Emin Muhammed (sav) e binlerce defa salevat...

tüp bebek

   
http://dingorevlileri.blogcu.com/ilmihal/

bu linkten diyanet ilmihalihini okuyabilirsiniz

Prof. Dr. Hayreddin Karaman

Prof. Dr. Ali Bardakoğlu

Prof. Dr. H. Yunus Apaydın

ve degerli din alimlerinin katkilari ile olmustur

----------------------------------------------------------

Diyanet BASKANLIK sitesi

1. Tüp bebek nedir?

Çocuksuz ailelerde anne adaylarından elde edilen en az 7-9 yumurta hücresi baba adayının spermleri ile laboratuar koşullarında döllenir ve yine laboratuar koşullarında embriyoların gelişmesi için üç gün beklenir. Elde edilen embriyolardan iki ile üçü rahme yerleştirilir. Bu işlem başarılı bir gebeliğe yol açarsa, hazırlanmış olan diğer embriyolara ihtiyaç kalmaz. Bu embriyolar çiftlerin isteği doğrultusunda, daha sonra kendileri için başka bir gebelikte kullanılmak veya başka evli ve çocuksuz çiftlere bağışlanmak üzere veya kök hücre geliştirmek üzere dondurulmaktadır.

Tüp bebek (IVF) uygulamasının safhaları şunlardır:

1- Anneye bir takım hormonlar aşılamak suretiyle yumurtalıklar uyarılarak birçok yumurta elde edilmekte,

2- Anne yumurtalığından alınan yumurtalar ile babadan alınan erkek tohum hücreleri (sperm) karşılaştırılarak laboratuarda döllenmekte,

3- Birçok blastocist elde edilmekte,

4- Laboratuvar'da hazırlanmış birkaç tane blastocist anne rahimine konmakta,

5- Eğer anne hamile kalırsa diğer blastocistler yok edilmekte, yada araştırmalarda ve bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmakta,

6- Anne veya babanın çocuk yapma kabiliyeti yoksa başka kadın veya erkeklerden sperm veya yumurtalık elde edilmekte,

7- Anne rahmi uygun değilse taşıyıcı anne bulunmaktadır.

Şimdiye kadar hemen hemen bütün İslam alimleri, normal yoldan çocuk sahibi olamayan eşlerin, kocanın spermi ile karısının yumurtasının dışarıda döllenerek kadının rahmine yerleştirilmesi; ya da kocanın sperminin mikroenjeksiyon yöntemiyle hanımının rahmine ulaştırılarak çocuk sahibi olmalarının caiz olacağına; tüp bebek uygulaması belirlenen bu standartların dışına çıkıldığı ve araya yabancı unsur sokulduğu; yani sperm, yumurta ve rahimden biri karı-koca dışında başka bir şahsa ait olduğu takdirde caiz olmamaktadır; çünkü meşrû bir çocuğun, gerek sperm ve yumurta, gerekse rahim bakımından nikâhlı karı-kocaya ait olmasında İslam Dini'nin genel prensipleri bakımından zaruret vardır.

Ancak tüp bebek yönteminde birden fazla blastocist üretilmesi ve bunlardan bir kısmının ana rahmine konması ve diğer blastocistlerin yok edilmesi yada araştırmalarda ve bazı hastalıkların tedavisinde kullanılması, tüp bebek konusunu dini açıdan yeniden tartışılır hale getirmektedir. Çünkü, sperm ve yumurtanın döllenmesinden itibaren, oluşan zigotu insan olarak kabul eden bilim adamları bulunmaktadır. Buna göre insana ilk anından itibaren bir birey olarak saygı duyulmalı, hukuki hakları tanınmalı ve ihlal edilmemelidir.

Bu sakıncayı giderebilmek için, tüp bebek uygulamasında eğer mümkünse ihtiyaçtan fazla yumurta döllenmemeli ve bunlar ilmî-teknolojik imkânlarla korunmalı, sadece ihtiyaç duyulan yumurtaların döllenmesiyle yetinmelidir. Aksi takdirde fazla aşılanmış yumurtaların imha edilmesi dini yönden sakıncalı olacaktır. Katolik kilisesi de, tüp bebek uygulamaları sonunda elde edilen kök hücrelerin itlafını kabul etmemektedir.

 

4. Yumurta/ Sperm Dondurulması ve Bağışı

İlk olarak spermin başarıyla dondurulup çözülmesinin ardından embriyonun da dondurulmasına başlandı. Nitekim dondurulmuş ve çözülmüş insan yumurtasından elde edilen ilk gebelik 1986 yılında Chen tarafından gerçekleştirildi. Bu ilk başarıdan sonra dünyada birçok merkezde yumurta dondurma teknolojisinin geliştirilmesi için çalışmalar yapıldı. Yumurta büyük ve kompleks bir yapı olduğundan düşük ısılara karşı çok hassastır. İlk çalışmalarda olgun olmayan yumurtaların dondurulması önerilirken, bugün yapılan çalışmalarda olgun olan yumurtaların dondurma işlemine daha dayanıklı olduğu gösterilmiştir. Yumurta, toplama işlemi sonrasında yumurtalar etrafındaki hücrelerden temizlenir ve normal olan olgun yumurtalar dondurulur. Dondurma işlemi esnasında ısının hangi hızla azalacağı, hangi koruyucu maddenin kullanılacağının seçilmesi çok önemlidir. Yumurta dondurma işleminden sonra, dondurulmuş yumurtalar sıvı nitrojen içerisine (-196°C) konulur. Sıvı nitrojen içerisindeki yumurta genetik olarak uzun süre bozulmadan kalabilir. Yumurta dondurma çözme sonrası doğan bebeklerde bir sakatlık görülmemiştir. İlk zamanlarda çözme işlemi sonrasında yüzde 60 yumurta canlı kalırken günümüzde bu oran yüzde 80-90'lara ulaşmıştır. Aynı zamanda, yumurta çözme işlemi sonrasında başlangıçta düşük olan döllenme oranları mikroenjeksiyonun kullanılmaya başlamasıyla birlikte artmıştır. Bu işlemler artık çok sık yapıldığı için konuyla ilgili banka terimi kullanılmaktadır. Bu nedenle sperm ve yumurta bankalarının yanı sıra, günümüzde embriyo bankalarından da söz edilmektedir.

Yumurtaları alınıp dondurularak saklanan kadınların ileride iyileşmeleri durumunda bunlar yine kendilerine verilecekse bu durum dini açıdan bir sakınca teşkil etmez. Ancak bu yumurtaların başka kadınlara nakledilmesi caiz değildir. Çünkü yumurta, kromozomlar sayesinde annenin bir takım kişisel özelliklerini/genetik şifresini taşır. Yumurta hücresi bir kadından diğerine aktarıldığında, bütün özellikleri sahip olduğu miras hakkıyla birlikte aktarılmış olmaktadır. Böylece bu nakil işlemi potansiyel olarak ileride ortaya çıkabilecek dînî, hukuki, sosyal ve psikolojik vb. bir çok problemi de beraberinde getirecektir. Bu nedenle aşılanmış yumurtaların bir başka kadında kullanılması caiz değildir.

