramın ihdasına sebep olan kişidir”. Çok soru sorma ve kendini ilgilendirmeyen konuda tekellüfe girme mekruhtur. “Ey iman edenler açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayınız...”(Maide,101). İbadete tekellüf eden kadına Efendimiz (asm) “Allah hiç usanmaz ta ki siz usanırsınız, bıkarsınız. Gücünüz nispetinde ibadete sarılıp, ona tahammül ediniz”. Visal orucunu da nehy edilmiştir. Efendimiz iki şey arasında muhayyer kaldığında, günah olmayan kolayını seçerdi. KÖLELERE MERHAMET İslam, değişik cezalarda köleyi hürriyetine kavuşturmayı ilk sıraya koymuştur. a- Kölem, cariyem denmez, oğlum, kızım denebilir, b- Köleler kardeşlerinizdir. Yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin, c- Köle-efendi bir kaptan yemek yiyebilir, d- kölelerin talim ve terbiyenin yapılması, e- Dövmede ise yüzüne vurmama Cevdet Paşa “Müslümanlıkta köle almak, köle olmaktır”, demiştir. HAYVANLARA MERHAMET Hayvanların hayat hakkı kutsaldır, zararı olmadıkça dokunulmaz. “Haksız yere bir serçeyi öldürene, Allah kıyamet gününde hesap soracaktır”(Hadisi Şerif) Kedisini hapsederek öldüren kadının cehenneme gitmesi, hayvanın boğazlanırken bıçağın keskin olması ve hızlı kesilmesi, hayvanın canlı iken bir uzvunun kesilmemesi emredilmiştir. “Her canlıya iyilik yapana sevap vardır.”(Hadisi Şerif) II. BÖLÜM İSLAM KOLAYLIK DİNİDİR İnsan bir mücadele içindedir. Tabii aklı ile aşamadığı konularda ise vahiy ve tebliğ ile hareket edecektir.
KURAN'IN KOLAYLIĞİ “Ana olsun ki, biz Kuran'ı düşünmek için kolaylaştırdık, ibret ve öğüt alan var mı?” (Kamer,17). Kuran her seviyede her kültürde insana hitap eder. Kolaylık, öğrenmede, okumada anlamada, müteşabih ayetler de ehli tarafından anlaşılacaktır. Aynı zamanda da, Kuran'dan kolay gelen okunmalıdır. İmam Şafi' ye göre müminin namaz kılacak kadâr, tespih ve züdr yapacak kadar Arapça bilmesi gerekir. İmam Azama göre namazda Farsça kıraat caizdir. İmam Yusuf ve Muhammet’e göre Arapça kıraate gücü yetmeyenler için Farsça kıraat caizdir. Bir rivayette İmam Azam bu görüşünden vazgeçmiştir. TAKAT ÜSTÜ YÜKÜMLÜLÜK “Size bir iş emrettim mi gücünüz yettiği oranda yerine getiriniz. Bir şeyden yasakladığımda ondan da kaçınınız”(Hadisi Şerif). Allah(cc) Efendimizin ümmetini, diğerlerinin aleyhine meşveret kılmıştır. Mesela, İsmail oğullarına, elbiselerine idrar bulaştığında onu bıçakla kesme hükmünü koymuştur ayrıca Yahudilere, Hıristiyanlara elli vakit namaz, malın dörtte biri vergi vermek, vatanlarından çıkarılmak, tövbe için intiharla mükellef tutulma gibi hükümler vardır. İçyağı haram kılınmıştır. Cumartesi günü çalışma yasaklanmıştır.
