d. ...Ve İffet Abidesi Hz. Yûsuf (a.s)

 

Tevrat, Hz. Yûsuf (a.s)’la alâkalı iftiralarla doludur. Akla-hayale gelmedik ne kadar iftira varsa, hepsi malzeme olarak kullanılmış ve -hâşâ- Hz. Yûsuf (a.s), âdî bir insan durumuna düşürülmüştür. Halbuki o, sîretiyle-sûretiyle pâk ve nezîh bir nebîdir. Ve her peygamber gibi o da ismet sıfatıyla donatılıp techîz edilmiştir.

Ancak, burada üzülerek itirâf etmeliyim ki, bizim tefsircilerimizden bazıları da dikkatsizce Tevrat’tan veya daha umûmî mânâda israiliyâttan yaptıkları alıntılarla, o Yüce Nebî’ye yakışmayacak ve onun ismetine dokunacak yakıştırmalarda bulunmuşlardır. Biz yine, mevzû edindiğimiz diğer peygamberlerde olduğu gibi, Hz. Yûsuf (a.s)’la ilgili hâdiseleri de Kur’ân’dan takip ederek, Hz. Yûsuf (a.s)’un iffet ve ismetini Kur’ân âyetleri içinde bulmaya çalışacağız. Tabiî ki, bu çalışma, sadece mevcudu ortaya çıkarma gayretidir. Yoksa Kur’ân’da bu husûs gayet sarîh ve açık olarak belirtilmektedir. En âmî bir insan dahi, Yûsuf sûresini, bir kere -tabii mânâsına inerek- okusa, arzedeceğimiz hususları rahatlıkla bulabilecektir. Yeter ki, ona peşin fikirliliğin körelttiği bir gözle bakmış olmasın..

Hz. Yûsuf (a.s), çocukluğunda kardeşleri tarafından kuyuya atılmış ve sonra da köle gibi satılmıştı. O’nu Mısır’da bir vezir satın almış, sonra da bir evlatlık gibi bağırlarına basmışlardı. Ancak, Yûsuf çocukluk devresini aşıp, gençlik çağına girince, vezirin hanımı, Yûsuf’a karşı başka duygular beslemeye başlamıştı. Derken, Kur’ân’ın anlattığı gibi, bir gün kapıları sıkıca kapatıp ondan kâm almak istemişti. Ancak, gelen tekliften ürperen ve o güne kadar aklının, hayalinin ucundan dahi geçirmediği bir şeyle karşılaşan Hz. Yûsuf (a.s), derhal oradan uzaklaşmak istedi ama, kadın arkasından yetişip gömleğinden çekince, Hz. Yûsuf (a.s) yakalandı, gömleği de yırtıldı. Tabii, bu arada kapı açılınca, birden bire vezirle karşılaştılar.. ve Hz. Yusuf’a bir imtihan yolu daha göründü.. zira, kadın, kocasını görünce derhal iftiraya başladı ve “Karına kötülük yapmak isteyenin cezası nedir? Hapis veya işkence değil midir?”(Yusuf, 12/25) dedi. Bu bir iftiraydı ve iftira her yönüyle kendisini ele veriyordu.

Şimdi naklettiğimiz hâdiseyi bir de, âyetlerin satır aralarında takip ederek Hz. Yûsuf (a.s)’un ismetine delâlet eden husûsları yakalamaya çalışalım:

وَرَاوَدَتْهُ الَّتِي هُوَ فِي بَيْتِهَا عَن نَّفْسِهِ وَغَلَّقَتِ الأَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللهِ إِنَّهُ رَبِّي أَحْسَنَ مَثْوَايَ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

“Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapıları sıkı sıkı kapadı ve “gelsene” dedi. Yûsuf: ‘Maazallah! Doğrusu senin kocan benim efendimdir, bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar kat’iyyen başarıya ulaşamazlar’ dedi.” (Yûsuf, 12/23).

Evvela Kur’ân, gıybet etmiyor. Kadının ismini vermiyor, onu sadece evin hanımı ünvanıyla ele alıyor.