Sperm konusuna gelince, bankaya konan sperm, erkeğin ileride kendi nikahlı eşinin rahmine, tüp bebek yöntemiyle yerleştirilip gebe kalmasını sağlamak amacıyla verilecekse bu uygulama zaruret durumlarında caizdir. Ancak böyle yapılmayıp, bankada toplanan spermler, daha sonra talepte bulunacak olan diğer kadınlara verilecekse caiz değildir. Çünkü bu işlem, zinanın yasaklanış gerekçelerinden birisi olan çocuğun nesebinin sahih olmaması, nesep karışıklığı sonucunu doğuracaktır. Onun için sperm verenin de talip olup alanın da ortak sorumluluğu vardır. Aralarında nikah bağı olmadığı için yaptıkları iş günahtır.

Kısaca sperm bankasına sperm vermek, sperm almak -nikahlı eşler arasındaki alış-veriş hariç- haram olmanın yanısıra, sosyal bir felakettir. Çünkü bütün ilahi dinlerin ortak beş hedefinden birisi neslin korunmasıdır. Zinanın haram kılınmasının en önemli nedenlerinden biri de budur. Bu uygulama nesillerin dejenere olmasına, nesebi belli olmayan çocukların dünyaya gelmesine, sperm yoluyla stratejik amaçlı olarak bir çok hastalıkların aktarılabilme olasılığına vb. bir çok sosyal problemlerin ortaya çıkmasına sebebiyet vereceği için caiz değildir. Ancak çeşitli tıbbî nedenlerden dolayı kişinin kendi spermi alınıp dondurularak daha sonra kendi nikahlı eşine verilirse bu uygulama caiz olur.

3. Kök hücre ve Tedavi Amaçlı Kullanımı Mümkün mü?

Kök hücreler hayatın temel taşları ve insan vücudunu oluşturan ana hücrelerdir. Kök hücreler, sınırsız bölünme, her türlü vücut hücresine dönüşebilme ve yeni görevler üstlenme imkân ve özelliğine sahiptir. Kök hücre araştırmaları günümüzün en önemli, aynı zamanda en tartışmalı konusunu oluşturmaktadır. Doku ve organları yenileme bağlamında ki üstün potansiyelinin yanı sıra, doku harabiyeti ve/veya kaybı sonucunda ortaya çıkan pek çok hastalığın ve bozukluğun tedavisine (sağaltımına) yönelik tıp dünyasında ve toplumda büyük beklentiler doğurmaktadır.

Kök hücrelerin bir kaynağı yetişkin kemik iliğinden elde edilen dokulardır. Ancak araştırmalar erişkin bireylerin farklılaşmış olan dokularında bulunan bu tür kök hücrelerin farklı yönlerde gelişme yeteneklerinin oldukça kısıtlanmış olduğunu ortaya koymaktadır. Beklentilere gerçek anlamda karşılık verme potansiyeli taşıyan embriyonal kök hücreler için kullanılması söz konusu olabilecek kaynaklar ise yukarıda da belirtildiği gibi tartışmalıdır. Bunlar insanda tüp bebek uygulamalarından arta kalan, kullanılmayan embriyolar ya da gebeliğin sonlandırılmasıyla ceninden elde edilen doku örnekleri olabilmektedir. Kök hücrelerinin genelde insan embriyosundan elde edilmesi bazı çevrelerce insan yaşamına müdahale olarak görülmekte, ayrıca kök hücrelerinde yürütülen çalışmaların insan kopyalamasına bir zemin oluşturması ihtimali dünya kamuoyunda insan yaşamının ne zaman başladığına dair etik, hukuksal ve yasal tartışmalara yol açmaktadır. Bu tartışmalar en yoğun şekilde Batı ülkelerinde kök hücre araştırmalarını sınırlandıran ve hatta engelleyen bir boyut kazanmış, sonuçta bu alandaki araştırmalar Güney Kore gibi gelişmekte olan ülkelere kaymaya başlamıştır.

Kök hücre araştırmalarında bugüne kadar ulaşılan nokta gerçekten gelecek için büyük umut vaat etmektedir. Kök hücre araştırmaları istenildiği doğrultuda gelişirse, bazı hastalıkların hücre düzeyinde tedavileri yapılabileceği gibi, hücre ve organların nakli için de yeni bir kaynağı oluşturabilecektir. Kök hücrelerinin üzerinde yürütülecek temel bilimsel araştırmaların yakın gelecekte klinikte tedavisi mümkün olmayan birçok hastalığın tedavisinde önemli açılımlar getirmesi beklenmektedir. Böylece, kendini yenileme ve onarma kapasitesi olmayan hücrelerin kaybına bağlı olarak gelişen hastalıklar tedavi edilebilecektir. Bunlar arasında Parkinson hastalığı, Alzheimer hastalığı, multipl skleroz, kaza sonucu oluşan felçliler ve sinir hücrelerinin yıkımı ile ilgili diğer hastalıklar, kalp krizi sonucu oluşan kalp yetmezliği, osteoartrit (kemik ve eklem iltihapları) veya çeşitli nedenlerle oluşan kıkırdak ve kemik kayıpları, kanser ve bağışıklık sistemi hastalıkları ile şeker hastalığı sayılabilir.

Kök hücreleri, bölünerek kendilerini yenileyen ve kan, karaciğer ve kas gibi özelleşmiş görevler üstlenen organları oluşturabilecek biçimde farklılaşabilen hücrelerdir. Bu hücreler totipotent (her yönde farklılaşma yeteneği olan) ve pluripotent (çok yönlü farklılaşma yeteneği olan) kök hücreleri olarak iki grupta incelenmektedirler. Embriyoda erken dönemde bulunan totipotent kök hücreleri embriyonik kök hücre olarak adlandırılır ve bunlar in vitro döllenmeyle geliştirilen, ancak ihtiyaç fazlası olan embriyolardan veya istem üzerine sonlandırılan gebeliklerden elde edilmektedir. Yine yetişkin bireylerden elde edilen, embriyonik kök hücreleri gibi topipotent ya da bir takım yöntemlerle çoğaltılabilen yetişkin kök hücreleridir. Bunlar kemik iliğinde, bebek göbek kordon kanında ve kanda bulunan ve yetişkinde de özel yöntemlerle ve belli büyüme faktörlerinin yardımı ile çoğaltılabilen ve gelişimler sonunda kan hücrelerine dönüşebilen kök hücreleridir. Embriyonik kök hücrelerden insan vücudunu oluşturan 200 farklı tipteki farklılaşmış hücreden herhangi biri gelişebilirken, yetişkin kök hücrelerinden sadece bir ya da sınırlı sayıda tipteki hücrenin gelişmesi mümkündür.

