Çanakkale’ye Tarihi Bir Bakış

Pazartesi, Mart 5, 2007 · Kategori: canakkale

Çanakkale’ye Tarihi Bir Bakış

Osmanlı beylerinden ve ilk akıncılardan olan Süleyman Şah, Murad Hüdavendigâr’ın ağabeyidir. Babasından sonra hükümdarlık, kendisine kalacaktır. Fakat O, devamlı sûrette Avrupa’ya, Bizans’ın sinesine doğru akınlar tertip ediyordu. Çanakkale’den sallarla geçmesini becermiş, Gelibolu’yu hakimiyeti altına almış, Bolayır’a kadar ilerlemişti. Herkes onun hükümdar olacağını ve birgün milletinin başına geçeceğini düşünüyordu. Ancak O, ötelerden gelen bir müjdeyi vicdanında duymuş gibi akıncı beylerini topladı ve şöyle dedi:

“Şayet ben bugün ölürsem, ölümümü duyan Bizans’lılar, bundan istifadeye kalkacak ve aldığımız yerlere yeniden hücum edeceklerdir. Size vasiyetim, cenazemin başında toplanıp el ele tutuşunuz, Allah’a ve Rasûlü’ne sığınarak düşmana saldırınız. Sakın, cihaddan geri durmayanız.”

Ertesi gün bir yerde, atının ayağı köstebek çukuruna girer ve mübarek şehid namzedi, altından başaşağı düşerek şehid olur. Dedikleri, aynen çıkmıştır. Beyler, onun başında toplanır ve el ele vererek düşmana hücum ederler. Bizans askerleri, bozguna uğrayıp kaçmıştır. Daha sonra ise, İslâm ordusuna şunları söyleyeceklerdir:

“Her defasında önünüzde koşan o levend ve civanmert delikanlı var ya, siz bize hücum ettiğinizde o, yeşil bir sarıkla yine sizin önünüzdeydi ve yalın-kılıç bize hücum etti.” Bunun ma’nâsı şuydu: Nasıl Mus’ab şehid olduktan sonra Allah (cc), Mus’ab’ın yerine bir melek koyup savaştırmıştı; nasıl Hz. Hamza Efendimiz’in büyük kavgasını kıyamete kadar devam ettiriyordu; aynen öyle de, batının sinesine doğru Rasûl-ü Ekrem’in adını götürmek isteyen Süleyman Şah da vefat edince Allah, onun hizmetini de devam ettiriyordu. Çünkü, Kur’ân’ın ifadesiyle şehidler ölmez. Bunu, Çanakkale savaşlarında İngiliz ordusunun komutanı Hamilton da ifade etmektedir:

“Biz” der, Hamilton, “Çanakkale’de sizin süngülerinizden, mavzerlerinizden kaçmıyorduk. Önünüzde, tanımadığımız, kendilerine top-tüfek işlemeyen yeşil sarıklı leventler vardı ki, biz onlardan kaçıyorduk.”

Hamilton’un anlattığı leventler, ervâh-ı şühedâ (şehidlerin ruhları) idi, onlar ki, ölümsüzlüğe erdiklerinden her zaman hayattadırlar.

Evet, mü’min izzetle ölmeyi kabul ettikten sonra, onun izzeti kıyamete kadar devam edecek ve o mensub bulunduğu dini adına hep bir şeref sancağı gibi dalgalanıp duracaktır. Böyle bir ölüm ise, ancak “hayatı istihkâr ile ölümün yüzüne gülen eroğlu erlere” nasip olacaktır. Cihadı ancak onlar, yani, doğuştan havari olanlar yapar. Ve onlar, sadece bir milletin iftihar anlayışına da sığmazlar; bütün bir İslâm âleminin gönlü onlara ebedî mahbes olur...

Cihad veya Savaşın Gerekliliği

İslâm’daki ‘cihad’ müdafaa veya İ’lâ-yı Kelimetullah (Allah’ın Kelimesi’ni yükseltmek) yolundaki engelleri kaldırmaya yönelik bazı hususî şartlara dayanan bir husustur. Konuyla alâkalı olarak tarihimizden pek çok örnek verebiliriz. Meselâ biz millet olarak, Çanakkale, Niğbolu, Trablusgarp... gibi bir çok cephede destansı mücadeleler vermişizdir. Vermeyip de ülkemizi işgal etmek için gelen düşmanla cihad etmek yerine, “Bizi medenileştirmek için geldiniz, ne iyi ettiniz de geldiniz! Hoşgeldiniz, safalar getirdiniz!” mi diyecektik!. Beşerî bir realite olan savaşın da kaçınılmaz olduğu yerler vardır. Ancak hususî şartlarla alâkalı olarak inen cihad ayetleri, bazılarınca yanlışlıkla tamim edilmek (genelleştirilmek) suretiyle, ikinci derecede üzerinde durulmaları gerekirken, asıl meselelerdenmiş gibi hep öne çıkarılmaktadır. Temelde, İslâm’ın ruhunu hakîkî manâsıyla kavrayamamış bu kimselerin usûl-fürû dengesini kuramamaları, İslâm’ın ruhlarda kin ve nefret mayaladığı gibi yanlış algılamalara sebep olmaktadır. Halbuki, hakikî bir mü’minin sinesi bütün yaratılmışa karşı sevgi ve muhabbetle doludur.

Sarıklı Süvariler

Bedir'de, Uhud'da, Huneyn'de çok açık ve seçik olarak melekler bizzat göründükleri gibi, Çanakkale'de, Kıbrıs'ta, Afganistan'da ve İslâm'ın yüce adının yükseltilmesi için kavga verilen daha nice yerlerde, melekler görülmüş ve müşahede edilmiştir. Bu çeşit melâikeye ait temessüller sayılamayacak kadar çoktur. Bütün mesele, meleklerin bulunabilecekleri zemini, bizlerin hazır hale getirmesidir. Bu yapıldığı takdirde melekler yine gelir, içimizde arz-ı endam eder ve bizlere de görünürler.

Hamilton’un Rüyası

Çanakkale Harbi'nde İtilaf Devletleri Kumandanı Sir Jan Hamilton, 21 Eylül 1911'de gördüğü bir rüyayı şöyle anlatıyor:

"Dün gece korkunç bir rüya gördüm. İmroz'da çadırımın içindeki küçük portatif karyolamda yatmaktaydım. Birdenbire kendimi buz gibi sulara gömülmüş buldum. Birisi beni denizin dibine doğru çekiyordu. Boğuluyordum. İki kuvvetli elin boğazımı sıktığını hissediyordum. Bu iki el, beni hem boğuyor hem de denizin derinliklerine sürüklüyordu. Nefesim kesiliyordu.

Dehşetli bir mücadeleyle kendimi bu iki elden kurtarmaya çalıştım. Bu, o kadar sıkıntılı bir boğuşmaydı ki, yatağımda güçlükle gözlerimi açtığım zaman, bütün vücudum zangır zangır titremekteydi. Baştan aşağıya kan ter içinde kalmıştım. Boğazımı sıkan iki kuvvetli pençeyi görür gibi oldum. Çadırımın içinde sanki bir hayalet vardı. Fakat yüzü karanlıkta seçilmiyordu. Bu hayal yavaş yavaş gözden silinip kayboldu. Boğazım ferahladı. Rahat nefes almaya başladım.

Çadıra bir düşman mı girmişti? Ömrümde bu kadar korkunç bir rüya gördüğümü hatırlamıyorum.

Uyandıktan sonra saatlerce bu korkunç rüyanın dehşeti içinde kaldım ve bir türlü kafamdaki acayip düşünceleri atamadım: Çanakkale tekin değildi. Üzerimize kaçınılmaz bir tehlike çökmüştü. Hepimizi meş'um (uğursuz) bir akibet beklemektedir". Ve Hamilton'un beklediği akibet aynen vaki olmuştur..

Şehitler Ölmez

“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Zira onlar, aslında diridirler; fakat siz anlayamazsınız.” (Bakara, 154)

Gözden perde kalkıp, gayb müşâhede edilebilse, şehidlerin öbür âlemde nasıl nimetler içinde oldukları görülebilecektir. Ruhlarıyla temasa geçilip kendileriyle konuşulabilse, onların ‘diriler’ için ağladıklarına şahid olunacaktır. Biz şehidlerin arkasından ağlar, geride bıraktıkları yetimleri için göz yaşı dökeriz; onlar ise, geriye dönüp dünyadakilerin perişan hallerine ağlarlar. Dünyanın bir put haline getirilişine, rahat ve rehavet içinde çeşitli sefil yerlerde geçirilen hayata, İslâm için cihad edilmeyişine, emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker yapılmayışına, kapkaranlık geçen gecelere gözyaşından habersiz seccadelere ve İslâm’ın derdiyle iki büklüm olunmayışa ağlarlar. Rabb’le münasebet içerisinde, her lâhzası, her anı huzur ve saadet dolu bir hayat yaşayan esasen onlardır. Bizim yaşadığımız şu hayat, onların hayatına nisbeten bir cehennem hayatıdır. Bizi Rabbimizden uzaklaştıran, şeytanın O’nunla aramıza girmesine sebep olan şu hayat, hakikaten ağlanacak bir hayattır. Katlanmak çok zordur bu hayata. Ne acı ki biz, bu hayatı yaşıyoruz, hem de severek ve isteyerek yaşıyoruz!..

Çanakkale’de Düşmanı Püskürten Güç

Evet, sonunda ölüm de olsa, müminin kadere olan inanç ve teslimiyeti işte budur. Bu inanç, tevekkül ve teslimiyet değil midir ki, kuvvet dengesi her bakımdan aleyhimize olmasına rağmen, Çanakkale önlerinde İngilizler’i Allah’ın izniyle yüzgeri etmişizdir. Hâsılı, bu seviyede bir inanç ve teslimiyete ulaşmak hülyâmızdır, rüyamızdır. İnşâallah, en kâmil manada onu elde ederiz.

İki Çeşit Düşman

Sizin iki çeşit düşmanınız, bu iki çeşit düşmana karşı da iki türlü cihadınız vardır. Bunlardan birincisi, imanınıza karşı nâralar atan, maddî mevcudiyetinizi yok etmek, servetinize el koymak, vatanınızı sömürmek isteyen maddî düşmanlarınızdır. Bunlar, sizin karşınıza topla, tüfekle, tankla uçakla çıkarlar. Sizler şimdiye kadar bu tür düşmanlara karşı Allah’tan her yardım dileyişinizde O'nun yardımı gelmiş, ve her defasında meleklerini göndererek düşmanlarınızı perişan etmiştir. Evet, siz, Allah’tan yardım istemiştiniz, Allah da size üç bin-beş bin melekle yardım etmişti.