Bütün kapıları kapatan, kadındır. Bu arada ilk ses de, bütün şûhluğu ile kadından gelir. Arkadan o iffet âbidesinden de bir ses yükselir: “Maazallah.” Yûsuf (a.s), bu hareketiyle kıyamete kadar gelecek bütün gençlere ne büyük bir irâde timsalidir!

Âyette, sarihan Hz. Yûsuf (a.s)’un, gelen teklif karşısında kat’i bir tavır belirttiği açıktır. Hz. Yûsuf (a.s) “Rabbim” derken kimi kasdediyor? Ya bu ifade ile kasdı Cenâb-ı Hak’tır ki, günaha girmek, O’nun kendisine bunca bahşettiği nimetlere karşı nankörlükle mukabele etmek demektir. Nankörler ise asla kurtuluşa eremezler. Ya da kadının kocasıdır ki, daha önce geçen اَكْرِمِي مَثْويهُ “Ona iyi bak” ifadesine bir telmihtir. Hakîkaten kadının kocasının, Yûsuf’a çok büyük iyilikleri dokunmuştur. Bütün bu iyiliklere karşı Yûsuf, nasıl nankörlükle mukabele edebilirdi ki?

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da, Hz. Yûsuf (a.s)’un günahtan kaçınması, hiç bir zaman efendisinin veya Cenâb-ı Hakk’ın kendisine olan ihsan ve lütuflarından dolayı değildir. Bu, sadece meselenin temel esaslarından biridir ve kadının anlayış seviyesine göre bir tenezzüldür. Halbuki Hz. Yûsuf’un günahtan kaçınma sebebi, daha ağzından dökülen ilk cümlede gizlidir: “Maazallah -Allah’a sığınırım.” Demek ki onun günahtan kaçınması doğrudan doğruya Allah (c.c) korkusu, Allah mehabetiyle alâkalıdır ki, makbul olan takvâ da budur.

Günah, nasıl bir netice doğurur, Hz.Yûsuf (a.s) bunun da şuurundadır. Günah bir zulümdür, bir haddi tecâvüz etmektir ve bir fâsit daireye girmektir. Neticesi ise hem dünyada hem de âhirette hüsrandır.

Hz. Yûsuf (a.s) hakkında yanlış anlama ve anlatmalara sebep olan âyet ise, hemen bu âyetin ardından gelen وَلَقَدْ هَمَّتْ

بِهِ وَهَمَّ بِهَا لَوْلا أَن رَّأَى بُرْهَانَ رَبِّهِ âyetidir (Yûsuf, 12/24).

Âyete mânâ vermeden önce bazı kelimeler üzerinde durmamız yararlı olacaktır: Bu âyette, yanlış-doğru anlamalar üzerine nirengi kelime “هَمَّ” kelimesidir.

هَمَّ” fiili mazî bir kelimedir. Bu kelimenin çeşitli mâ­nâları vardır ve failin durumuna göre, bu mânâlardan birini tercih etmemiz gerekir. Lûgat ilminde de bir kâide vardır (e­ğer aksi bir delil yoksa veya mevzûya mutabakatsızlığı söz konusu değilse) kelime için esas ve hakiki mânâ ilk sıradaki mânâdır. Bölge farklılıkları mahfuz, bu mevzuda lügatçıların referansı önemlidir. “ هَمَّ ” kelimesine, lûgatta verilen ilk mâ­nâ, “ اَقْلَقَ ” ve “ حَزِنَ ” mânâlarıdır. “ اَقْلَقَ ”: “Gönül ızdırabına düşme, hafakanlara girme, hasretle yanıp tutuşma, yanıp yakılma ve mahzun olma” demektir.