ABD, İngiltere ve Avustralya başta olmak üzere birçok ülkede embriyonik kök hücrelerin deneysel araştırmaları tamamlanmış olup, hayvanlar üzerinde uygulamaları uzun süredir gerçekleştirilmektedir. İnsanda uygulamaya ait bazı elektronik veriler olmakla birlikte, henüz bilimsel otoriteler tarafından kabul gören başarılı uygulamalar gerçekleşmiş değildir. Kök hücreleri in-vitro kültür şartlarında üretilirken, bazen istenmeyen ve organizmaya zararlı olabilecek genetik mutasyonlara uğrayabilmektedir. Buna ek olarak, kök hücre araştırmaları henüz tedavi amacıyla uygulanacak ürünleri vermekten uzak görünmektedir.

Kök hücre konusunun dini açıdan değerlendirilmesine gelince; kök hücre konusunda her geçen gün yeni şeyler öğrenmekteyiz. Öğrendikçe de geçmişte konu ile ilgili bilinenler tartışılır hale gelmiş, konunun dini boyutu da özel bir önem kazanmıştır. Ortaya çıkan tabloya göre, tüp bebek konusu dahil birçok konu yeniden değerlendirilmeye muhtaçtır.

Hıristiyanlık dünyası kök hücre konusunda fikir birliği içinde olmasa da birbirine yakın görüşlere sahiptir.

Katolik dünyasına göre, insan embriyosu değerlidir ve zigota insan muamelesi yapılmalıdır. Bunlar imha edilemez veya saklanamaz, araştırmalarda dahi kullanılamaz. Tabii ki, bedenin dışında döllenme teknolojisi olan tüp bebek uygulamasına da aynı gerekçelerle sıcak bakılmamaktadır. Bununla birlikte Kilise, yetişkin kök hücrelerinin kullanılmasına ise tam destek vermektedir.

Evangelist ve Katolik Bişoplar Kilise'ne göre, embriyonik kök hücrelerin kullanımı, oluşmakta olan çocuğu korumak için, Almanya'da kesin olarak yasaklanmıştır. Ancak Alman parlamentosunun insan embriyoları öldürülerek elde edilen kök hücrelerin belirli koşullarda ithaline izin veren kararı Evangelist ve Katolik Bişoplar kiliseleri üzerinde şok etkisi yapmış ve ceninin döllenme anından itibaren insan olduğunu ve insan hayatının koruma altında olması gerektiğini ifade etmişlerdir.

Yahudilere göre, embriyonik kök hücrede yaşamı destekleyen bir potansiyel olduğu bu yüzden bu araştırmaların devletin desteğine ihtiyaç duyduğu, öte yandan ise Amerikan halkının yaşamı veya gelecek kuşaklar için de bir tehdit oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden sıkı kontrol altında tutulması şartıyla kök hücre araştırmalarının desteklenmesi gerekmektedir. Yahudi din adamlarına göre, tüp içerisindeki kök hücre tam bir insan sayılmamaktadır ve korunması gerekmemektedir. Özetle, embriyonik kök hücre araştırmaları, insan yaşamını daha büyük başarılar için koruyor ve yaşamı tehdit etmiyorsa bunlar devam etmelidir.

Protestan kilisesi ise, insan embriyosu konusunda diğer kiliselerden farklı düşünmemekle birlikte kök hücre konusunda araştırmaların devam etmesinden yana olduklarını deklare etmişlerdir.

İslam dini ise; insan ve toplum için yararlı olabilecek her türlü çalışmayı teşvik etmektedir. Ancak bunların hukuki, ahlaki ve manevi değerler açısından problem oluşturacak ve insanlık için tehlike arz edecek noktalara getirilmesini de onaylamaz. Bu alanda gerekli önlemlerin alınmasını öngörür. Esasen, teknolojinin insanlık yararı için kullanılması, bilim ve hukuk otoritelerince de savunulmaktadır. Bu itibarla, hangi şekilde olursa olsun, insana, çevreye, ekolojik dengeye ve topluma zarar vermemek kaydıyla, genler üzerinde biyolojik ve tıbbi nitelikli çalışmalar yapmak, İslam açısından bir sakınca taşımamaktadır. Hatta, İslâm, insanlığa hizmet gayesi taşıyan bu ve benzeri çalışmaları takdir ve teşvik etmektedir. Önemli olan, varılan bilimsel sonuçların insanlığın hayrına kullanılmasıdır.

Yukarıda da ifade edildiği gibi, İslam hukukunda dünyaya sağ gelmesi şartıyla cenin miras hakkı olduğu kabul edilmiştir. Bu gerçek 1883 yılında insan embriyosu bilimi tarafından da deklare edilmiş ve bugün de aynı kanaat devam etmektedir. Bu nedenle insana ilk anından itibaren bir birey olarak saygı duyulmalı, hukuki hakları tanınmalı ve ihlal edilmemelidir.

Bu itibarla, embriyonik kök hücreler değil de vücudumuzun organlarından alınan özelleşmiş yetişkin hücrelerinin de aynı fonksiyonu icra edebileceğine dair yapılan çalışmalar olumlu sonuç verir ve bunların tedavi amaçlı kullanımı mümkün hale gelirse, bu takdirde insan olma potansiyeli taşıyan kök hücrelerin yedek parça gibi kullanımı söz konusu olmayacaktır. Dolayısı ile tıp dünyasının bağımsız bir canlı olma potansiyeli kalmamış, özelleşmiş yetişkin kök hücrelerinin tedavi amaçlı kullanımı üzerinde yoğunlaşmaları gerekmektedir. Bunun ise, dînî ve ahlâkî açıdan organ naklinden bir farkı olmayacaktır.

Ancak, özelleşmiş yetişkin hücrelerden embriyonik kök hücrenin özelliklerini taşıyan kök hücre elde edilememesi durumunda ve başka tedavi imkanının bulunmaması halinde, ticari ve her türlü kötü amaçlı kullanımı engelleyici tedbirleri almak kaydıyla tüp bebekten arta kalan blastocistler, tedavi amaçlı olarak kullanılabilir.

4. Cinsiyet Tayini:

Erkek cinsiyetini belirleyen "Y" kromozomlu bir spermatozoid tarafından aşılanan yumurtadan erkek çocuk; "X" kromozomlu bir spermatozoid tarafından aşılanan yumurtadan ise kız çocuk doğmaktadır. Demek oluyor ki, doğacak olan çocuğun cinsiyeti aşılanma (döllenme) sırasında kesinleşmekte ve bu da yumurtaya giren spermatozoidin taşıdığı cinsiyet kromozomunun çeşidine göre olmaktadır. Çocuğun cinsiyetini tespit etmek tıp bilimine göre mümkündür.

Ancak doğacak çocukların cinsiyetinin belirlenmesi şimdiden öngörülmeyecek başka demografik ve ekolojik sorunlar ortaya çıkarabileceği cinsiyetlerin dağılımı konusunda var olan dengenin bozulmasına yol açabileceğinden, herhangi bir zorunluluk olmadıkça yapılması uygun değildir. Nitekim Asya ve Doğu ülkelerinde aileler, genelde erkek çocuk istemektedirler. Bizim toplumumuzda da durum farklı değildir. Bu da dünyadaki dengenin erkek çocuğun lehine bozulabileceğini göstermektedir. Bu ise, sünnetullaha aykırıdır. Zira Kur'ân'da, "Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah'ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir. Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir" (Şûrâ 42/49-50) buyrularak insanların erkek veya kız olmasının Allah tarafından belirlendiği ifade edilmiştir.