Mesela, Çanakkale’de dahi bizzat İngiliz kumandanı Hamilton’un ifadesiyle: Allah, sarıklılar şeklindeki rûhânileri Mehmetçiğin önünde koşturmuş ve bir avuç yaralı Mehmetçik, İngiliz gibi cebbâr ve hodfuruş bir devleti Çanakkale Boğazı’nda durdurmuş ve boğazdan içeriye sokmamıştı. Gönlü coşmuşlar: مَتَى نَصْرُ اللّهِ “Allah’ın yardımı ne zaman?”(Bakara, 2/214) demişler, Allah da meleklerini göndermiş ve kullarını desteklemişti...

İkincisi de “Cihad-ı Ekber”dir. Bu tür bir cihadda ise, daha büyük bir yardımcıya ihtiyaç olur. İşte biz cihad-ı ekberi, bize musallat olan şeytanımıza ve kötülükleri emreden nefsimize karşı veriyoruz. Biz nefis ve şeytana karşı vermiş olduğumuz bu mücadelede vesâiti bertaraf ediyor, doğrudan doğruya Allah’a ilticada bulunuyoruz. Çünkü bu cihad Anadolu’yu işgal eden düşmana karşı değil, Allah’ın kasrı olan kalbin, şeytanlar ve şerirler tarafından işgaline karşıdır.

İşte maddî gücün çok az olduğu zamanda, Müslüman, Allah’a olan bağlılığıyla nasıl kendisinden çok güçlü düşmanlarını mağlup etmişse, bu büyük cihadda da insanı nefis ve şeytana karşı galip getirecek ve insanı onlar karşısında mağlûp olmaktan kurtaracak, yine Cenâb-ı Hakk’ın yardım ve inâyetidir. Onun içindir ki, bu cihadda en mâkûl yol, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın himâyesine girmek olacaktır ki “Eûzü” bu şuurla sığınma ve teveccühün ünvânıdır.

Bozgun veya Çanakkale Ruhu

Bozgun deyip geçmeyin. Bir milletin kaderini değiştirir bozgunlar. Mesela, Viyana önlerinde yaşadığımız bozgun… Kaç defa kendi kendime söylenmişimdir; “Keşke! Viyana’da Osmanlı’ya bozgunu yaşatan askerlerin hepsi Merzifonlu ile beraber kollarını kanatlarını verselerdi, lime lime doğransalardı da Türk milletini bozgun ile tanıştırmasalardı; ona bozguna uğrama nedir duyurmasalardı o askerler.” Çünkü o vakte kadar bu millet bozgun nedir bilmiyordu. Çanakkale’dekiler gibi davranmalıydılar: “Mermim yok, topum yok; ama süngüm var, tüfeğimin dipçiği var ya!” demeliydiler. Zira böyle kader-denk noktalarında “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe…” felsefesi ile hareket edilir. Ama ne Merzifonlu ne de askerler bu feraseti gösterebildiler.

Bence, günümüzde karşı karşıya kaldığımız problemlere küçük veya büyük, bugün veya yarın bu türlü bozgunlara öncülük edecek şeyler olarak bakmalı ve ona göre tavır almalı. Onların çözümü uğrunda her şeyi göze alacak bir yüreğe sahip olmalı. Yoksa bana göre o yüreği taşımamalı. Zira o yürek değil, bir et parçasından ibarettir.

Günümüz ve Çanakkale Şartları

Zannediyorum, hepimiz Fatih’le beraber İstanbul surlarına çıkmayı arzu ederiz. Hepimiz Yavuz Selim’in yanında “Kutlu Nebî”nin kılavuzluk ettiği seferde bulunmak isteriz. Fakat ben “Merhum Şair”in bu sözlerini her hatırladığımda diyorum ki, “Ya Rab! İyi ki bizi evvel getirmemişsin, kim bilir ne olurduk!” Çünkü, o günlerde her on haneden ikisine iki tane şehit düşerdi; her gün vatanın dört bucağından feryad-u figan yükselirdi. Şimdilerde -Allah tek bir acıyı da göstermesin- bir askerimiz şehit düşüyor, yüreğimiz yanıyor, ağlıyoruz. O günlerde ise binlerce insan ölüyordu. Biz sadece Çanakkale’yi biliyoruz; ama o savaşların hiçbirinde binden az insan ölmemiştir ve her savaşta binlerce aileden feryad kopmuştur. İşte, o zor günler, mesela, bir İstiklâl Harbi de “teklifi mâ lâ yutak” değildir. Fakat günümüz şartlarında düşünürsek, o günler bizim için katlanılması imkânsız zaman dilimleridir.

Çanakkale’deki Şahs-ı Manevinin Gücü

Fertleri birbirine bağlı bir toplulukta her zaman bir gavsiyet, bir kutbiyet olabilir. Çanakkale’de şehit olan yiğitlerin her biri veli olabilir; ama onlara asıl destan yazdıran şey, her birinin kalbî ve ruhî beraberliğinden hâsıl olan şahs-ı mânevî ve o şahs-ı mânevînin velâyetidir. Öyle bir topluluk, bela ve musibetlere karşı bir paratoner gibidir. Allah Teâlâ, “Rabb’in, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez” (Hûd, 11/117) buyuruyor. Evet, bir milletin içinde hayır düşünceli, ıslahçı bir topluluk varsa, Allah (celle celâluhû) o karyeyi, o beldeyi, o ülkeyi helâk etmez. Bütünleşmiş; bünyan-ı marsûs olmuş; fertleri, ancak balyozla vurup kırılabilecek bir binanın birbirine girmiş parçaları haline gelmiş bir milleti ve toplumu felâkete uğratmaz. Ama milleti meydana getiren fertler böyle ıslahçı insanlar değillerse, öyle insanların akıbetinden korkulur.

İdeal Nesiller ve Çanakkale Kahramanları

Sezar, Roma mefkûresini kendi heva ve hevesine çiğnetmiş; Napolyon, Büyük Fransa idealini hırslarının ağına hapsetmiş ve öldürmüş; Hitler, Büyük Almanya gaye-i hayalini maceralı çılgınlıklarıyla yeyip bitirmişti. Halbuki, kahramanlıkları tamamiyet ve bitevîlik arz eden bu milletin mütemâdiliğe açık mefkûresi ise, her çeşit bayağılığın üstünde, zaferde de, hezimette de, uğrunda canların feda edildiği bir sancak gibi ta'ziz edilegelmiştir. Fatih o sancağın altında İstanbul'u çiğneyip geçti ve garbın âfâkında bir çığlık oldu inledi.. Kânûnî, batı yamaçlarında o livânın dalgalanışını temâşâ ede ede ötelere yürüdü.. Çanakkale kahramanları, onun adına kanlarıyla "Bedir" gibi destanlar yazdı ve Anadolu insanı binbir yoklukla kuşatıldığı bir dönemde ona son vefa borcunu edâ ederek mukaddes tarihimizin kalbiyle bir kere daha gürledi ve "ebed-müddet" dedi.

Kaynak: İsrafil Aydemir

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : canakkale sehit cihad düyman amerika irak iran suriye türkiye

canakkale

Pazartesi, Mart 5, 2007 · Kategori: canakkale

ÇANAKKALE

Söyle Arkadaşım' dedi Anadolulu Mehmet
yanıbaşındaki Anzak erine
'nereden kopup gelmişsin,
neden çökmüş bu mahsunluk üzerine?'
'DUNYANIN ÖBÜR UCUNDAN' dedi. gencecik Anzak
'Öyle yazmışlar mezar taşıma.
doğduğum yerler öylesine uzak,
örtündüğüm topraksa gurbet bana.'
'Dert edinme arkadaşım'dedi Mehmet
'değil mi ki bizlerle birleşti kaderin,
değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet, sende artık bizdensin,
sende bencileyin bir Mehmet'

Çanakkale'de toprağının
üstü cennet altı mezar
kavga bitmiş mezarlarda
kaynaş olmuş yiten canlar.

'ya sen dedi Mehmet
oyun çağındaki İngiliz erine,
'yaşın ne senin kardeş
böylesine erken buralarda işin ne?'
'yaşım sonsuza dek onbeş'
dedi ufak tefek İngiliz eri.
'köyümde askercilik oynar
coştururdum trampetimle bizimkileri
derken kendimi cephede buldum
oyun muydu, gerçek miydi anlamadan,
bir sahici kurşunla vuruldum.
Sustu boynumdaki trampet,
son verildi böylece oyundan bozma işime
Gelibolu'da bana da bir mezar kazıldı
mezar taşıma ON BEŞİNDE TRAMPETÇİ' yazıldı.
Öyküm de künyem de bundan ibaret.'

Yağmur yağıyordu usul usul toprağa
gozyaşları düşerek üstüne sanki
damla damla ağlıyordu uzaktan uzağa
sahibini yitiren bir trampet.

'ya sizler' dedi Mehmet
dünyanın dört kıtasından
mezarlar dolusu erlere,
'hangi rüzgar savurdu sizleri
bu bilmediğiniz yerlere'
kimi İngilizdi, kimi İskoç
kimi Fransızdı, kimi Senegalli
kimi Hintli kimi Nepalli
kimi Avustralya'dan kimi yeni Zelanda'dan Anzak
gemiler dolusu asker
her biri niye geldiğinden habersiz
Gelibolu'nun oya gibi koylarından sızarak
tırmanmışlardı dağa bayıra
siper siper yara gibi yarılan toprak
mezar olmuştu savaş ardından onlara.
Kiminin BURADA YATTIĞI SANILIR
Kiminin ADI BİLİNSE DE MEZARI BİLİNMEZ
kiminin de mezar taşında
on altı on yedi on sekiz yaşında
EBEDİ İSTİRAHATE ÇEKİLDİĞİ yazılı.
Çanakkale topraklarında,
her birinin erken biten yaşam öyküsü
eski yazıtlar gibi taşlara böyle kazılı.
'Anlamaz mıyım' dedi 'halinizden kardeşler'
adına yazılı taşı bile olmayan asker
Anadolulu Mehmet
'ben de yuzyıllarca yaban ellerde
neyin uğruna bilmeden can vermişim
kendi yurdum uğruna can vermenin tadına
ilk kez Çanakkale'de ermişim.
Uğrunda can verdikce vatandı ancak
ekip biçtiğim padişah mülkü toprak
değil mi ki sizler alamasanız bile
bu topraklar almış sizi sizleri basmış bağrina
sizlere de vatan sayılır artık Çanakkale.