Bu fiil, Zeliha’ya nisbet edildiğinde, “Zeliha, Yûsuf (a.s)’dan ötürü kalaktan kalağa girdi, sıkıntıya düştü, hüzne gömüldü ” mânâlarına gelir. Tabii Hz. Yûsuf (a.s) da kendi dünyası adına bir kalak ve hüzüne boğuldu. Çünkü O, bu evde bir esirdir. Kaçsa bile yakalanıp geri getirilecektir. Ayrıca bu kadın da ona musallattır. Öyle ise, kadın, onun için yanıp yakılırken üzülüp ızdırap çektiği gibi Hz. Yûsuf (a.s) da, ismet ve iffeti adına ızdırap çekmektedir. Rabbi ona bürhanını göstereceği âna kadar da, teminat altında olduğunu tam bilememektedir. Evet Allah (c.c), ona çamur attırmayacaktı. O, Yûsuf (a.s)’un etrafını bürhanlarla karantinaya almıştı. Ancak bunlara tam uyanacağı âna kadar dehşet, endişe ve ürperti yaşayacaktı. Bence evvela üzerinde durulması gereken husus da budur. Mevzu ile alâkalı tefsirler, bu noktadan çıkış yapılarak tekrar gözden geçirilmelidir.

İkincisi: Zeliha, sürekli bir gayret, azim ve kararlılık için­deydi.. evet o, kendisine bir hedef seçmişti; Yûsuf (a.s) mut­laka onun olmalıydı ve onun bütün derdi buydu. Nitekim, başka bir âyette onun durumu anlatılırken: قَدْ شَغَفَهَا حُبّاً “Aşkı kalbini delmişti.” deniyor (Yusuf, 12/30). Hz. Yusuf (a.s)’un durumu ise: كَذَلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ السُّوءَ وَالْفَحْشَاء إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُخْلَصِينَ âyetiyle: “İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik. Çünkü o, bizim ihlas kesilmiş kullarımızdandı.” (Yûsuf, 12/24) iffetâmiz, ihsan buudlu sözlerle anlatılmaktadır.

Âyette geçen “muhlas” tabiri de çok mühimdir. Evet, bir “muhlis” vardır, bir de “muhlas”... Hz. Yûsuf (a.s), bu ikinciden yani muhlas olanlardandır. Her peygamber muh­lastır.

Muhlis, ihlâslı insan demektir. O, yaptığı her işi Allah (c.c) için yapar ve bütün yaptıklarında, sırf Cenâb-ı Hakk’ın rızasını gözetir. Bu itibarla, saffet ve samimiyet içinde, hep Allah (c.c)’a bağlılığı araştıran insana biz, “muhlis” diyoruz. Fakat görüldüğü gibi o, daha araştırma safhasındadır ve henüz yoldadır. Yani tasavvufî ifadesiyle “seyir ilallah” mertebesindedir. Allah (c.c)’a doğru giderken, amel ve davranışlarında istikâmet mücadelesi vermektedir. Muhlas ise, bütün endişelerden kurtulmuş, ihlasın zirvesinde taht kurmuş bir babayiğittir. O, “muhlis”in gitmekte olduğu yolları çoktan aşmış ve yolculuğunu “seyir minallah”la taclamıştır bile. İşte böyle bir insan için, artık, yer yer bizim içine düştüğümüz varta ve sürçmeler söz konusu değildir ki, Yûsuf (a.s) da bunlardandır. Öyle ise, bir muhlise dahi yakışmayacak davranış veya düşünce, muhlas olan Hz.Yûsuf (a.s)’a nasıl yakışır?

Ayrıca Kur’ân: وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ “İşte biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız.” (Yusuf, 12/22) diyerek Hz. Yûsuf (a.s)’un, muhsinlerden olduğuna da işaret etmektedir. Bizler, îmân yoluyla amele, amelle de îmân-ı tahkîkîye ulaşır, yolun sonunda da ancak ihsan mertebesine çıkabiliriz. Bizler için kavs-i urûçta mukadder bu son basamak, bir nebî için, işin başı ve yolculuğunda ilk kaldırım taşıdır.