Pek çok uluslararası temel metinde, örneğin Avrupa Konseyinin Biyoetik Komisyonunun raporlarında ve yakın geçmişte Kahire'de 238 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı toplantısının sonuç metninde de konu ele alınmış ve tıp dışı nedenlerle gerçekleştirilen cinsiyet seçimi uygulamaları uygun görülmemiş ve buna karşı önlem alınması gerektiği dile getirilmiştir.

Bu itibarla tıbbi bir zorunluluk bulunmadıkça cinsiyet tayinine gidilmesi dinen uygun değildir.

5. Preimplantasyon Genetik Tanı Nedir?

Preimplantasyon genetik tanıyla birkaç kez tüp bebek tedavisi yaptırıp çocuk sahibi olamamış çiftlerde gebelik şansı artırılmakta ve düşük ihtimali azaltılmaktadır. Bu uygulamayla bebekte ortaya çıkabilecek çok önemli genetik rahatsızlıkların bir bölümü embriyoların ana rahmine yerleştirilmeden önce bulunup tedavi edilmesi mümkün olabilmekte, böylece sakat çocukların dünyaya gelmesinin de önüne geçilebilmektedir.

6. Kürtaj:

Henüz dört aylık olmayan gebeliğe son verilebileceği görüşünde olan bazı fakihler varsa da, gebelik gerçekleştikten sonra, dört aylık süre içinde de olsa, bir zaruret olmaksızın rahimdeki nutfe ve ceninin gerek ilaç, gerekse diğer etki ve işlemlerle düşürülmesi veya aldırılması (kürtaj) İslam bilginlerinin büyük çoğunluğu tarafından caiz görülmemiştir. Dört aylıktan sonra ise, annenin hayatının kurtarılması dışında bir sebeple gebeliğe son vermenin (kürtajın) haram ve cinayet hükmünde olduğunda İslam müctehit ve fakihleri ittifak etmişlerdir.

Sonuç olarak denilebilir ki, gebeliği önleyici tedbirlere başvurarak doğumu kontrol altında bulundurmak, istenmeyen durumlarda gebeliğe engel olmak caiz ve mümkündür. Ancak, gebelikten sonra, annenin hayatî tehlikesi gibi haklı, kesin ve meşru bir zaruret olmaksızın, düşürmek veya aldırmak (kürtaj) yolu ile bir canlının hayatına son verilmesi caiz değildir.

Gebeliği önleyici tedbirlere başvurarak doğumu kontrol altında bulundurmak, istenmeyen durumlarda gebeliğe engel olmak caiz ve mümkündür. Ancak, gebelikten sonra, haklı, kesin ve meşru bir zaruret olmaksızın, düşürmek veya aldırmak (kürtaj) yolu ile bir canlının hayatına son verilmesi caiz değildir.

7. Embriyo ve Anne Rahmindeki Bebeğin Hakları Nelerdir?



İslam hukukunda dünyaya sağ gelmesi şartıyla ceninin miras hakkı olduğu kabul edilmiştir. Türk Medeni Kanununda da şahsiyetin başlangıcı çocuğun sağ olarak bütünüyle doğduğu andır. Çocuk sağ doğmak kaydıyla ana rahmine düştüğü andan itibaren medeni haklardan istifade eder.

Kadın veya erkekteki bir kusur sebebiyle, tabiî ilişkiyle gebeliğin gerçekleşmesi mümkün olmadığı takdirde;

Döllendirilecek yumurta ve sperm, her ikisinin de nikahlı eşlere ait olması, yani bunlardan herhangi biri yabancıya ait olmaması;

Döllenmiş olan yumurta, başka bir kadının rahminde değil, kendi rahminde (yumurtanın sahibi olan eşin rahminde) gelişmesi;

Bu işlemin, gerek anne-babanın; gerek doğacak çocuğun maddî, ruhî ve aklî sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağı tıbben sabit olması;

şartıyla, normal yoldan gebe kalması ve anne olması mümkün olmayan evli hanımların, çeşitli tıbbi yollarla gebeliklerinin sağlanmasında, İslâmî hükümler açısından bir sakınca görülmemektedir .

Başka kadının yumurtası veya kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanmasının ise insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması sebebiyle caiz değildir.

 

- Salı, Temmuz 22, 2008 - yorum {0} - yorum yaz


TASIYICI ANNELIK

Diyanet İşleri Başkanlığı, anneden alınan yumurta ile babadan alınan spermin laboratuar ortamında döllenmesiyle oluşan embriyonun, başka bir kadının rahmine yerleştirilmesi anlamına gelen "taşıyıcı annelik"in İslam Dini'ne göre caiz olmadığını duyurdu.

Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Mehmet Zeki Karakaya ANKA'ya yaptığı açıklamada, taşıyıcı anneliğin dinen uygun olmadığını belirtti. Karakaya, "Döllenen embriyo bir başka kadının rahminde büyüyor. Bu durumda soy karışır. O nedenle dinen uygun değildir" dedi. Diyanet İşleri Başkanlığı ayrıca, kocası dışında yabancı bir erkekten alınan sperm ile bir kadının gebeliğinin sağlanmasına yönelik "sperm bankası" yöntemiyle hamile kalınmasının da "insanlık duygularını rencide etmesi ve zina unsurlarını taşıması" sebebiyle caiz olmadığını belirtti. Öte yandan Başkanlık, kadın veya erkekteki bir kusur sebebiyle, gebeliğin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı hallerde tüp bebekte herhangi bir sakınca görmüyor. Ancak bunun da belli şartları bulunuyor. Döllendirilecek yumurta ve spermin, nikahlı eşlere ait olması ve döllenmiş olan yumurtanın, başka bir kadının rahminde değil yumurta sahibi annenin rahminde gelişmesi gerekiyor. Ayrıca bu işlemin, gerek anne-babanın; gerekse doğacak çocuğun maddi, ruhî ve akli sağlığı üzerinde olumsuz bir etkisinin olmayacağının tıbben sabit olması koşulu getiriliyor. Diyanet, bu şartlar sağlandığı takdirde normal yoldan anne olması mümkün olmayan evli kadınların, çeşitli tıbbi yollarla gebeliklerinin sağlanmasında, İslâmi hükümler açısından herhangi bir sakınca bulunmadığını belirtiyor