Savaş bitti.
Ölenler kaldı sağlar gitti
köylü köyüne döndü evli evine
kır çiçekleri geldiler akın akın
çekilen askerlerin yerine
yaban gülleri, dağ laleleri, papatyalar,
kilim kilim yayıldılar toprağa.
Siper siper
toprağın savaş yaralarını örttüler
koyunlar koruganları yuva yaptı kendine
kuşlar döndü gökyüzüne kurşunların yerine.
Çiçeğiyle yemişiyle yeşiliyle
silah yerine saban tutan elleriyle
geri aldi savaş alanlarını doğa
can geldi toprağa silindikçe kan izleri.
Yeryüzünde cennet oldu öylece
o cehennem savaş yeri
şimdi Çanakkale Gelibolu
bahçe bahce, ülke ülke
mezar dolu.
 
Huzur içinde uyusun
vuruştukları toprakta
kavgadan kinden uzakta
yanyan dostça yatanlar.

Bülent Ecevit

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : Yonja, Milliyet, SSK, Galatasaray, Fenerbahçe, Hürriyet, MEB, Rüya Tabirleri, ÖSYM, Fanatik, Burçlar, Sabah, Turkcell, S

Çanakkale'de Sahebe Şuuru

Pazartesi, Mart 5, 2007 · Kategori: canakkale


Çanakkale Savaşı hakkında söylenenlere kulak verenler öncelikle şaşırır, ardından neden Çanakkale'yi bu kadar önemsiyorsunuz derler. Nasılsa o da bir cephe. Büyük dünya savaşının sadece bir parçası. Tarih böyle sahnelerle dolu. Hem 1. Dünya savaşının o kadar çok cephesi varken neden Çanakkale?

Bu soruya verilecek en güzel cevap yine Çanakkale'yi anlatmaktan geçer. Hem cepheyi hem de cephede yaşananları, cephedeki kahramanlıkları ve kahramanları.

Çanakkale Savaşı bir milletin varlık ve yokluk savaşıdır. Çanakkale Savaşı madde ile mananın alabildiğine iç içe girdiği farklı bir zaman dilimidir. Yine Çanakkale Savaşı, vatanı, dini ve namusu için kendinden geçen nice insanımızın sahabe ruhuyla bütünleştiği melekleştiği, ve tarihin çok az şahit olduğu ulvilikte davranışlar sergilediği ilginç bir mekandır.

Osmanlı Devleti'nin büyük bir acziyet içine düştüğü ve dünyanın birçok yerinde savaş vermek zorunda kaldığı bu elim cephelerde,düşmana büyük bir kahramanlıkla göğüs gerilirken, İstiklâl Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Mehmetciğin ulvi keyfiyetini çok iyi keşfetmiş ve Çanakkale Şehitleri isimli şiirinde Bedrin Aslanları ile Çanakkale Şehitlerini yan yana getirmiştir. Gerçekten de dikkatli bir gözlemle incelendiğinde cephelerde mücadele veren Mehmetciğin, sahabe şuuruyla kanatlandığı görülecektir. Şimdi hep birlikte bu kahramanlara kulak verelim, aralarında yüzlerce yıl olmasına rağmen bakalım davranışları ve hissiyatları noktasında bir fark görebilecek miyiz ?

EBU AKİL GİBİ BİR KAHRAMAN

18 Mart deniz harekatı ile istediklerini elde edemeyen düşman askerleri 25 Nisan kara çıkartmaları ile bu küçücük yarımada da adım adım ilerliyor, toprağın her santimetresini kana ve yasa boğuyorlardı. Vatan, din, namus diyen Mehmetçik ise imkanlarının son damlasına kadar bulunduğu mevkii koruyor ve gerektiğinde canını bile vermekten çekinmiyordu. Nisan'ın sonlarında başlayan bu önü alınmaz düşman sevkıyatı tüm hızıyla sürmekteydi. Güney grup komutanlığımız savunma ve tahkimat emri vermişti. Siperler birbirlerine alabildiğine yaklaşmıştı. Sol kanadımızdan Fransız birlikleri taarruza başlamışlardı. Düşman taarruz öncesinde Türk siperlerini acımasızca dövüyor ardından saldırıya geçiyordu. Fransızlar da öyle yaptılar. Önce sağanak sağanak top gülleleri, havada uçuşan şarapnel parçaları ve ardından düşman saldırısı. Mehmetçik yek vücut karşı koydu bu hayasızca akına. Fransız askerleri püskürtülmüştü. Fransızların ardından bu kez de İngilizler sağ taraftan saldırıya başladılar. Onlarda öncelikle şiddetli bir topçu ateşine tuttular siperleri. 15 Haziran tarihinde büyük bir taarruz harekatına giriştiler. Bu harekatta başarılı da oldular. Sağ kanadımız yarılmış, İngiliz askerleri 2 km kadar içeriye girmişlerdi. Durum bir hayli kritikti. Ya geri çekilecektik ya da her şeyi göze alarak son nefesimize kadar düşmana karşı dayanacaktık. Önemli bir emrin karar aşamasında bakın neler yaşandı ve bu hayati emri kimler, nasıl bir durumda ve neleri göz önüne alarak verdiler.

Derviş Paşa'nın oğlu, Kurmay Yüzbaşı Kemal Bey de o günlerde cepheler arasında koşuşturanlardan biriydi. 2. Tümen içinde kah ileri hatlara kadar gidiyor, askerleri ile omuz omuza mücadele veriyor, kah geri hatlarda durumu kontrol ediyordu. Savaşın ölüm kalım anı denilebilecek 21 Haziran gününde, Tümen komutanlığından gelen bir emirle ileri siperlerin durumunu incelemeye yollandı. En uç kısımlarda dolaşıyor, askerlerinin ve siperlerinin durumunu gözlemliyordu. Kurşun yağmur gibi yağmaktaydı. O sırada elinden yaralandı fakat yarasına aldırmayarak işine devam etti. Tam tepelerinde top mermileri patlıyor, kocaman şarapnel parçaları dört bir yana dağılıyordu. İşte ne olduysa o anda oldu ve bir şarapnel parçası Yüzbaşı Kemal Bey'in tam kasığını parçaladı ve geçti. Yara bir hayli ağrıdı. Doktorlar Kemal beyin derhal ameliyat edilmesini istediler. Askerlerinin kollarında ameliyat mahalline götürülürken kendine geldi.

- Beni nereye götürüyorsunuz?, diye sordu.

- Sargı yerine efendim, dediler.

- Beni hemen tümen karargahına götürünüz, diye üsteledi. İtaatsizlik edemezlerdi çünkü emri veren yüzbaşılarıydı. Yüzbaşı Kemal Bey'i derhal Tümen karargahına götürdüler. O sırada karargah çadırında şiddetli bir tartışma yaşanıyordu. Önce Fransızların ardından İngilizlerin taarruzları ile ön siperler perişan bir duruma gelmişti. Hele İngilizlerin 2 km kadar içeriye girmeleri durumu daha da vahim bir hale getirmişti. Yüzbaşı Kemal Bey çadıra getirildiği sedye içerisinde âdeta yaralarının acısını unutmuş, bu şiddetli tartışmanın sonucuna kulak kesilmişti. Derken subaylardan biri ilk hattaki siperlerin boşaltılmasını önerdi. Bu öneri çadırda yankılanır yankılanmaz yaralarından oluk gibi kan akan ve bunun tesiriyle yüzü gözü sararmış ve solmuş olan ve adım adım ölüme yaklaşan Kemal bey dirilir gibi oldu. Başı sedyeden yükseldi ve haykırarak;

- Aman geri çekmeyin, sakın cepheyi geriye almayın! diye seslendi.

Tartışma devam ediyordu. Az sonra bir başka subay Kerevizdere mevkiinin kritik durumundan bahsederek, askerlerin dayanamayacağından bahsetti ve orası için bir çekilmenin söz konusu olup olamayacağını sordu. Sedyeden yine bir haykırış yükseldi.

- Dayanır.

Daha sonra yanında bulunan neferlerden birine;

- Bir ezan okur musun, dedi.

Kemal Beyin bu emri üzerine asker yüksek sesle ezan okumaya başladı. Ezanın her namesinde çadırın içindeki hava daha bir ulvileşiyor, çadırdakilerin gözlerinin kenarlarında damlacıklar birikiyordu. Ezan sesinin en yüksek tınısına çıktığı o demde artık çadırda ağlamayan bir tek göz kalmamıştı. O güzel baş sedyeden bir kez daha yükseldi. Arkadaşlarına döndü ve

- Bu nidanın yok olmasını ister misiniz? Ey aziz kardeşlerim, diye sordu.

- Hayır elbette hayır, diye cevap verilince;

- Öyleyse hazırlanın ve sakın cepheyi geriye çekmeyin, dedi. Karargah çadırında karar verilmişti. Hiçbir siperde geri çekilme harekatına girişilmeyecek, eldeki topraklar son askerimize kadar savunulacaktı.