İhsan; أن تَعْبد اللهَ كأنك تراه، فإن لم تكن تراه فإنه يراك hadîsinde de anlatıldığı gibi, Allah (c.c)’ı görüyor gibi, O’na kulluk yapmaktır.[27] İşte, bizler için son ve ufuk nokta olan bu merhaleye peygamberler, daha işin başlangıcında mazhar edilmiş.. ve onların yolculuğu, bir ölçüde bizler için münteha sayılan bir noktadan başlamıştır. Öyleyse peygamberlerin durumunu tahlil ederken, meselelere hep bu perspektiften bakmak îcab edecektir. Aksine, onları kendimizle kıyas edersek, hep yanılırız ve doğruya da bir türlü varamayız.

Zeliha ile Hz. Yûsuf (a.s), tamamen ayrı iki dünyanın insanıdırlar. Biri, aşkından gözü dönmüş, iradesi felce uğramış, kendi hislerini yaşayan bir insandır, diğeri de, gözü ötelere açılmış, ihsan şuuruna ermiş ve ihlâsın özü haline gelmiş bir nebî.. tabii, o da hep kendi iklimine doğru kanat çırpmakta.

Bunlardan her ikisi için de “ هَمَّ ” kullanılır. Fakat kullanılan bu kelimenin mânâsı, her ikisinin gaye ve hedefi ölçüsünde birbirinden farklıdır.. evet, “ هَمَّ ” kelimesine, onların himmetlerinin düşünce yapılarının, bilgi birikimi ve kültürlerinin farklılığına göre mânâ verilmelidir. Zaten aradaki fark, biraz sonra meydana gelecek tablodan da anlaşılacaktır. Yûsuf (a.s), ismet ve iffete doğru, Zeliha ise, şehvet ve günaha doğru koşmaktadır.. ve ikisi de âdeta yarışmaktadır. Yûsuf (a.s) kaçıyor, diğeri kovalıyordu. Eğer Yûsuf (a.s)’ta, zerre kadar meyil olsaydı, böyle bir kovalama olmazdı ki! Demek ki, Yûsuf’un azmi, niyeti ve hedefi tamamen başkaydı. Ve O, o yüce hedefe doğru koşmaktaydı. Zaten ikisi arasında cereyan eden mücadeleyi izlerken de bu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Evet Hz. Yusuf Zeliha’dan öyle kaçmaktadır ki, kadın, arkasından çekip odadan çıkmasına mâni olmak isteyince, Yûsuf (a.s)’un gömleği arkadan yırtılmıştır. Tam bu sırada, Yûsuf (a.s), kapıyı açar ve dışarıya fırlar, kadın da arkasındadır. Ve bu kovalamaca ile vezirin karşısına çıkılır. Böyle bir durumda, ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmış olan kadın hemen kendini müdafaaya geçer ve Hz. Yusuf’a isnatta bulunur.. bulunur ama, dediklerine, ne kendisi ne de kocası inanmıştır. Zaten ortada bir de şâhid vardır. Suskun haliyle, en büyük hatipleri dahi susturacak bu şâhid, şüphesiz Yûsuf (a.s)’un yırtılan gömleğidir. Ve kadının akrabasından birisi veya henüz konuşmasını bilmeyen bir çocuk da bu şehadete imza atar. Mesele anlaşılmıştır; ve Yûsuf (a.s), zerre kadar günaha bulaşma meyli göstermemiştir. Çünkü gömlek arkadan yırtılmıştır. Eğer niyet Yûsuf (a.s)’ta olsa ve kadın korunmak isteseydi, gömleğin yırtığı, ön taraftan olmalıydı. Yûsuf (a.s), bürhanlardan birini orada hemen görmüştü. İşte Rabbi, bir yırtık gömlekle onu korumuş ve muhteşem geleceğe doğru bir adım daha attırmışdı.