HADİSLERDE KOLAYLIK “Din kolaylıktır. Hiç kimse yoktur ki din hususunda kendini zorladığında din ona galebe etmesin. Öğle olunca orta yolu seçiniz.....”(Hadisi Şerif)
İBADETTE KOLAYLIK 1. Cuma namazı, oruç, hac, umre bazı özürlerden dolayı düşer. 2. Namazın hastalık nedeniyle rükünlarında eksiltme. 3. Namazın rükünlannı değiştirme, dâyanarak kılma, ima ile kılma, kefaret. 4. Seferde öğle-ikindi, akşam-yatsı cem etme 5. Teyemmüm MEŞAKKAT 1. İbadetin kendisinden ayrı olmadığı meşakkat, soğukta abdest, guslün zorluğu, sıcakta oruç gibi 2. Kendisi sebebiyle ibadetlerinin düştüğü meşakkatler. a) Ağır meşakkati öldürülme koşuluyla ibadetin terki b) Hafif meşakkat; Bunlara itibar edilmez. Hafif ağrılar gibi c) Orta şiddetle meşakkat; Mescide bevleden bedeviye Efendimizin (asm) müsamahası ve bevledilen yere bir kova su dökülmesini emretmesi · Dinde kolalaştırma vardır. · Rıfk ile muamele · Müsamaha. İslam el-Hanifiyeti's Semha'dır. Müsamaha aynı zamanda cömertliktir. ·Alışverişte kolaylık
İBADETLERDE KOLAYLIK Müslümanlar ümmeti vasattır. Efendimiz uzun namaz kılmak ister fakat çocuk ağlaması duyarsa kısaltırdı. “Dinde aşırılıktan kaçınınız, sizden öncekiler aşırılıkla helak oldular”. Efendimiz, hacda saçları bitlenen kişinin saçlarını kestirmiş ve üç gün oruç tut buyurmuştur. Nafile oruç bozulursa kaza edilebilir. Namaz kılan kişi, elbisesini hırsızın çaldığını görse namazı bozabilir. RUHSAT Haramı gerektiren külli bir asıldan istisna olmak üzere ve sadece ihtiyaç durumlarına mahsus meşakkat veren özür sebebiyle meşru kılınan hükümlere Ruhsat denir. Asıl ve genel olup her mükellefin yapmakla mükellef olduğu hükümlere ise Azimet denir. Hasta olan kişi iyileşince kaza etmek üzere Ramazan orucunu tutmayabilir (Ruhsat). Ruhsatın hükmü mubahtır. Ölüm karşısında necis şeylerden yemek ruhsattır. Sahabe zaman zaman Resulullah (asm) ile sefere çıkardı. Onlardan bazısı namazı kısaltır, bazısı kısaltmazdı; kimi oruç tutar, kimi de tutmazdı. Ruhsatın kelime manası “Yumuşaklık” demektir. Hırîstiyan ve Yahudiler dini yaşanmaz hale getirmişlerdir. Abdullah bin Amr bin As her gece namaz, her gün oruç tutma ile ilgili yemini ve ihtiyarlığındaki şu itirafı ilginçtir. Keşke Hz. Peygamberin bahsettiği ruhsatı kabul etseydim. Peygamber efendimiz (asm), bazı fiillerin sahabe tarafından yanlış anlaşılır diye yapmak istediği halde yapmamıştır. Mesela, Hz. Aişe; ‘Efendimiz, kuşluk namazı kılmıyordu, ben kılıyordum’ diyor. Önceleri Teravih namazını mescitte kılan efendimiz cemaatın çoğaldığını görünce evinde kılmaya başlamış ve evlerde namaz (nafile) kılmayı tavsiye etmiştir.
III. BÖLÜM İSLAMDA DİNİ HOŞGÖRÜ Hıristiyanlıkta hoşgörüsüzlüğü getiren St. Augustin' dir. “ve efendi hizmetçiye dedi; Yollara ve çitlerin boyuna çık, bulduklarını içeri girmeye zorla da evin dolsun”. İncil deki bu sözü zora başvurmanın mesnedi olarak kabul etmiştir. “Dinde zorlama yoktur”. Dine girmek için zorlama yetkisi peygamber dahi vermemiştir. “Sen ne kadar istesen de yine de insanların çoğu inanacak değillerdir”. İslam, Hıristiyan ve Yahudileri, müşrik, Mecusi ve putperestlerle aynı kefeye koymamıştır. “İçlerinden zulmedenler hariç kitap ehliyle ancak en güzel tarzda mücadele edin ve deyin ki; Bize indirilene ve size indirilene de inandık. Bizim tanrımızda sizin tanrınızda birdir, bizde ona teslim olanlardanız”. Dine davette üç metot söz konusudur. Hikmet, güzel öğüt, güzel mücadele. “Mazlum facir de olsa duası kabul edilir, günahkarlığı kendi aleyhinedir.”