Yüzbaşı Kemal Bey, bu karar sonrasında başını huzur içinde yeniden sedyesine indirdi. Az önce vatan müdafaası ve buraları düşmana kaptırma endişesi ile iri iri açılan gözler şimdi yeniden kapanmıştı. Çevresindeki askerler telaşla sedyeyi sırtlandılar ve sargı yerine doğru yollandılar. Yüzbaşı Kemal Bey çok kan kaybetmişti. Her geçen saniye sanki bu dünyadan biraz daha kopuyordu. Ama bu kopuş bir ayrılık değil, O'nun için En Güzel'e doğru bir seyahatti. Soğanlı Dere'nin üstünden Behramlı köyüne gelmişlerdi. Kemal Bey iyice ağırlaşmıştı. Derken yanındakilere işaret etti. Durdular. İşaretle bir yudum su istedi askerlerinden. Az önce ezan ve vatan sevgisiyle haykıran bu mübarek dudaklardan şimdi son cümleler dökülüyordu;

"Ey Rabbim beni Müslüman olarak öldür ve Salih insanların arasına dahil et."
Askerlerinin kollarındaki bu mübarek şehit Havuzlar Bölgesine getirildi. Burada 9 tane daha şehit gömülmek için bekliyordu. Yüzbaşı Kemal Bey ve Anadolu'nun dört bir yanından gelen diğer şehitler buraya dualarla defnedildiler. Onlar, yıllardır aradıkları güzeller güzeline toprağın bağrında kavuşmuş olarak akşamlarken, Yüzbaşı Kemal Bey'in ısrarı ile alınan karar çerçevesinde, siperlerini bırakmayan Mehmetçikler, destan üzerine destan yazmaktaydılar. Düşmanın ardı arkası gelmez taarruzu kırılmış ve birlikleri püskürtülmüştü. Türk askeri bir adım bile gerilememişti.
İşte Mehmet Akif'e, Bedr'in aslanları ile Çanakkale kahramanlarını kıyaslatan şanlı örneklerden biri. Gelelim İnsan güzeli Yüzbaşı Kemal beyin davranışları ile bizlere hatırlattığı şanlı sahabeye. Bakalım O'nu konuştuktan sonra bu iki insan arasında siz fark görebilecek misiniz?

O da bu güzel davaya gönül vermiş olarak Hz. Peygamberin yanında yerini almıştı. Bedir, Uhud, Hendek derken hemen bütün muharebelerde bulunmuş ve hep güzel dini adına ölümü kollamıştı. Ama ne yazık ki aradığı hiçbir yerde maksuduna erememişti. Hz. Peygamberin vefatından sonra da bu adetini sürdürdü. Nerede bir fedakârlık bekleniyorsa O, muhakkak oradaydı. Zaten bir Ensar olarak o ve topluluğu Hz. Peygamberin indinde fedakarlığın simgesi olmamışlar mıydı? Muhacirler aç ve yokluk içindeyken onlara kapılarını açmamışlar mıydı? Hz. Ebu Bekir döneminde yalancı peygambere karşı yapılan seferde de bulunacak, orada da her köşe başında Allah yolunda ölümü arayacaktı. Hz.Ömer'in oğlu Abdullah'ın anlattığına göre, savaşın en çetrefilli bir zamanında O'nu ağır yaralı bir vaziyette çadıra getirmişlerdi. Üzerine bir örtü örtülmüştü. Âdeta ölümü bekleniyordu. O sırada dışarıdan bir nida duyuldu. Bu ses düşmana karşı savaşan birlikleri toplamaya çalışıyor ve Ensara sesleniyordu.

- "Ey Ensar topluluğu, Huneyn'de olduğu gibi bir kere daha toplanın." diyordu. Bu sesi duyan Ebu Akil yattığı yerde, örtünün altından hortlar gibi olmuştu. Daha yanındakiler müdahale bile edemeden O, çoktan çadırdan çıkmış ve düşman saflarına dalmıştı. Hz.Abdullah O'nu savaş sonunda buluyor ve diyor ki -" O'nu buldum. Üstü başı yara bere içindeydi. Âdeta kütükteki et gibi doğranmıştı. Yanına yaklaştım hâlâ yaşıyordu. Ama sadece bir soluk kalmıştı. Bir şey söylemek istiyordu. Kulağımı ağzına yaklaştırdım. Son soluklarını kullanarak şöyle dedi. "Kim galip, kim mağlup." İşte onun derdi oydu. Son nefesinde bile kendi durumunu değil, davasının muzafferiyetini düşünüyordu.

BEDR'İN ÇANAKKALE'DEKİ AYNASI;
HÜSEYİN*

Çanakkale Savaşının hangi sayfasını çevirirseniz çevirin karşınızda sahabe misal insanlar görecek ve onların temiz ahlaklarına imrenmekten kendinizi alamayacaksınız. İşte şimdi karşınıza yine böyle pak bir simayı çıkarıyoruz. Yer sargı yeri ve cephede yapacağı tüm kahramanlıkları sergiledikten sonra elinde kalan bir tek canını da vermekten çekinmezcesine kendisini öne atan ve aldığı ağır yaralarla sargı yerine getirilen Hüseyin'imizin yanındayız. Etraf yaralılarla dolu. Vücudundan oluk gibi kan akanlar, kolu bacağı kopmuş bir şekilde sürünenler, inleyenler ve daha neler… Hüseyin'i de onların arasına bırakıyorlar. Sessiz sakin etrafı süzüyor. Durumunun ümitsiz olduğunun o da farkında. Çevrede hastaların etrafında, onlara yardım etmek için çırpınan insanlar var. Ama bazı hastaların durumları o kadar feci ve içler acısı ki ellerinden bir şey gelmiyor. Az sonra yemek dağıtılmaya başlıyor. Yemek dediysek de bu kupkuru bir parça ekmekten başka bir şey değil. Çevredeki tüm yaralılara verdikleri gibi Hüseyin'in yanına da geliyor ve bir parça ekmek uzatıyorlar. Önce alıyor ekmeği. Kim bilir kaç gündür aç. Kaç gündür bu ekmeği hayal etmekte. Hırsla değil, Allah'a büyük bir şükranlık içinde ekmeği ağzına götürüyor. Tam o sırada duruyor. Ekmeği geri çekiyor ağzından ve yanında duran Mehmetçiğe geri veriyor. Ekmeğin geri iade edildiğini gören asker arkadaşları kendisine ekmeği yeme konusunda ısrar ediyorlar. Bunun üzerine onlara, duyulduğunda insanın tüylerini diken diken eden şu sözleri söylüyor:

"Kardeşlerim! Bu ekmeği benim yemem doğru değildir. Ben nasıl olsa birazdan işe yaramadan öleceğim. Alın bunu, gavura karşı çarpışacak yiğitlere yedirin de ekmek boşa gitmesin."

İşte Çanakkale'den bir ruh tablosu. İşte inanmış bir gönlün fedakarlığı. İşte kainat durdukça türküsünü söyleyeceğimiz yiğitler. Gelin şimdi başka bir tabloya daha bakalım. Ve kıyaslayalım ikisini. Acaba aralarında fark görebilecek miyiz? Şimdi Mehmet Akif'in şiirinden yola çıkarak Çanakkale şehitleri ile kıyaslama yaptığı Bedr'in aslanlarının yanlarına gidelim. Tam Bedir kuyularının civarına. Yıl 623 ve bizler tam Bedir Savaşının ortasındayız.

Savaş sona ermek üzere. Mekkeli müşrikler büyük bir yenilgiye uğramışlar. Kimi kaçıyor, kimi esir edilmiş bir durumda. Meydan müşriklerin cesetleriyle dolu. Aralarında çok nadir de olsa sahabelerde var. Onların aralarında dolaşan ve yaralı olanlara yardım etmeye çalışanlarda bir oraya bir buraya koşuşturuyorlar. İşte onlardan bir tanesi vücudundan kan akan bir yaralının o müthiş yangınlığını bilmenin verdiği tecrübe ile eline ibriği almış, su verecek yangın bir sine arıyor. Derken bir cenahtan "su" diye bir yakarış duyuyor. Koşuyor oraya ve tam yaralıya su verecekken bir başka taraftan su diye başka bir inleme duyuluyor. Su vermeye çalıştığı yaralı suyu kabul etmeyerek sesin geldiği diğer tarafı gösteriyor. Suyu getiren kişi çaresiz o yöne gidiyor. Tam ikinci kişiye su verecekken bu kez başka bir taraftan yeni bir su nidası daha duyuluyor. Su vermeye çalıştığı kişi ağzını kilitlemiş diğer yönü gösteriyor. Hemen üçüncü kişiye koşuyor su taşıyan kişi. Fakat bir de bakıyor bu kişi ölmüş. Hemen diğerine koşuyor. Bakıyor ki o da Allah'a kavuşmuş. Bari diyor ilk geldiğim kişiye yetişeyim. Ama nafile ona da yetişemiyor. Elinde su ibriği öylece kala kalıyor. Ve bir destan bu şekilde tablolaşıyor. Asırlarca insanlığın şeref levhalarından biri olarak kalsın ve ona bakanlar kendilerine çeki düzen verebilsinler diye.

* TRT Çanakkale Özel Programı
Fazıl Hüsnü Dağlarca, Üç Şehitler Destanı

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : Fazıl Hüsnü Dağlarca

Çanakkale Medeniyetimizin Dirilişinde Bir Kapıdır

Pazar, Şubat 11, 2007 · Kategori: canakkale

 Mehmet Niyazi Özdemir


Çanakkale, tarihte cereyan etmiş herhangi bir harp değildir. Bir milletin var olma mücadelesinin kilit noktasıdır. Edebiyat, milletlerin tarihinin geleceğe taşınmasında önemli bir vasıtadır. Tarihin estetik bir çerçevede ortaya konulmasıyla tarihî roman denilen tür meydana gelmiştir. Edebiyatın bu gücüne, Çanakkale’nin bahsedilen önemine rağmen, Çanakkale’nin edebiyata taşınması yeterli oranda olmamıştır. Son dönemde kaleme aldığı tarihî romanlarla edebiyat tarihinde önemli bir yer alan Mehmet Niyazi Bey ile tarih edebiyat ilişkisini, aydınlarımızın tarihimiz karşısındaki tavrını, tarih bilmenin önemini ve Çanakkale’yi anlamanın gelecek nesiller için anlamını konuştuk.
Konuşan: Emre Eren

Emre Eren: Size göre tarih ile roman arasında nasıl bir ilişki vardır? Tarihin edebiyata kaynak olmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Roman, en kaba tabiriyle yaşanabilecek olayları aksettirmektir. Bunların yaşanmış olması gerekmez. Ama benim kanaatimce, biz tarihimizi yazarken bir adım daha ileri atmak mecburiyetnindeyiz. Zira bizim insanımız maalesef bir tarih kitabını, bir ilmî kitabı okumayı pek sevmiyor. Nasıl portakal yerken bir şeker almayı ayrıca düşünmüyorsak, ama portakal yediğimiz zaman şeker de almış alıyorsak aynı şekilde romanı bir portakal gibi kulanmak, okuyan insanımıza gerçek bir tarih bilgisi vermek arzusundayım. Tarihimizi gerçek olarak aksettirmek gayretindeyim. Gerçi bu zor oluyor. Hem roman olacak hem tarih ile örtüşecek; ama tarih de olmayacak...