Bu itibarla, Hz. Yûsuf (a.s)’un “hemmi” düşüncesi kendi sevdâsı, Zeliha’nınki de kendi sevdâsı istikametindeydi. Cenâb-ı Hak’la halvete ermiş bir insanın ve daima Allah (c.c) murakebesiyle yaşayan bir nebînin “hemmi”ni, gözü şehvetten başka bir şey görmeyen bir kadının hemmiyle, aynı teraziye koyup tartan ve ikisinin düşüncesini de cismaniyetin sis ve dumanları içinde ele alan bir kısım müfessirler, bu inceliği göremediklerinden büyük yanılgı içindedirler. Bence, Kur’ân ve sünnet-i seniyyeden referanslı olmayan bütün yorumlar bir daha gözden geçirilmelidir. Yeniden yapılacak bu düzeltme -öyle zannediyorum ki- o samimi, fakat israiliyât kurbanı büyüklerimizi de memnun edecektir; zira onlar, bu hatalarından dolayı kimbilir ne füyûzattan mahrum kalmışlardır..? Evet, kat’iyyen inanıyoruz ki nebîyi, herhangi bir beşer gibi değerlendirip tartmak isteyenler, onun manevî atmosferinden ve diriltici ikliminden mahrûm kalırlar.

“Hz.Yûsuf (a.s), tam gönlüyle Zeliha’nın teklifine meyledecekti ki, Yakup Aleyhisselâm’ı gördü. Eli dudağında Yûsuf’a hayretle bakıyordu”, gibi safsatalar, nebinin ismetine, muharref kitapların attığı iftirâ çamurları cümlesindendir ve bunlar bizim kitaplarımızdan mutlaka silinmelidirler!..

Abdülaziz Debbâğ isimli büyük velî وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِ وَهَمَّ بِهَا âyetinin tefsirinde: “Zeliha kendi düşünce ve tasavvuruna göre harekete geçti, Yûsuf (a.s) onu bu işten vazgeçirmek için harekete geçti, belki Zeliha’yı dövecek, ona elini kaldıracaktı”[28] demekte ve “هَمَّ” kelimesini bu şekilde izâh etmektedir. İlahî nefahatın, ümmiyet ufkunu ağartarak ona söylettiği daha nice pırlantalar var!

Hem zaten, başka türlü nasıl düşünülür ki, Allah Resûlü kendisine “Sen kerîmsin” diyenlere: إن الكريم بن الكريم بن الكريم بن الكريم يوسف بن يعقوب بن إسحاق بن إبراهيم خليل الله Yani: “Kerîmoğlu, kerîmoğlu kerîmoğlu kerîm, İbrahim Halîlullahoğlu, İshakoğlu Yâkuboğlu Yusuf’tur.”[29] dediği bir yüce kamet. Onun büyük dedesi Hz. İbrahim, dedesi İshak ve babası Yakup’tur. İşte Yûsuf, böyle kerîmoğlu kerîmdir.. ve Allah Resûlü, bu ifadeleriyle Hz. Yûsuf (a.s)’u öyle bir noktada işaretlemektedir ki, biz hayâllerimizle bile oraya ulaşamayız.

Bizim gibi sıradan ve varlığın özünden değil de, tortusundan yaratılmış insanlar bile, böyle bir günahı aklından geçirmezken, o pâk dâmen, o büyük nebînin böyle şeylere tenezzül edeceğine ihtimal vermek, akıl harici bir safsatadır. Ne akıl ne de nakil böyle bir safsatayı kabul edemez.

O nebî ki, kadınların fettanlığı artıp, kullanılan oyunlar ayrı buudlar kazanmaya başlayınca, Rabbine “Rabbim, hapishane benim için bunların teklifini yapmaktan daha iyidir.” der, (Yusuf, 12/23) ve saraydaki zevk ü safa dolu bir hayatı terkedip, hapishanenin ufûnetli, tahammül edilmez hayatına iffeti adına râzı olur. Evet, dokuz seneye yakın bir mihnet dolu hayatı, sırf ismet ve iffeti uğruna göğüslemesi, onun ismetini isbata yetmez mi? O kadınlar ki, onun güzelliği karşısında kendilerinden geçmiş ve ellerini kesmişlerdi (Yusuf, 12/31). O kadınlar ki, onu zor durumda bırakmak için, Zeliha’nın ona olan tutkusunu yaymış.. ve ona yakın olabilmek için nice oyunlar denemişlerdi (Yusuf, 12/30). Ne var ki her defasında karşılarında, bu granit îmanlı genci bulmuş ve ondan bir dirhem dahi meyil koparamamışlardı.