(Hadisi Şerif). Gayri Müslimlerle olan muamelede adalet hakimdir. Bu noktada Müslim-gayrimüslim eşittir. Din farklılığı temelde Allah'ın hikmet tecellilerindendir. Ehli kitabın kadın ve çocuk cizye yoktur, ancak buluğ çağına gelmiş erkeklerden alınır. İmam Azama göre Müslim gayri Müslim’in şarabını dökse, domuzunu öldürse tazmin etmesi gerekir. Hz. Ömer, namaz vakti geldiğinde, yanında bulunan kilisede namaz kılması söylendiğinde, ‘Müslümanlar orasını mescit yaparak halkına zulmedebilir’ düşüncesiyle orada namaz kılmaz. “Kim bir muâhede zulmeder ve gücü üstünde yük yüklerse ben onun müdafisiyim” Hz. Ömer kapıda dilene bir ama gördü, sordu; Hangi dindensin. Dedi ‘Hıristiyan'ım’. ‘Niçin dileniyorsun?’ Dedi, ‘cizyemi ödemek için’. Hz. Ömer hazine görevlisini görevlendirdi, vergilerini kontrol ettirdi. “Sadakalar ancak fakirler, miskinler içindir” ayetine Ehli kitabı da kattı. Ondan cizyeyi kaldırdı. Hz. Ömer'in Hıristiyan kölesi vardı. Zımminin hukukuna göre gayrimüslim bir hanımın Müslüman olan kocasının evinde haç bulundurması durumunda, koca bunu engelleyemez. Zımminin diyeti bir Müslüman’ın diyetinin yarısıdır. Zımminin can ve mal güvenliği vardır. Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli Camii yanında Roma mabedi, İstanbul kuzguncuktaki yan yana camii, kilise ve sinagog olması Müslüman müsamahasını gösteriyor.
TEDRİCİLİK İçki dört merhalede yasaklanmış, riba veda haccında yasaklanmış. Cihat, zekat ve namazı kabul etmeme şartıyla Müslüman olmayı teklif eden sahif kabileseline sadece namazı kabul ettirmesi (Rükusuz dinde hayır yoktur).
bu misallerin hiç biri İslam’ın ilk yıllarında farz kılınmamıştır.
İSLAM DENGE DİNİDİR ‘İşte böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara karşı şahit olasınız. Peygamber de size şahit olsun’(Bakara,143). Cami, insanlar için bir yerdir, kilise tanrı tapınağıdır. Mimarileri bile gösteriyor. Ağlama gözle ve kalple olduğu müddetçe Allah'tandır ve rahmettir. El ve dil ile olan ise şeytandandır. Hz. Ömer, zekat olarak Müslümanların mallarının en iyisi olmayan, kendilerinin gönül rızası ile verdiklerini kabul etmiştir. Kızına miras bırakmamak için malını tasadduk edecek olan sahabeye Efendimiz (asm) izin vermemiştir. Ancak 1/3 yada daha azını tasadduk et gerisini miras olarak bırak demiştir. ZARURET Açlık nedeniyle hırsızlık yapana had uygulanmaz. Ayrıca hırsız cahilse de bilgilendirilmelidir. Soğukta gusül yerine teyemmüm yapan Amr bin As'a (ra), Efendimiz (asm) tebessüm etmiştir. |
Pazartesi, Hazirane 26, 2006 · Kategori: hadis
İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “İnnâ ümmetün ümmiyyetün..” yani “Biz ümmi bir ümmetiz...” hadisini de zikretmek gerekir. Bence bu hadisi okuma yazma bilmeme şeklinde değil, başkalarına ait bilgi kırıntılarıyla zihnin, hafızanın kirletilmemiş olması şeklinde anlamak lazım. Yoksa Araplar duyduklarını unutmayan çok zeki bir kavim. Bir gün boyunca hiç ara vermeden cahiliye dönemine ait şiirleri okuyanlar var. Hazreti Ebubekir gibi soy ağacını belki 20-30 nesil geriye götürerek ezbere sayanlar var. İrvaz b. Sâriye’nin rivayet ettiği; “Efendimiz Sabah namazını kıldı, çıktı minbere, konuştu konuştu; öğlen vakti geldi, namaz için ara verdi. Sonra İkindi’ye kadar yine konuştu. İkindi’yi kıldı, Akşam’a kadar yine konuştu...” hadisindeki o konuşmaların hepsini hafızasında tutup kelimesi kelimesine bize rivayet edenler var. İşte bu anlamda ümmi olan bir ümmet. Başka kültür, başka anlayış, başka mantık ve başka felsefelere itibarları yok. Kur’an bize ve her şeye yeter mülahazası ufuklarını kaplamış.