- Saturday, Ocak 26, 2008 - yorum {0} - yorum yaz


dini sorular

http://efetva.diyanet.gov.tr/fetva.htm

- Pazartesi, Nisan 9, 2007 - yorum {4} - yorum yaz


COCUK DÜSÜRME ISLAMDA CAIZ MIDIR

Döllenme gerçekleştikten sonra rahimde oluşan ceninin dış etki ve müdahale ile düşürülmesi, çok eski dönemler-den beri dinin, ahlâk ve hukukun tasvip etmediği ve önle-meye çalıştığı bir davranış olmakla birlikte çeşitli top-lumlarda sık sık karşılaşılan bir olgu olma niteliğini de hiçbir zaman yitirmemiştir. Nitekim Yahudilik’te çocuk düşürme yasaklandığı gibi buna sebebiyet veren kimse anne de olsa cezalandırılmıştır. Hıristiyanlık’ta da çocuk dü-şürme büyük günah kabul edilmiş ve bunu yapan kimse öte-den beri kilise geleneğinde cinayet işlemekle itham edil-miş ve ciddi bir tepki görmüştür.
İslâm’da da durum böyledir. İnsan hayatının korunma-sı, İslâm dininin beş temel ilke ve amacından biri oldu-ğu gibi insanın en şerefli varlık olduğu, insanın say-gınlığı ve dokunulmazlığı da İslâm’ın ısrarla üzerinde durduğu ana fikirlerden biridir. İnsanın yaşama hakkı, erkek spermi ile kadın yumurtasının birleştiği ve döl-lenmenin başladığı andan itibaren Allah tarafından ve-rilmiş temel bir hak olup artık bu safhadan itibaren anne baba da dahil hiçbir kimsenin bu hakka müdahale etmesine izin verilmemiştir. Çünkü cenin yaşama hakkını anne babasından değil, doğrudan yaratandan alır. Anne babanın başlangıçta çocuk sahibi olup olmamakta iradele-ri ve seçme hakları varsa da, gebeliği önleyici tedbir ve yöntemleri kullanmalarına dinen izin verilmişse de, artık gebelik teşekkül ettikten sonra doğacak çocuğun hayatına son verme hakları yoktur.
Kur’an’da çocuk düşürmeyle ilgili özel bir hüküm bulunmaz. Ancak âyet ve hadislerde yer alan genel pren-sipler ve özel hükümler anne karnındaki ceninin dinen meşrû sayılan haklı bir gerekçe olmadan düşürülmesine ve gebeliğe son verilmesine müsaade etmez. “Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin” (el-En‘âm 6/151; el-İsrâ 17/31) âyetinin dolaylı ifadesi, Hz. Peygamber’in kasten çocuk düşürmeyi cinayet olarak adlandırıp bunu işleyen veya sebep olanın maddî tazminat ödemesine hükmetmesi, rızık, kader ve tevekkülle ilgili dinî telkin ve emirler bir anlamda anne karnındaki çocuğun hayat hakkını da güvence altına almaya mâtuf emir ve tedbirlerdir. İnsa-nın cenin halinde iken dahi, yani döllenme-doğum arasın-daki safhasından itibaren -belirli kurallar çerçevesin-de- vücûb (hak) ehliyetine sahip olmasının anlamı budur. Bu itibarla İslâm hukukunda, tıbbî ve dinî bir zaruret bulunmadıkça anne karnındaki çocuğun düşürülmesi ve al-dırılması -anne baba tarafından yapılmış veya yaptırıl-mış olsa bile- cinayet (suç) olarak adlandırılıp haram sayılmıştır.
Çocuk düşürmenin genel ilke olarak dinî hükmü böyle olmakla birlikte, sperm ve yumurtanın hangi safhadan itibaren cenin sayılacağı ve dinen-hukuken koruma altına alınacağı, ceninin bulunduğu safhaya göre çocuk düşürme-nin cezasında, hatta günahında bir farklılığın olup ol-mayacağı İslâm hukukçuları arasında tartışmalıdır. Kur’an’da ceninin anne karnındaki yaratılış safhaların-dan bahsedilmekle birlikte (el-Mü’minûn 23/12-14) bu safhaların ruhun üflenişiyle bir ilgisinin olup olmadığı konusunda açıklama bulunmaz. Hz. Peygamber’in bir hadi-sinde anne karnındaki çocuğa 120. günden sonra ruh üfle-neceğinden söz edilir (Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 6). Ruhun üflenmesinin ilk kırk günden sonra vuku bulduğuna işaret eden hadisler de vardır (Müslim, “Kader”, 2,4; Müsned, III, 397). Âyetin dolaylı ifadesi yanı sıra bu hadisler, bir de fakihlerin dönemlerinde cenin hakkındaki tıbbî bilgileri bu konuda farklı ölçü ve görüşlere sahip olma-larına zemin hazırlamıştır.
Aralarında bazı Hanefîler’in de bulunduğu bir grup İslâm hukukçusu 120 günden önceki, bazı Mâlikî ve Hanbelî fakihleri ise kırk günden önceki çocuk düşürme-leri, tam oluşmuş bir çocuk düşürme saymama eğilimindedirler. Ancak söz konusu hukukçuların böyle düşünmesi, ceninin anne karnında geçirdiği safhalar, döllenme ve çocuğun oluşumu konusunda, dönemlerinin tabii icabı ola-rak yeterli tıbbî ve teknik bilgiden yoksun olmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü bu gruptaki hukukçular yukarıda zikredilen hadisten hareketle ceninin ancak 120 günden sonra canlılık kazandığı ve teşekkül ettiği, bundan önce ceninin cansız veya belirsiz bir halde ruh üflenmeyi beklediği kanaatindedirler. Bu belirsizlik, biraz da çocuk düşürmenin dinî hükmü açısından ruhun üflenmesin-den önceki dönemle sonraki dönem arasında ayırım yapma ihtiyacı, bu fakihleri birinci safha için mekruh, ikinci safha için haram hükmünü vermeye sevketmiştir. Diğer bir ifadeyle bu konuda toleranslı bir tavır sergileyenler, çocuk düşürmenin hükmünün ilk günlerden ruh üflenme vak-tine doğru gidildikçe mekruhtan harama doğru bir değişme göstereceği, ruh üflenme safhasından; yani kimilerine göre kırkıncı, kimilerine göre 120. günden itibaren de haram hükmü içine gireceği şeklinde bir açıklama getir-mişlerdir.