Duâ etti. Fasit daireye girmemek için, Rabbine yalvardı. Rabbi de, onun duâsını kabul etti ve onu hapishanede garantiye aldı. Ardından her devrin çilekeşleri için, hapishane kapıları hep açık kaldı ve hapishâneler, îman ve Kur’ân hizmetkârları, hakikat işçileri için birer “Medrese-i Yûsufiye” oldu.

O iffetine o kadar düşkün idi ki bir gün geldi, ona “hapisten çık” dediler. O, diretti ve “İffetim herkesçe bilinmedikçe hapisten çıkmam.” dedi (Yusuf, 12/50). İffetli yaşamak ayrı bir iş, onun isbatı da ayrı bir işti.. bunların ikisi de, onun gelecekteki misyonu adına büyük önem taşıyorlardı. O, hapisten çıkmadı.. Zeliha herkesin bulunduğu bir yerde suçunu itiraf etti. Ardından da onun nasıl bir iffet âbidesi olduğunu söyledi (Yusuf, 12/51).

Zeliha bile günahını itiraf edip onun ismetini ilan ederken, hâlâ o şanı yüce bir nebîye günah isnad edenlere bilmemki ne demeli?



[1] Buharî, Merdâ, 1, Tevhid, 31; Müslim, Munafıkûn, 58-59.
[2] Münâvî, Feyzu’l-Kadir, 4/34; Hadîsin değişik lafızlarla rivayeti için, bkz: Buharî, Hudûd, 22, Talak, 11; Ebu Davud, Hudud, 17; Tirmizî, Hudud,1; İbn Mace, Talak, 15,16.
[3] Keşfü’l-Hafâ, 1/428
[4] el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, 3/49.
[5] Ahzâb sûresi, 33/30.
[6] Buharî, Tefsir, 3; Tirmizî , Kader, 2 Müsned, 2/287,314.
[7] Ebu Davud, Tatavvu, 12, Edeb, 160.
[8] Müslim, Fezâil, 17; Değişik lafızlar için, Buhari, Enbiya, 40; Rikak, 26; Müslim, Fezail, 18, 19.
[9] Buhârî, Tefsîr (9), 12,13.
[10] Müslîm, İman, 271.
[11] Bkz. Kurtubî, 7/19.
[12] Seyyid Kutup, Fî Zılal, 1/301-302.
[13] MollaCâmi, Nefehatu’l-Üns, s. 521 (Terc.Lâmii Çelebî).
[14] Buharî, Enbiyâ, 11.
[15] Buhari, Enbiyâ, 8,9; Müslim, İman, 327, 328.
[16] Tirmizi, Menakıb, 46; Ebu Davud, Edeb, 84.
[17] İbn Kesîr, Şemâil, s.84-85.
[18] Buharî, Enbiyâ, 8, Müslim, Fezail, 154.
[19] Buhârî, Enbiyâ, 9; Müslîm, İman, 327-328.
[20] Bkz. Kenzü’l-Ummâl, 3/632-633.
[21] Buharî, Cenâiz, 81; Menâkıbu’-Ensâr, 40; Müslîm, İman, 309. 388) Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 13/37-40
[22] Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, 13/37-40.
[23] Râzî, Mefâtîh, 13, 37-40.
[24] İbrahim, 14/37; Kurtubî 9/242-43.
[25] Enbiyâ, 21/69; Kurtubî, 11/200-1.
[26] Buharî, Enbiyâ, 8.
[27] Buharî, İman, 37; Müslim, İman, 57; Tirmizî, İman 4
[28] Abdülaziz ed Debbağ, el-İbrîz, s.262.
[29] Buharî, Enbiyâ, 19; Menâkıb, 13; Müsned, 2/96, 332.

Yorum Yaz