Emre Eren: Tarih, edebiyata aksettirilirken yazarın kurgulayış biçimi önem kazanıyor. Bugüne kadar Türk romanının tarihine baktığımızda, size göre, bu aksettiriş nasıl olmuş?

Bilebildiğim kadarıyla, Namık Kemal ve Midhat Efendi tarihimizi konu alan romanlar yazmış. Yazdıklarında dönemin insanına bir idealizm aşılanması amaçlanmış. Zaten Namık Kemal’den veya o dönemde yaşayan bir başka yazardan da bundan başka bir şey beklenmez. Son dönemlerde bu konuya el atan Kemal Tahir Bey vardı. Onun romanlarındaki birkaç husustan hareketle bu alandaki bazı sıkıntılara bakabiliriz. Devlet Ana’sı meşhurdur bu alanda. Bozkırdaki Çekirdek’te ve Yol Ayrımı’nda son dönemlerimizi de yazdı. Esas tarihî romanını Devlet Ana olarak kabul edebiliriz.
Tarihî roman yazarken o kültürdeki asgari esprilere, tarihi aksettirme noktasında, çok dikkat etmek lazımdır. Mesela, bizde ‘Devlet Ana’ tabiri yoktur. ‘Devlet Baba’ tabiri vardır. Dünyada da böyledir. Avrupa’ya baktığımızda ‘fatherland’ tabiri vardır. Kader bizi Çin denizinin dizi dibinde tarih sanhesine çıkarmış. İmkân bulmuşuz, mücadele etmişiz; imkân bulamamışız, bozkıra kaçmışız. Vatanını terk etmiş bir milletiz. Ama varlığımızı devletimizin varlığında korumuşuz. Büyük toplumlarla mücadele etmek zorunda kalmışız. Bu mücadeleyi ancak devletimizle başaracağımıza inandığımızdan devletimizi kutsallaştırmışız. Devlet bir ‘baba’ gibi koruyucu olmuş. Onun koruyuculuğunda ‘ana vatan’ ortaya çıkmış. Bu bakımdan ‘Devlet Ana’ ismi yanlış.
İkinci mesele, tarihte yanlış yazmak zordur. Tarihi doğru yazmak da zordur, tarihi ikna edici bir şekilde yanlış yazmak da zordur. Osmanlı kurulurken, önemli bir cemiyet yapılanması da sağlamıştı. Son derece sağlam bir içtimaî yapıya sahipti. Mesela, o romanda rüşvet yiyen bir kadı vardır. Şimdi bu kadar sağlam bir bünyede rüşvet yiyen bir kadı olabilir mi? Eğer böyle bir kadı varsa o cemiyetin hayatiyetini o kadar uzun süre devam ettirmesi mümkün müdür? Aynı romanda Yunus Emre de yanlış şekilde anlatılır. Hem tarihî olarak yanlıştır hem de Yunus Emre’nin şahsiyetine uymayan işlerin ona yaptırtılmasıyla yanlıştır. Şimdi en önemli tarihî romanlarımızdan birini ele aldığımız zaman bu tür sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Yine Milli Mücadele’nin anlatıldığı romanlarda da bu sıkıntıları görürüz. O dönem toplumu öyle anlatılır ki bu cemiyet mi bu savaşı başardı diye sormak gelir insanın içnden. Benim babam yıllarca Çanakkale’de ve diğer cephelerde mücadele vermiş. Yedi yıl boyunca ailesini, kardeşlerini görmemiş. Bir fırsatını bulunca görmek için gelmiş. Dedemden korktuğu için samanlığa saklanmış. Ninem yemek götürürken dedem görmüş ve meseleyi anlamış. Bunun üzerine dedem, ‘Çabuk ona söyle hemen askere gitsin. Yoksa gidip ihbar ederim’ demiş. Yedi yıldır görmediği oğlunun yüzüne dahi bakmadan cepheye göndermiş. Bu benim aileme mahsus bir hâl değil, o dönemde herkes böyle. O dönemi anlatırken bu gerçeğe önem vermek zorundayız.

Emre Eren: Son yıllarda Osmanlı’yı konu alan romanların sayısında artış oldu. Osmanlı’nın hayatıyla, haremiyle ilgili romanlar yazılıyor. Bunların önemli bir kısmının sizin çizdiğiniz çerçevede bir hassasiyet taşımadıkları görülüyor. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son dönemdeki tarihî romanları iki türlü ele almak lazım. Bir, harem tarzı romanlar. Milletin bir takım süflî hislerine hitap etmek maksadında olan romanlardır bunlar. Bunların çok sattığına kani değilim. Ama medya imkânlarını güzel kullanıyorlar. Ama bunların karşısında başka türlü romanlar da var. Bunlar, tarihe olduğu gibi bakmaya çalışan insanların yazdıkları romanlardır.
Son dönemlerde bazı sebeplerden dolayı ecdada korkunç bir yüklenme var. Menfi manadaki romanların bu amaç doğrultusunda bir fonksiyon icra ettiğini düşünüyorum. Bu kötülemeyle bizi mazimizden koparma gayreti var. Maziye düşman yeni bir nesil yetiştirilmek isteniyor. Belki geniş kalabalıklarımız maziye düşmanlığın ne manaya geldiğinin farkında değil. Ama onlar şunu seziyor, bu düşmanlık bizi her şeyimizden, geçmişten, kökümüzden, mefahirimizden koparıyor. Toplulukları şahsiyet üniformasıyla donatan mazideki değerlerdir. Bunlardan koptuğumuz zaman, bilhassa metafizikten koptuğunuz zaman dejenerasyon kaçınılmazdır. Batı dünyası, buna Japonya’yı da dahil edebiliriz, büyük bir dejenarasyonla karşı karşıyadır. Bu dejenearasyon büyük bir samyelidir. Siz bana, 1945’ten sonra Avrupa’da doğup da bütün insanlığı kucaklayan bir kişi gösteremezsiniz. Çünkü II. Dünya savaşı metafiziği bombalayan bir harptir. Hangi medeniyetin çocukları, neslini bu dejenarasyondan kurtarabilirse geleceğin tarihini bunlar yazacaklardır. İşte romanı bu açıdan, yani geçmişi bugüne, bugünü geleceğe taşımak için bir araçtır.

Emre Eren: Siz romanlarınızı yazmadan önce nasıl bir araştırma süreci takip ediyorsunuz. Tarihî roman yazıp da sizin kadar araştırma yapan çok az insan var. Bir de konularınızı neye göre seçiyorsunuz. Mesela Çanakkale’yi veya Yemen’i anlatmayı tercih ederken hangi saikler etkili oldu. Ayrıca tarihi kurgulama sürecinde nasıl bir yöntem takip ediyorsunuz.

Bizim tarihimizde mahviyet hakimdir. Atalarımız, anlatılacak şeyde eğer kendilerine bir hesap çıkacak gibi olursa onu anlatmazlar. Bundan dolayı bizde çok fazla tarih yazılmamıştır. Çanakkale harbini biliyordum; okul kitaplarından. Almanya’da bulunduğum dönemde bir toplantıya gitmiştim. Toplantıdan sonra yaşlıca bir profesör yanıma geldi ve bana Türk olup olmadığımı sordu. Ardından ‘Çanakkale’yi bir daha yapabilir misiniz, bu ruh var mı sizde.’ dedi. Tabi bir şey söyleyemedim. Sonra Çanakkale’yle alakalı yayınları karıştırdım, okudum. Beşinci Ordu kumandanı Liman von Sanders’in Almanca olan Türkiye’de Beş Yıl kitabıyla karşılaştım. Türkiye’ye geldiğimde Çanakkale ile ilgili kitapları toplamaya başladım ve irili ufaklı 24 tane hatıra kitabı buldum. Roman yoktu zaten. Bir rahmetli Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun ...Ve Çanakkale: -Geldiler, Gördüler, Döndüler- romanı vardı. Kitapları topladıktan sonra, acaba altından kalkabilir miyim diye düşünüyordum. Bir gün bir şair-yazar arkadaşım yanıma geldi. Çanakkale’yi yazmak istediğimi ama altından kalkamamaktan korktuğumu söyledim. Bunun üzerine, ‘Çanakkale’nin neyini yazacaksın. Düşman gelmiş, bir iki top atmış; bakmış ki bizim askerimiz var. Dönüp gitmiş.’ dedi. Bunun üzerine, sen bile böyle düşünüyorsan Çanakkale’yi yazmak artık benim boynumun borcudur diye düşündüm. Ardından da yazmaya başladım.

Nasıl yazdığıma gelince. Ben bir harp romanı yazarken kurgu yapmıyorum. Kurgusu onun içinde var. Sonra, yazdıklarımı alıp romanda anlattığım yerlere gidiyorum. Çanakkale’ye gidip kontrol ettim. Aynı şekilde Yemen’e de gittim. Yazdığım bütün kahramanların hepsi, gerçek kahramanlar. Ama hep kendilerini methediyorlar, demesinler diye savaştan kaçan bir iki tip de koymuşumdur.
Bizim medyayla fazla içli dışlı olduğumuz yok. Ama hamd olsun çok okunuyor. Bunu ben, milletin samimiyeti görmesi olarak yorumluyorum.

Emre Eren: Çanakkale Mahşeri’ni yazarken amacınız neydi? Topluma nasıl bir mesaj vermek istediniz?