Ceninin canlılığının, mahiyetini hiçbir zaman bileme-yeceğimiz ruhun üflenmesiyle aynı şey olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Böyle bir iddia içermeksizin be-lirtmek gerekirse, günümüzde ulaşılan ayrıntılı tıbbî bilgiler ceninin döllenmeden itibaren ayrı bir canlılık ve bütünlük kazandığını, safha safha oluşum ve yaratılı-şının tamamlandığını, ilk birkaç haftadan itibaren or-ganlarının teşekkül ettiğini, hatta kalp atışlarının hissedildiğini ortaya koymaktadır. Böyle olunca ilk 120 gün içindeki çocuk düşürmeleri, cinayet ve günah olan çocuk düşürme fiilinin kapsamı dışında tutmak mümkün görünmemektedir. Nitekim İslâm hukukçularının çoğunluğu hangi safhada olursa olsun çocuk düşürmeyi câiz görmez-ler. Mezheplerde hâkim görüş de budur. Meselâ Gazzâlî, ilk dönemden itibaren çocuk düşürmenin câiz olmadığını ve cinayet olduğunu söyler.
Ruh üflendikten sonra çocuk düşürmenin veya aldırma-nın haram olduğunda ve bu davranışın cinayet telakki edileceğinde İslâm âlimleri görüş birliğindedir. Ancak annenin hayatını kurtarma gibi tıbbî ve kesin bir zaru-ret ortaya çıkmışsa o zaman anne karnındaki ceninin tıb-bî bir müdahale ile alınması câiz görülür. Fakat bu ko-nuda anne babanın karar vermesinden ziyade hazâkat ve uzmanlığına güvenilen tıp doktorlarının kararının esas alınması doğru olur.
Cenine karşı bir cinayet işlenmesi halinde gurre ta-bir edilen bir ceza-tazminat ödenir. Gurrenin miktarı-nın, sünnetteki tatbikat örneğinden (Ebû Dâvûd, “Dıyât”, 19; Tirmizî, “Dıyât”, 15) yola çıkarak beş deve, altın ve gümüşün o asırdaki değerine göre yaklaşık 212,5 gr. altın veya 1785 gr. (Hanefîler’e göre 1487,5 gr.) gümüş olduğu görülmektedir. Gurre ceninin mirası kabul edilir ve düşmesine sebep olan kimse hariç vârisleri arasında paylaştırılır. Gurrenin ödenmesi için çocuk düşürmenin kasten veya hata ile olması, anne veya baba tarafından işlenmesi farketmez. Şâfiî ve Hânbelî fakihleri gurre ile birlikte kefâret ödenmesini de gerekli görürler. Bu hükümler de İslâm’ın insan hayatına verdiği değerin açık bir göstergesidir.
Çağımızda zengin Batılı ülkelerin malî ve fikrî des-teğiyle başlatılan ve özellikle gelişmekte olan ülkeler-de yürütülen nüfus ve aile planlaması kampanyaları ve bu yöndeki yoğun propagandalar aileleri, özellikle de ka-dınları etkilemekte ve giderek çocuk aldırma (kürtaj) toplumumuzda yaygınlaşmaktadır. Fazla çocuk sahibi olma-yı kınayan çevre baskısı da istenmeyen gebeliklerde kür-tajı bir çözüm olarak algılamayı kolaylaştırmaktadır. Evlilik dışı ilişkilerin artması ve müsamaha görmeye başlaması da yine kürtajın yaygınlaşma sebeplerinden biridir. Batı ülkelerinde; toplumsal ve ahlâkî yapıdaki bozukluk kürtajın serbest bırakılması yönünde kampanya ve baskıları arttırıyorsa da toplumsal sağduyu ve kilise çevreleri bunun açık bir cinayet olduğunu, kürtajın ser-best bırakılmasının birçok sakınca taşımasının yanı sıra bir insanlık suçu sayılması gerektiğini açıkça ifade etmektedir.
Bu yönde yapılan propagandalar özgürlük, ülke kalkın-ması, dengeli gelir paylaşımı, mevcut çocukların daha iyi yetişmesi gibi iddialar içerse de kürtajın dinen ve ahlâken ağır bir cinayet ve suç olduğu açıktır. İslâm di-ni gebeliği önleyici tedbirler almayı hoşgörmüş ve eşle-rin diledikleri zaman ve sayıda çocuk sahibi olmalarına imkân vermiş, fakat başlamış bulunan gebeliği sona er-dirmeyi ve anne karnında teşekkül etmiş cenini imha et-meyi ise cinayet ve büyük günah saymıştır. Zira, başlan-gıçta da ifade edildiği gibi, hayat ve ölümü yaratan Allah’tır. Anne ve baba insan hayatı ve neslin devamı için sadece bir vasıtadır. İslâm’ın aldığı bütün tedbir-ler, yaptığı telkin ve teşvikler, netice itibariyle in-sanın hayatını ve saygınlığını koruma, dünya ve âhiret mutluluğunu temin etme amacına yöneliktir.