İçinizde Resûlullah’ı gören var mı
Çarşamba, Hazirane 21, 2006 · Kategori: hadis
ALINTIDIR
Allah Resûlü buyurur:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek; insanlardan bir cemaat gazâ edecekler ve kendilerine:
-İçinizde Resûlullah’ı gören var mı? denilecek. Onlar da:
-Evet! Cevabını verecekler. Bunun üzerine kendilerine fetih müyesser kılınacak. Sonra insanlardan diğer bir cemaat gazâ edecek, kendilerine:
-İçinizde Resûlullah’a sahâbelik etmiş bir kimseyi gören var mı? denilecek,
-Evet! diyecekler. Yine kendilerine fetih müyesser kılınacak. Sonra insanlardan bir cemaat daha gazâ edecek ve kendilerine:
-İçinizde Resûlullah’a sahâbelik edenleri görenlere arkadaş olan var mı? denilecek. Onlar da:
-Evet! cevabını verecekler; onlara da kale kapıları açılacak ve fetih müyesser olacaktır.”[1]
Yine bir hadîslerinde Efendimiz (sav) :
خير الناس قَرْني ثم الذين يلونهم ثم الذين يلونهم “İnsanların en hayırlısı benimle aynı çağı paylaşanlardır. Sonra onların peşinden gelenler, daha sonra da onların peşinden gelenlerdir”[2] buyurarak kendisine yakın olan devirlerin fâziletine işaret etmektedir
1] Buhâri, Fezailu’l-Ashâb, 1; Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 208-209.
[2] Buhari, Fezailu’l-Ashâb, 1; Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 212.
Son Yazılarım
Kategorilerim
- -ilmihal
- baziilgicekendinibilgiler
- -GULLERIN-EFENDISI
- IZLE-DINLE
- ney
- ALLAH
- ibretler
- BASIN
- linkler
- hadis
- TERIMLER
- GÜNCEL
- -DuaDemeti
- -hutbeornekleri-hutbedualari
- HikayeAlintilari
- NE-GUZEL
- kuranikerim
- MERAK-ETTIKLERINIZ
- Anne
- HATIM
- Almanca
- siir
- SAHABE
- piyes
- -Yorum-Makaleler
- -NAMAZ
- hurafe
- tarih
- -KUTLU-DOGUM
- Cocuk
- Millilerimiz
- RAMAZANVEKADIRGECESI
- Diyanet_Hac_Sorulari
- canakkale
- -Dingorevlisi
- DiyanetSinavSorulari
- -DESTEK
- YazKuranKursu
- Kulakveriniz
- YARDIM
- genc kalemler
Arkadaşlarım
- efrasyap
- cemre
- mag0323
- ahha
- milkboy
- esin
- mucahid23
- ekrem
- ikizler
- ertugrultasci
- ozlem405
- Enes Karakose
- zamanbitiyor
- omasozturk
- elki
- shekkercik
- ersince
- sudaayakizleri
- yunusum
- mevlevi
- asu
- islamfelsefesi
- hatto
- fatima
- vuslatsevdasi
- temizekran
- isi
- unutulan
- frekans
- kelebekk
- ahsennur
- onurhan1907
- vatanim
- sehzade78
- dinimislam
- zenci
- nurdanhaleler
- ucarsu
- Özkan Özdemir
- aise
- sergul
- duha
- muzaffererdem
- sumeyye2
- hakkinrahmeti
- woelfin
- kalemabi
- ibnarabi
- gencer
- calinus
- sadecemustafa
- ercan14
- vuslat78
- aylin2
- nstar
- adaynur2
- adntakimi
- tayyib41
- nurtanem
- farukk
- yenistil
- 1984nilufer
- emremmavi
- nsmc
- neslinursema1
- nurum1
- alsancakkoyu
- xsindrelax
- azizefedogan
- arstekin
- haticane
- veyis2
- nurla
- barensel
- neslinursema2
- ahmet36
- bilkentclup
Etiket Bulutu
- asıl değişen sizin kalbiniz Diyanet İşleri Başkanlığı verilerine göre Türkiye'de 80 bin 53 cami faaliyet gösteriyor. Bu camilerin yaklaşık 35 bini k ZEYNEP YETER ARSLAN http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dinhizmetleriweb/dinhizmetleri/camiDinGorHaf/yurtici_2009.asp ramazan bayramı mesaj KADİR GECESİ MESAJI DİTİB Genel Başkanı Sadi Arslan’ın Ramazan Ayı Mesajı 2009 Yılı Sadaka-ı Fıtır Miktarına İlişkin Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı ddd Üç Aylar ve Regâip Kandili