Hayat bir bütündür. Sadece geleceğe bakmakla bir yere varma şansımız olmaz. Geçmişe de bakmamız lazımdır. Tarihi, sadece geçmişi öğrenmek için ele almayız. Geleceği değerlendirmek için de tarihe bakarız. Türkiye’de tarihten burun kıvıran bir zümre var. Bunlar tarihi anlatır, ama anlatırken de toplumu tarihten soğutmaya çalışırlar. Mesela, İstanbul’un fethini okurken ‘Fatih İstanbul’u Macar Urban’ın döktüğü toplarla fethetmiş.’ diye bir şey okursunuz. Bir gram aklı olan insan düşünmez mi, Macar Urban topları dökmeseydi, Fatih İstanbul’u alamazdı diye. Halbuki bu işi biraz araştırdığımız zaman görüyoruz ki Macar Urban bir tane top dökmüş. Onun atışını yaparken de başında ölmüş. Fatih’in büyüklüğü tartışılmaz. Dünyada hiç bir devlet adamı yoktur, büyük buluşları olan. Ama Fatih hariç. Sırpça, Arapça, Farsça, Latince, İtalyanca bilen bir adam. Anası Sırp despotunun kızı deniliyor. Ama bir araştıryorsun bakıyorsun ki Germiyanoğulları’ndan Hatice Hüma Hatun çıkıyor. Aynı şey Mimar Sinan için söyleniyor. Bunlarla şunu anlatmaya çalışıyorum. Tarihin bu şekilde yazılmasıyla verilmek istenen mesaj şudur: Müslümanlardan büyük adam çıkmaz, İslâm, fanatik bir dindir. Ama Müslümanlar çok büyük adamlar yetiştirdi. Bunlar tarihte var. Çocuklarımız bunları bilirse bunlarla hem iftihar eder hem de bunları örnek alırlar. Ben bunun destanını anlatıyorum. Gelecek nesil şunu düşünecek. Ben de eğer bu şekilde dinime, milletime faydalı olursam gelecekte benim de destanım yazılır. Böylesi bir tarih şuuruna sahip olur. Benim yazmaktaki maksadım budur.

Emre Eren: Çanakkale’yi bilmek bugünkü nesil için ne ifade eder? Çanakkale’nin Türk tarihindeki benzeri onlarca olaydan farkı nedir?

Metafizik bizde vicdan uyandırır. Metafizik, bize başkalarını düşündürür. Beyin bizim menfaatimizi telkin eder, kendi menfaatini düşünür.
Dünyada iki süper güç olur. Diğer devletler onların gölgelerinde hayat hakkı ararlar. Dinler, mücerred doğruları getirirler. Bu mücerred doğrular, devletin bünyesinde medeniyet hâline gelirler. Medeniyeti olmayan bir milletin, medeniyeti olan milletlere yamanarak hayatını devam ettirmesi mukadderdir. Bizim böyle bir gelecekle muhatap olmamamız için Mevlana’nın pergel benzetmesi gibi olmalıyız. Ancak bu şekilde bizim mücerred doğrularımız medeniyet hâline gelir. Aksi taktirde yok olmak bizim için kader olur. İşte Çanakkale oluşturmakta olduğumuz medeniyet için yol açıcıdır bize.

Emre Eren: Bundan sonraki çalışmalarınızla ilgili bilgi verebilir misiniz? Size göre Türk tarihinde hangi olayların romanları öncelikle yazılmalıdır?

Sarıkamış… O da ayrı bir acımızdır, derdimizdir. İstanbul’un fethi, Plevne, II. Viyana Kuşatması… Bunlar bizim tarihimizin çok önemli merhaleleridir. Bunları yazmak istiyorum. Fakat ne yazık ki arzu ettiği gibi yazma imkânına sahip değilim. Şartlar, zaruretler beni hangi yöne itiyorsa o konuda çalışıyorum. Mesela, şu anda Türk tarih felsefesini yazıyorum. Ben tarihçi değilim; ama bu kadar tarih bölümümüz olmasına rağmen bu alanda bir çalışma yok. Bizi geleceğe taşıyacak olan, tarihimizin farkına varmaktır. Bundan sonra nasip olursa İstanbul fethinden başlayarak saydığım o olayları ve dönemleri yazmak istiyorum. Fatih’i, Akşeddin’i, Molla Gürani’yi anlamak lazım. Sadece bilmek yetmez.

Emre Eren :Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

http://www.yagmurdergisi.com.tr/konu_goster.php?konu_id=1685&yagmur=bolum2&sid=34

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : özlem savaş kurtuluş savaşı destanı preveze deniz savaşı çanakkale savaşı ... iran ırak savaşı kurtuluş savaşı şehitleri

Çanakkale Şehitlerine

Cuma, Ekim 27, 2006 · Kategori: canakkale

Çanakkale Şehitlerine

 

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
 

Mehmet Akif Ersoy

Kalıcı Bağlantı - Yorum (1) - Yorum yaz! | Etiketler : destanı çanakkale savaşı destanı oğuz kaan destanı battal gazi destanı çanakkale şehitleri destanı deli dumrul destanı y

Çanakkale Savaşı'nın Sonuçları ...kadim

Pazartesi, Nisan 3, 2006 · Kategori: canakkale

Recep Yakupoğlu

18 Mart 1915'te İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan dünyanın en güçlü donanması Çanakkale Boğazı'ndan saldırıya geçtiler. Amaçları hem İstanbul’u ele geçirerek Osmanlı Devleti'ni savaşın dışında bırakmak hem de zor durumda olan Rusya'daki Çarlık rejimine yardım etmekti. Böylece Doğu Avrupa cephesinde üstünlüğü ele geçirerek, savaşı kısa sürede bitirmek istiyorlardı. Ancak Osmanlı'nın II. Abdülhamit Han'ın oluşturduğu Çanakkale Tabyalarından Türk topçusunun gazi toplarla gerçekleştirdiği başarılı atışlar sonucunda hezimete uğradılar. Gazi topları diyorum çünkü bu topların içerisinde yara almış Osmanlı zırhlılarından sökülerek monte edilenler vardı. Toplam 150 topun 82 tanesi bu şekilde yerleştirilmişti. İngilizler ve Fransızlar raporlarında Türklerin elinde 2000'e yakın son model top olduğunu iddia etmişler, bu topları tamamen imha edemediklerinden yakınmışlardır. Hâlbuki top namlusu zannedilenler toprağa saplanmış binlerce soba borusundan başka bir şey değildi. Ağızlarına konulan toz barut zaman zaman patlatılan bu borular hedef şaşırtmak için kullanılmıştır. İmkânsızlıklara rağmen akla zor gelebilecek farklı fikirleri, unsurları kullanarak düşmana direnmek sömürgeye karşı koyan bütün milletlere emsal teşkil etmiştir.

Çanakkale'yi denizden geçemeyen İtilaf Devletleri 25 Nisan 1915'te Kumkale'den karaya asker çıkararak saldırıya geçmişlerdir. Tabii ki İtilaf Devletleri bu muharebelerde sömürgelerinden getirdikleri Avustralya, Yeni Zelanda (Anzaklar) askerlerini ve Senegal'den, Hindistan'dan getirilen müslümanları halifeliği kurtarmak için savaşmaya inandırmışlardı. Ancak takriben 250 bin şehitle düşmana Çanakkale'den geçit verilmemiştir.

Çanakkale muharebelerinde 3. Kolordu 21. Alay 3. Tabur 10. Bölük neferi olarak savaşan 10/06/1915'te şahadet şerbetini içen Erkilet nahiyesi Boyacı köyünden büyük dedemiz Şeyh Mehmet ve bütün şehitlerimizin ruhları şad olsun. Bu vatan onların emaneti bize. Unutmayalım ki pek çok esir milletin bağımsızlığının temelinde de bu emsal mücadele vardır.

Çanakkale Savaşı'nın hem Türk tarihi açısından hem de uluslararası gelişmeleri etkileyen çok önemli sonuçları olmuştur.

Bilindiği gibi Balkan Savaşları'nın ardından gelen Kafkas ve Süveyş Kanalı cephelerindeki yenilgiler Türk halkının moralini çok bozmuş, kendine olan güvenini de sarsmıştı. Dolayısıyla Çanakkale Savaşı başladığında herkes, Osmanlı ordularının kısa sürede yenileceğini düşünüyorlardı. Hatta hükümet merkezinin ve arşivlerin başka bir yere taşınması için hazırlıklara da başlanmıştı. Ancak tersi olunca hem milletin morali hem de hükümet güçlenmiştir. Burada kazanılan zafer milli mücadelenin de ilk kıvılcımı olmuştur denilebilir.

Bunun yanı sıra, Avrupa ve özellikle Çanakkale'de süren savaş, yerli sanayi ve tarım ürünlerine olan talebi de artırarak Türk ekonomisinin güçlenmesine katkıda bulunacaktır.
Ayrıca 250 bin kişilik subay ve asker kaybının askeri gücümüzü zayıflattığını da unutmayalım. İnsan gücü açısından ortaya çıkan bu eksiklik milli mücadelede de Cumhuriyet yıllarında da çokça kendini hissettirecektir.

Çanakkale'de, eğitim görmüş, okuryazar ve aydın binlerce insan kaybedilmesi ülkenin sosyopolitik dokusunu da olumsuz olarak etkileyecek ve bu etki, yakın zamanlara kadar yansıyacaktır. Cumhuriyetin ilanından yıllar sonra bile, iki kuşak arasında kapatılamayan yetişmiş beyin gücü eksikliği kendini her alanda hissettirecektir. Binlerce öğretmen, mülkiye ve tıp öğrencisinin, Harbiyelinin, aydın ve eğitim görmüş insanın Çanakkale'de yitirildiği gerçektir. Yıllar sonra M. Kemal ATATÜRK, "Biz Anafartalar'da bir üniversite gömdük." derken, kuşkusuz bu acı durumu dile getiriyordu.

Çanakkale Savaşı'nın Uluslararası Sonuçları:

İngiliz ve Fransızların boğazlardan geçişinin engellenmesi o dönemde Arapların Türk Hükümetine karşı izlediği tutum ve politikayı etkileyecektir. Bilindiği gibi, İngiltere’nin yoğun faaliyetleri sonucu Araplar, Osmanlı'ya karşı ayaklanmanın eşiğinde idiler. Örneğin, 1914 yazında, İngiliz yetkilileriyle Mekke şerifi arasında gizli görüşmeler sürmekteydi ve İngiltere Arapları kışkırtıyordu. Ancak bu görüşmeler 1915'in başlarından itibaren bir müddet kesilecektir. Gelibolu yarımadasındaki beklenmedik Türk askerî başarıları, Araplar arasında İngiltere’nin gücü hakkında tereddütlere ve geçici olarak Türklere karşı yakınlık duygusunun canlanmasına yol açacaktır. Bu ortamda âlimler, bilim adamları ile Suriye, Lübnan ve Filistin'den dört etkin gazete sahibinden oluşan bir heyet önce İstanbul’u, daha sonra da Eylül başında Çanakkale'yi ziyaret eder. Ziyaret geçici de olsa yakınlaşma oluşturur. Dahası Mekke şerifi oğlu Prens Faysal'ı isyan öncesi durum değerlendirmesi için İstanbul’a gönderdiler. Osmanlı'nın hâlâ güçlü olan konumunu müşahede eden Araplar, isyanı bir yıl erteleyecektir.