- Salı, Şubat 13, 2007 - yorum {0} - yorum yaz


SIGARANIN HÜKMÜ

Bağımlılıkların en yaygını ve belki de üzerinde en çok konuşulanı sigara bağımlılığıdır. Batı’da yaklaşık on asırlık bir geçmişi bulunan tütün ve sigara, XV. yüz-yıldan itibaren yeni dünyadan İslâm dünyasına da sirayet etmiş, sigara alışkanlığının toplumda yayılmaya başlama-sıyla birlikte sigara içmenin dinî hükmü, dinen sakınca-lı olup olmadığı da tartışılır olmuştur.
Tıp ve pozitif bilimlerdeki son gelişmeler artık si-garanın zararını şüphe ve tereddütlü bir konu olmaktan çıkarmıştır. Sigaranın yol açtığı hastalıklar, zararlar ve kirlenme konusunu ele alan birçok araştırma sonuçları yayımlanmış, bu konuda müstakil eserler kaleme alınmış-tır. Bu araştırmalarda belirtildiğine göre sigara, insan vücudunda bağımlılık (tiryakilik) meydana getirmekte, kurtulunması giderek güçleşen bir alışkanlık halini al-maktadır. Ağız, boğaz ve üst solunum yollarında tahriba-ta, mide ve kalp hastalıklarına, damarlarda, sinirlerde fonksiyonel bozukluklara yol açmakta olan sigaranın kan-serle de yakın bağlantısının olduğu iddiası giderek kuv-vet kazanmaktadır. Sigara içmenin meydana getirdiği a-ğız, beden ve çevre kirliliği, diğer şahıslara verdiği eziyet de çok ciddi boyuttadır. Örnek kabilinden sayılabilecek bu zararlar, haliyle sigara içmenin dinî hükmünü araştırmayı da gerekli kılmaktadır.
Sigara, on dört asırlık fıkıh tarihi içinde nisbeten yeni bir mesele olduğundan ilk devir müctehidlerinin konuyla alâkalı görüşünün bulunmayacağı açıktır. Çağdaş sayılabilecek son dönem İslâm bilginleri de sigaranın dinî hükmü konusunda üç gruba ayrılmışlardır.
1. Sigaranın zararlarını bilmeyen veya önemsemeyen bir grup bilgin, tütün kullanma (pipo, nargile vb. de dahil), sigara içme hakkında dinde açık bir hüküm bulun-madığını, şâri‘ tarafından açık bir yasak gelmediğini ileri sürerek sigara içmenin mubah olduğu görüşünü ileri sürmüştür.
2. Diğer bir grup İslâm bilgini ise, sigara içmeyi doğru bulmamakla birlikte, “haram” da diyemedikleri için “mekruh” olarak nitelendirmişlerdir.
3. Üçüncü bir grup ise, sigara içmeyi, özellikle tir-yakilik derecesinde sigara alışkanlığını sağlık açısın-dan zarara ve ekonomik yönden israfa yol açtığı, nafaka yükümlülüğünü ihlâl ettiği gerekçesiyle “haram” saymış-lardır.
Günümüz İslâm bilginlerinin genel eğilimini yansıtan bir değerlendirme yapmak gerekirse şunlar söylenebilir: Her şeyden önce, sigara içme hakkında dinî bir hükmün ve şâriin yasağının bulunmadığını söylemek doğru olmaz. Şer‘î hükümler belli ilkelere dayalıdır ve birtakım ga-yelere yöneliktir. Naslar her mesele hakkında ayrıntılı ve münferit hüküm vermek yerine genel kurallar ve ölçü-ler koymuş olup, müslümanlar önlerine çıkan meseleleri nasların koyduğu bu ilke ve ölçülere, gözettiği gayelere göre anlamak ve değerlendirmek zorundadırlar. Bu itibar-la sigara hakkında muhtemel fıkhî hükmü, belli açılardan ele alıp tartışmak ve çıkan sonuca paralel bir değerlendirmeye gitmek gerekmektedir.
a) Zarar. Sigaranın zararsız olduğunu söylemek, artık bugün ilmen ve tıbben imkânsız olduğuna göre, konunun dinî yasaklar çerçevesinin tamamen dışında düşünülemeye-ceği şüphesizdir. Bilim adamları sigaranın ihtiva ettiği nikotinin ve sigara dumanının bünyede kanserden, sinir sistemlerinde bozukluğa kadar bir dizi zarar ve hastalı-ğa yol açtığından söz etmektedir. Kur’an’da, “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayın...” (el-Bakara 2/195) buyurulmuş, Hz. Peygamber de, “Ne doğrudan zarar verme ne de zarara zararla karşılık verme vardır” (İbn Mâce, “Ahkâm”, 17; el-Muvatta’, “Akzıye”, 31) diyerek bir kimsenin ken-dine ve başkalarına zarar vermemesinin temel bir dinî ilke olduğunu vurgulamıştır. Sigaranın hem içene hem de çevresinde bulunan kimselere zarar verdiği göz önüne alınınca hem Allah hakkının hem de kul hakkının birlikte ihlâl edildiği söylenebilir.
b) İsraf. İsraf malı boş yere harcamaktır. Kur’an’da, “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz” (el-A‘râf 7/31) buyurulmuş, Resûl-i Ekrem de daima mutedil, ölçülü dav-ranmayı emretmiş, malın boşa harcanmasını yasaklamıştır. Sigara için yapılan harcamanın, sigara bağımlısı şahsın bu bağımlılığı göz önünde bulundurulursa israf olmayaca-ğı, hatta önemli bir bünyesel ihtiyacının karşılanması sayılabileceği görüşü -harcama boşa olmanın ötesinde zararlı da olduğu için- tutarlı değildir. Harcama yapan kişinin zengin olması da bu harcamanın israf olmasını önlemez.
c) Nafaka Yükümlülüğü. Aile reisi erkekler eşinin, çocuklarının ve aile fertlerinin, muhtaç yakınlarına bakan erkekler de onların nafakalarını karşılamakla yü-kümlüdür. Böyle bir malî yükümlülük altında bulunan kimselerin nafaka yükümlülüğünü aksatacak şekilde sigaraya para vermesi de dinî olduğu kadar insanî ve ahlâkî açı-dan da kabul edilemez bir durumdur.
Sigara içmenin fıkhî hükmü başta zarar, israf ve na-faka yükümlülüğü olmak üzere çeşitli açılardan ele alı-nabilir. Böyle olunca sigara içmenin hükmü hakkında ke-sin ve genel bir hüküm vererek “haram” demek yerine, bu konuda bu açılardan bazı ayırımlar yaparak farklı durum-larda farklı hükümler vermek, her bir durumu kendi şart-ları içerisinde değerlendirmek daha doğru görünmektedir.
Hem içene hem de o ortamda bulunan şahıslara ve çev-reye verdiği zararlar, israf ve hakların ihlâline yol açabileceğinin kuvvetle muhtemel olması dikkate alına-rak, sigara içmenin kural olarak dinen “harama yakın mekruh” sayılması gerekir. Ancak bedene verdiği zarar ilmen ve tıbben açıklık ve kesinlik kazanmışsa, açık bir israfa ve kişinin nafaka yükümlülüğünü etkileyip aile fertlerinin ve bakmakla yükümlü bulunduğu kimselerin nafakasını kısmasına yol açıyorsa, zorunlu harcamalardan ve aslî ihtiyaçlarından bile fedakârlık yapmaya zorluyorsa, o takdirde sigara içmenin dinen de “haram” olduğu söylenebilir.  Nargile ve enfiye gibi alışkanlıklar da bu çerçevede değerlendirilebilir.

DIYANET ISLERI BASKANLIGI

- Salı, Şubat 13, 2007 - yorum {2} - yorum yaz


Prof.Dr Hayrettin Karaman Hocaefendi-HAC

Hac ve ihram

1. Hac ve umre yapmak gibi bir maksadı olmayan, ticaret, seyahat, vazife, iş gibi maksatlarla mikatı geçen ve harem bölgesine giren (girip çıkan) müslümanların ihrama girmeleri gerekli değildir. Hanefîler ihramı, harem bölgesinin hürmetine bağladıkları için bunu gerekli görmüşlerdir. Halbuki ihram, bölgenin değil, hac veya umre ibadetinin gereğidir, bu ibadetler ihramsız yapılamaz, fakat böyle bir ibadet yapma maksadı bulunmadan hareme girenlerin ihrama girmeleri gerektiğine dair bir delil mevcut değildir, aksine Hz. Peygamber'in ihramsız olarak bu bölgeye girdiği sabittir. Hanefilerin bu girişi "geçici" olarak tevil etmeleri mezheb gereği zorlamadır. Diğer hadisler de hac ve umre maksadıyla girenlerin ihrama girmeleri gereği ile ilgilidir.
2. Hac aylarında Harem bölgesinde bulunan ve umre yapmış olan, yahut da bu aylarda dışarıdan gelip, mikatta ihrama girip umre yaptıkan sonra ihramdan çıkan kimseler aynı yılda hac vazifesini de yerine getirebilirler ve yaptıkları hac "temettu" haccı olur. Eğer harem bölgesine hac aylarından önce gelmiş ve umre yapmış olurlarsa, aynı yılın hac mevsiminde haccetmek istedikleri takdirde önlerinde üç imkân vardır:
a) Temuttu haccı,
b) Kıran haccı,
c) İfrad haccı.
Birinci ve ikinci nevilerde hac ile umre birleştirilmekte, üçüncüsünde ise yalnızca hac yapılmış olmaktadır. "Harem bölgesinde oturanlar (ehli, ailesi Mescid-i haramlı olanlar) aynı yılda hem umre, hem de hac ibadeti yapamazlar" diyenlerin delilleri kesin değildir, bu bir ictihad ve yorum meselesidir. İlgili âyetteki kayıt kurban ile (hedy ile) ilgilidir, "Mekkelilerin de bu iki ibadeti cemetmeleri caizdir" diyen müctehidler isabet etmişlerdir. Sizler bu ictihad ile amel edin ve umre yapmış olsanız bile aynı yılda istiyorsanız hac ibadetinizi yerine getirin. Bunu meneden, "aynı yılda bu iki ibadeti birden yapmayın" diyen bir âyet veya hadis yoktur. Müctehidlerin çoğu da bu iki ibadetin aynı yıl içinde yapılabileceğini ifade etmişlerdir.