Çanakkale Savaşları'nın diğer önemli sonucu Rusya'daki Bolşevik ihtilalidir. Bilindiği gibi Çanakkale'de başarılı olarak İstanbul’u ele geçirmek isteyen İtilaf Devletleri, Karadeniz üzerinden de çarlık Rusya'sına yardım edecekler ve Doğu Avrupa cephesinin çökmesini önleyeceklerdi. Çarlık rejimi yardım alamayınca Bolşevik ihtilali başarılı olmuştur. Çöken çarlık rejiminin yerine komünist bir idare kurulacaktır. Rusya'dan başlayan komünist anlayışın 1990'lı yıllara kadar bütün dünyayı nasıl etkilediği de malumdur. Ayrıca Sovyet Rusya I. Dünya Savaşı'ndan hemen çekilecek ve İtilaf Devletleri arasında imzalanan gizli antlaşmaları da açıklayacaktır. Hatta artık Sovyet Rusya ile bizim düşmanımız ortak olduğu için İtilaf Devletleri'ne karşı birlikte hareket edecektir.

Çanakkale Cephesi'ndeki başarı Bulgaristan'ın bizim saflarımızda (İttifak Devleri) savaşa girmesini sağlayacaktır. Böylece Almanya ve Osmanlı Devleti arasında karayolu bağlantısı gerçekleşmiştir.

Şüphesiz ki, Çanakkale zaferinin yukarıda zikrettiğimiz gibi Millî Mücadele'nin kazanılmasına, dolayısıyla sömürgeciliğe karşı galip gelinmesine emsal teşkil etmiştir. Muhakkak ki, diğer milletler de bizim mücadelemizden etkilenmişler, sömürgeciliğe başkaldırıda örnek almışlardır. Mesela Afganistan'da Emir Amanullah'ın İngilizlere karşı başlattığı bağımsızlık mücadelesinde Çanakkale zaferinin tesiri vardır. Nitekim İngiltere 8 Ağustos 1919'da Revalpindi Antlaşmasıyla Afganistan'ın bağımsızlığını tanıdı.
İran 1907 yılında İngiltere ve Rusya'nın nüfuz alanına bölünmüştü. 1917'de Rusya'da Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle İngiltere, İran’ı tümüyle egemenliği altına almak istedi. Bunu pekiştirmek için Ağustos 1919'da İran ile bir antlaşma imzaladı. Ama İran milliyetçilerinin muhalefeti ve karşı koymasıyla meclis antlaşmayı onaylamadı.
Hindistan'da Gandi’nin başlattığı bağımsızlık mücadelesinde ve Mısır'da yine İngilizlere karşı gerçekleştirilen direnişin kaynağında da şüphesiz bizim mücadelemizin rolü vardır.

Kaynakça:

İslam Ansiklopedisi - Türkiye Diyanet Vakfı
Siyasi Tarih (1914 -1939) - H. Berke Dilan
Çanakkale, Churchill ve Anzaklar - Prof. Dr. Mete Tunçoku - Doç.Ög.Kd.Alb. Cemalettin Taşkıran

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : canakkale gazileri

Çanakkale'de İlahi Yardımlar

Pazartesi, Nisan 3, 2006 · Kategori: canakkale

 

 

 

Hamit Haksever

Çanakkale savaşı, kahraman ecdadımızın batının son haçlı seferine karşı verdiği bir ölüm kalım savaşı idi. Yedi düvele karşı âdeta etten ve kemikten bir müdafaa harbi idi.

Mehmetçiğin canını dişine taktığı, ölümü âsude bir bahar gibi gördüğü savaştı Çanakkale. Bu canhıraş gayrete rağmen gücünün tükendiği, çaresiz kaldığı demlerde ilahî yardımlar ile teyid ve taltif edildiği savaştı.

Bu hakikatlerin pek çoğunu düşmanlar da itiraf etmekteydi. Nitekim Hamilton şöyle demiştir:

“Bizi Türklerin maddî gücü değil manevî gücü yendi. Onların atacak barutu bile kalmamıştı lakin biz gökten inen güçleri müşahede ettik.”

Yine Çörçil(Churchill) bunca teknolojiye rağmen Türklere nasıl yenilirsiniz? diye sıkıştırılınca şu cevabı vermiştir:

“Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil Tanrıyla harbettik, herhalde yenildik.”

Bu ilahî yardımlardan bizim için en şereflisi hiç şüphesiz iki cihan güneşi sevgili Peygamberimizin Mehmetçikle beraber olması, kendisine yapılan istimdada (yardım istemeye) –biiznillah- cevap vermesidir. Nitekim savaşın çok kızıştığı bir esnada, stratejik mevkilerimizi teker teker kaybettiğimiz bir hengâmede, Binbaşı Lütfi Bey “Yetiş ya Muhammed, yetiş Ya Muhammed, kitabın gidiyor!” feryatları ile düşman saflarına hücum etti. Onun bu feryadı, yüreği Peygamber sevgisi ve Kur’an hürmeti ile dolu Mehmetçiğimize çok tesir etti. Onlar da vecd içinde, ölümüne düşman siperlerine hücum ettiler. Neticede kaybettiğimiz yerleri geri aldığımız gibi birkaç siper de fazladan kazandık. Peki, Peygamber Efendimiz’in bu veya buna benzer istimdâtlara cevap verdiğini nereden biliyoruz?

Yıl 1930. Cemal Öğüt Hoca hacca gider. Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimizin türbedarının kendisine gösterdiği aşırı hürmete şaşırır ve sebebini sorar. Türbedar, “Türkleri sevmem için bir tek hatıram bile yeter” der ve anlatmaya başlar:

“1915 yılıydı. Hindistan’dan gelen veli bir zât Efendimizin kabri başında hıçkırıklarla ağlıyordu. Hıçkırıklar boğazına düğümleniyordu. Sebebini sordum. Bana Ravza’ya her gelişinde Peygamberimizle mânâ âleminde görüştüğünü fakat bu sefer Efendimizi hissedemediğini söyledi. ‘Ya benim kalp gözüm köreldi ya da Efendimiz şu an kabr-i şerifinde değil; bunun sebebini bilemediğimden ağlıyorum’ dedi. Bir şey diyemedim. Fakat onun sözleri kalbimde ve zihnimde yer etti. O gece Rasulullah Efendimizi rüyamda gördüm. Sabahki hadise aklıma geldi. Ben sormadan Efendimiz izah etti: ‘Hissedilen doğrudur. Ben şu an Medine’mde değilim. ÇANAKKALE’deyim. Zor durumda olan asker evlatlarıma yardım ediyorum.’ İşte sizler Çanakkale’de Efendimizin yardımına mazhar olmuş bir milletsiniz. Size olan sevgimin sebebi budur.”

Bir diğer hadise de savaş esnasında Yarbay Hasan Bey’in başından geçiyor. Kalbi engin bir şefkat ve merhametle dolu olan Yarbay Hasan Bey, Kilitbahir köyünden geçerken yaralı bir köpeğin su içmek için köy çeşmesine yaklaşmaya çalıştığını fakat çeşme başında çamaşır yıkayan kadınların ve oynayan çocukların yarasından kanlar ve irinler akan bu köpeği çeşmeye yaklaştırmadığını gördü. Köpek boynunu büküp çaresiz bir şekilde dönerken olayı takip eden Hasan Bey atından atladı. Akan kanlarına ve irinlerine aldırmadan köpeği kucaklayıp çeşmeye getirdi. Önce bir güzel susuzluğunu giderdi, sonra yaralarını sardırıp karnını doyurdu. Köpek âdeta hayata yeniden dönmüştü. Velinimeti olan Hasan Bey’in peşini bırakmıyordu. Yarbay Hasan Bey de köpeği sevmişti. Ona Canberk ismini koydu. Canberk Türk siperlerinde gündüz savaşlara katılıyor akşam nöbet tutuyordu. Yaraları da artık iyileşmiş, tüyleri yeniden çıkmıştı. Bir gün Fransızlarla yapılan süngü harbinde Mehmetçik başarılı olmuş, düşman siperlerini ele geçirmişti. Yarbay Hasan Bey siperler arasında dolaşıp yaralı olan askerleri cephe gerisinde kurulan hastaneye sevkediyordu. Bir Fransız askerinde hafif bir kıpırdanma görünce yaralı zannedip yanına yaklaştı. Zira merhamet âbidesi olan Hasan Bey’in engin yüreğinde sadece yaralı bir köpeğe değil, göğüs göğse çarpıştığı düşman askerine bile fazlasıyla yer vardı. Fakat yerdeki Fransız askerinin Canberk kadar bile iyilikbilirliği, kadirşinaslığı yoktu. Yarbay Hasan Bey şefkatle eğilip yarası var mı diye bakarken ani bir hareketle hançerini çıkarıp Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Artık Hasan Bey son anlarını yaşıyordu. Askerleri büyük üzüntü içindeydi. Canberk de koşa koşa gelmiş Hasan Bey’in ellerini yalıyor, melül melül gözlerine bakıyordu. Tabur imamı da geldi, başında Kur’an okuyordu. Yarbay Hasan Bey yanındaki askerlere birden “Beni ayağa kaldırınız” diye seslendi. İki asker kollarına girip Hasan Bey’i ayağa kaldırdılar ve Hasan Bey son sözlerini söyledi:

“NİYE ZAHMET BUYURDUNUZ YA RASÛLULLAH?”

Canberk de dâhil bütün herkes ağlıyordu. Fakat yapacak bir şey yoktu. Hasan Bey’in üzerine bir Türk bayrağı örttüler ve şehit düştüğü yeri kazmaya başladılar. Canberk de bayrağın altından girip Hasan Bey’in ayaklarına kapanmıştı. Kabri kazdıktan sonra defnetmek için bayrağı kaldırdılar. Hasan Bey’in sadık dostu Canberk’i ayırmak için dokunduklarında askerlerin şaşkınlığı bir kat daha arttı. Çünkü Canberk sadakatin zirvesine ulaşmış, o da velinimeti Hasan Bey’in ayak ucunda ruhunu teslim etmişti. Önce Peygamberimizin ağuşunu (kucağını) açtığı o mübarek komutanı defnettiler, sonra da onun ayak ucuna sadık dostu Canberk’i…

Çanakkale’de Allah’ın izniyle Efendimiz’den başka meleklerin ve evliyaullahın da yardımları görülmüştür. Savaşa katılmış olan Ladikli Ahmed Ağa, isminin Kaşıkçı Dede olduğunu söyleyen nur yüzlü bir zâtın cehennemî bir çatışma ortasında, herkesin susuzluk çektiği bir anda askerlerimize su dağıttığını, bu sudan kendisinin de içtiğini söylemiştir. Kaşıkçı Dede, sudan matarasına da koyup “Eğer yaralanırsan bu suyu yarana sür” demiş ve bir iki defa yaralanan Ladikli Ahmed Ağa suyu yarasına sürünce çok kısa sürede iyileşmiştir. Kaşıkçı Dede, savaştan yıllar önce vefat eden ve Kilitbahir’de medfun bulunan bir Allah dostudur.

Çanakkale’de ilahî yardım olağanüstü tabiat hadiseleri şeklinde de tezahür etmiş ve bunların çoğuna düşman askerleri de şahitlik etmiştir. Üç anzak askerinin (Feiçhardt, D. Nevnes, J.L. Newman) yemin ederek ve Anzak Sahra Birliğindeki diğer 19 arkadaşlarını da şahit göstererek anlattıkları “Düşman yutan bulut” hadisesi şu şekildedir: İngilizler harpte bir türlü istedikleri neticeyi alamayınca İngiltere’den mütemadiyen takviye güç istemektedirler. Hamilton’un isteği üzerine hususî eğitim almış olan Norfork Kraliyet alayı Çanakkale’ye sevk edilir. 267 kişilik bu birlik fazla bir mukavemetle de karşılaşmayınca stratejik konuma sahip olan Alçıtepe’den bir önceki tepe olan 60. tepeye doğru rahat bir şekilde ilerler. Havada soluk renkli bulutlar vardır. Bu bulutlar saatte 6 veya 8 km. hızla esen rüzgara rağmen sabit bir şekilde durmaktadırlar. Bunlardan yaklaşık 250 m uzunluğunda 60’ar metre eninde ve yüksekliğinde olan bir bulut 60. tepeyi kaplamıştır. Norfork Kraliyet alayının subayları ve askerleri bulutun içine girmeye başlarlar. Son asker de girince bulut yükünü almış bir uçak gibi havalanmaya başlar. Havadaki diğer soluk renkli bulutlarla birleşerek kuzeye yani Trakya tarafında doğru gider. Savaş sonrasında bu 267 kişilik alayın bir tek ferdine bile -ne ölüler arasında ne de esirler arasında- rastlanamamıştır. Askerlerin aileleri ve İngiliz hükümeti çok aramasına rağmen tek bir ferdi bile bulamamıştır.
Bulutla gelen bir diğer ilahi tecellî de şudur: Bayram namazını kılmak isteyen askerlerimize komutanları izin vermiyordu. Zira toplu halde namaz kılmak düşman için bulunmaz bir fırsat olurdu. Arefe günü hava açık olmasına rağmen bayram sabahı siperlerimizin üstüne bulutlar çökmüştü. O derece ki, düşmanın, askerlerimizi görebilmesine imkân yoktu. Bu vaziyete askerlerimiz çok sevinmişti. Artık bayram namazını kılabilirlerdi. Huşû içerisinde namazlarını kıldılar. Ardından vecd ile bayram tekbirlerini getirmeye başladılar. Hep bir ağızdan dalgalanan tekbirin sadası ta düşman siperlerinden duyuluyordu. İşte bu esnada düşman saflarında karışıklıklar baş gösterdi. Silah sesleri duyuldu. Meğer İngilizler, müslüman sömürge ülkelerden asker toplarken onları kandırmışlar, “Sizin halifenizi Almanlar kaçırdı, halifenizi kurtarmak için Almanlarla savaşa gidiyoruz” demişler. “Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi” gibi dalgalanan tekbirin sadasını duyan müslüman sömürgeler, kendileri gibi müslümanlarla savaştıklarını anlamışlar ve siperlerinde İngilizlere isyan etmişler. İngilizler ise bu askerlerin bir kısmını kurşuna dizmiş, bir kısmını da cephe gerisine sevketmiş.
Çanakkale’de ilahî yardımlar bulutlardan başka rüzgârla da tecelli etmiştir. 25 Nisan’da hava aydınlanmadan karaya ilk çıkartmalarını yapacak olan Anzakların, önceden yerleştirdikleri işaret dubalarının yeri rüzgârın tesiriyle değişmiş ve Anzaklar çıkartma için çok elverişsiz olan –şimdiki ismi Anzak koyu olan- tepelik alana çıkartma yapmışlardır.
Rüzgârla ilgili bir diğer hadise de şudur: Savaşın uzaması ve İngilizlerin bir türlü netice alamaması üzerine Çörçil, Lordlar kamerasında, kimyasal gaz kullanılmasını teklif etmiş, bunun insanlık suçu olduğu, savaş ahlakına sığmadığı hatırlatılınca ise “Türkler insan değildir, hayvandır” diyerek meclistekileri ikna etmiştir. İngiltere’den varillerle kimyasal gaz Çanakkale’ye sevk edilmiştir. Mevsimin yaz olması sebebiyle rüzgâr denizden karaya doğru esmektedir. İngilizlerin hesaplarına göre denizdeki varillerin kapağı açılacak ve karada savunma harbi yapan askerlerimiz zehirlenecektir. Fakat onların bu hilesini ilâhî mekir bozmuş, rüzgâr yön değiştirmiş ve savaş bitene kadar da karadan denize doğru esmeye devam etmiştir. İngilizler, bu menhus emellerine, Allah’ın ecdadımıza olan inâyeti sebebiyle ulaşamamışlardır.

Bulutlardan, rüzgârdan başka yeşil kuşlar şeklinde melek ordusu da müminlere sekînet vermekteydi. Ruşen Eşref Ünaydın, bir gazimizle yaptığı röportajda ona yeşil sarıklılar gördünüz mü şeklinde bir sual tevdi edince gazimiz şu cevabı vermiştir:

“Hayır efendim biz görmedik. Yalnız kuşlar vardı. Yeşil yeşil. Ateşin arasında gezerlerdi. Sonra zeytin ağaçlarına konarlardı… İşte o zeytin ağaçlarını kurşun, gülle kırmış, yıkmış, dalını budağını karıştırmış. O yeşil kuşlar oraya konarlardı. Kurşun murşun, Allah tarafından, onlara dokunmuyordu.”

Bu hakikatleri bir şair şu şekilde dile getirir:

Ve yeşil kuşlar uçuşur Çanakkale vadilerinde
Ve rüzgar harp durumuna geçer en tepede
Bulutlar ulvi bir sevkiyattadır
Devrin süper devletlerine karşı en zayıf halleriyle Mehmetler
En fakir görünümleriyle Mehmetler
Taşıdıkları isme yakışır bir tevekkülle dimdik ayaktadırlar
Ve bu Mehmetlerin arkasına o ismin hatırını bilenler geçer teker teker
Mehmetlerin ardında koca bir kâinat en üst düzeyde savaş alarmına geçmiştir.

Mehmetçiğe gelen ilahî yardımın bir diğer veçhesi de düşmanın teknolojisinin yerine göre iflas etmesidir. Nitekim düşmanın attığı toplardan pek çoğu patlamadan toprağa gömülmüştür. Yıllar sonra savaş yapılan bölgelerden birisinde çıkan bir yangında patlama seslerinin duyulması ilk önce bölgedeki köylüleri şaşırtmış, sonra bu patlamanın savaş esnasında patlamayan topların infilakı ile vaki olduğu öğrenilmiştir.

Mehmetçiğin susuzluk çektiği, çatışmaların şiddetinden siperlere suyun intikal edilemediği bir zamanda askerlerimiz bir ıslık sesi duyar. Ardından düşman topunun düştüğü yerden su fışkırmaya başlar.

İngilizlerin pusulalarının pek çok defa bozulup yanlış istikameti gösterdiği, bu sebeple zayiatlarının sayısının arttığı hadiseler de sıkça yaşanmıştır.

18 Mart’taki deniz savaşının arifesinde Miralay Cevad Paşa’nın gördüğü rüya ve bu rüya istikametinde Nusret Mayın Gemisinin vazifesini ifa ederken yaşanılanlar da Çanakkale Savaşındaki ilahî nusretin bir göstergesidir.

Çanakkale’de savaş esnasında yaşanılan sayısız fevkalade hadiseden başka savaş sonrasında da pek çok olağanüstü hadise vukû bulmuştur. Cesedi bozulmamış şehitlerimiz, tüfeğini bırakmayan askerimiz, akşamları görülen nöbet mangası, daha neler neler… Yaşanılan, şahit olunan bu hadiseleri anlatmak başlı başına bir yazı konusu olacak kadar fazladır. Savaştan sonra ortaya çıkan bu ilahî tecellilerin belki bir hikmeti de bizlerde Çanakkale ruhunu, Çanakkale şuurunu daima canlı tutmak, o ruhtan, o şuurdan asla kopmamak içindir.

Hiç unutmamalıyız ki Allah Teala kendi yolunda birlik içinde ve samimi duygularla yapılan gayretleri asla boşa çıkarmamaktadır. Müminlerin güçlerinin tükendiği, yapabilecek bir şeylerinin kalmadığı pek çok durumda ilahî yardımıyla, manevî ordularıyla onları teyit etmektedir. İslam tarihinde bunun Çanakkale’den başka daha sayısız misali vardır. Müminlerin tefrika içerisinde olduğu, ihmalkâr davrandığı durumlarda ise ilahî yardımdan nasiplenemedikleri de bir gerçektir. Bu sebeple tefrikaya sebep olabilecek fitnelere kapılmadan Allah yolunda elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. O zaman zâhir veya bâtın pek çok ilahî lütfa nâil olacağımız muhakkaktır.
Allah Teâlâ bizi dininden, dinine hizmetten ve dinine hizmette canını zevkle feda edebilen ecdadımızın yolundan ayırmasın.

Âmin.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (3) - Yorum yaz! | Etiketler : canakkale gazileri