 

Hac ve Kurban

İslam'ın beş şartından biri de hac ibadeti olduğu için serveti ve sağlığı müsait olan müslümanlar, diğer şartlar da bulunduğunda bu ibadeti yerine getiryorlar. Bu arada farz olan haccı yaptıktan sonra bir daha hac ibadeti yaparak sevap kazanmak isteyenler (nafile olarak) hacca gidiyorlar. Önemli bir ibadet olduğu ve Hz. Peygamber tarafından teşvik edildiği için umre ibadeti de yapıyor, bu maksatla yıl boyunca kutsal topraklara akın ediyorlar.
İslam ve müslümanlar ile arası iyi olmayan,iman ve ibadet yönünden zayıf olan, bu zayıflığını ibadetle telafi edecek yerde ibadet eden müslümanlara sataşarak kendini tatmin eden veya müslüman aileden gelmekle beraber imanını kaybetmiş bulunan kimseler, her fırsatta müslümanların ibadetleriyle uğraşıyor, onlara çamur atıyor, yaptıklarını ve söylediklerini çarpıtıyor, amacından saptırıyor ve durup dururken hadise çıkarıyorlar. İşte bu cümleden olarak her Ramazan ayında"oruç tutmadığı için sopa yiyenlerden", "orucun sağlığa zarar verdiğinden", "çağımızda diyetle ve sporla orucun hasıl edeceği faydayı elde etmenin mümkün olduğundan"... dem vuruyorlar. Kurban bayramı yaklaşırken kurban ibadeti ile ilgili olmadık senaryolar yazıyor, derisini lüplemek için devleti kullandıkları kurbanın etini yiyen ve dağıtan müslümanlara iftiralar ediyorlar. Derken hac mevsimi geliyor; vatansever (!) yazarlar çizerler bütün marifetlerini ortaya koyarak bu defa da hac ibadetine çatıyorlar: Araplar'a bu kadar para akıtmanın anlamsızlığından, ülkede bunca yoksul varken hacca gitmenin İslam'a ve vicdana ters düştüğünden, hacda kesilen kurbanların boşa gittiğinden, orada keseceğine burada kesmenin veya bedelini yoksullara para olarak vermenin daha uygun olduğundan... dem vuruyorlar. Bu arada -herkesin söylemediğini söylemek veya farklı söylemek suretiyle şöhrete ve servete ulaşmak, bazı kesimleri memnun etmek isteyen bir iki ilahiyatçı dahaccın zamanına takıyor, bin yıldan fazla zamandır belli zamanlarda yapılan haccın zamanını değiştirmek ve yılın diğer aylarına da yaymak için gayret sarfediyorlar.
Bu yazıda hac ve kurbanla ilgili olarak bazı gerçekleri ortaya koymak ve bu konuda oluşan kafa karışıklığını gidermek istiyoruz.
Haccın vakti:
Hac ibadeti hicretin dokuzuncu yılında farz kılınmış, Hz. Peygamber (s.a.) veda haccı diye bilinen o önemli haccını yapmış, bir yıl sonra da Hz. Ebû Bekir'i hac yöneticisi (emîri) tayin ederek müslümanların hacca gitmelerini sağlamıştır. Hz. Peygamber (s.a.), aldığı vahye dayanarak İslam'dan önce yapılan hac benzeri ibadeti önemli ölçüde değiştirmiş, bütün unsurları, şartları, sünnetleri ve âdâbı ile İslam haccını ümmetine öğretmiştir. Başka konularda olduğu gibi haccın vakti konusunda da müslümanları yanlış yönlendiren, yanlış bilgilendiren bazı ilahiyatçıların temel problemi, İslam'ı öğrenmenin vazgeçilmez kaynaklarının bir kısmını, özellikle de sünneti ya inkar etmeleri veya görmezden gelmeleridir. Evet Kur'an-ı Kerim'de"Hac belli/bilinen aylardır..." mealinde bir âyet vardır (Bakara: 2/197) , ama bundan birkaç âyet sonra da yine hac ibadeti ile ilgili olarak "Belli günlerde Allah'ı anın, iki gün içinde çabucak bitirmek isteyene günah yoktur, gecikene de günah yoktur..." (203) buyurulmuştur. Uygulamayı göz önüne alan tefsirciler, fıkıh alimleri "belli günleri" tekbir getirilerek Allah'ın anıldığı teşrik günleri (Arefe ve Kurban bayramı günleri), çabucak bitirilen veya uzatılan şeyin de, iki veya üç gün yapılan şeytan taşlama olduğunda ittifak etmişlerdir. Şu halde Kur'an'a göre hac, belli aylarda yapılan bir ibadettir ama, bunun hangi parçasının -bu ayların, yani Ramazan'ı takip eden üç ayın) hangi günlerinde, hatta vakitlerinde yapılacağı ayrıca âyetler ve hadislerde açıklanmıştır. Bütün bu açıklamaları bir tarafa iterek yalnızca "Hac belli aylardadır..." mealindeki âyetin lafzına takılarak haccın bu üç ayın istenen kısmında yapılabileceğini söylemek din konusunda cahilce cesaret gösterisinden ibarettir.Kur'an'da Cuma namazı ile ilgili olarak da "Cuma günü namaz için çağrı yapıldığındaAllah'ı anmaya koşun..." (Cuma: 62/9) buyurulmuştur, ama hiçbir alim bundan, "Cuma namazı günün herhangi bir vaktinde kılınabilir" sonucunu/mânasını çıkarmamıştır; çünkü ortada Hz. Peygamber'in ve arkasından gelenlerin uygulamaları, açıklamaları vardır. Bu açıklamalar Cuma namazının, günün hangi vaktinde kılınacağını belirlemiştir. Hac ibadeti de, belli ayların birincisi olan Şevval'de başlar, Kurban bayramına kadar devam eder, bu süre içinde neyin ne zaman yapılacağı ayrıca açıklanmıştır. Bu cümleden olarak haccın vazgeçilmez parçası olan Arafat vakfesi ancak bayramdan bir gün önce (Arefe günü) yapılabilir.
Bu konu üzerine iyi niyetle eğilenler, hacda izdihamı önlemek için çare arayanlar da olabilir. Onlara diyeceğimiz şudur: İzdihamı engellemek için ibadeti değiştiremeyiz, nafile hac yapanları engelleyebiliriz, onlar aradan çıkınca sayı azalacak ve ibadet daha rahat yapılabilecektir.
Türkiye'de yoksulları doyurmak için yapılacak çok şey vardır; bunların başında devletin "sosyal" niteliğinin işletilmesi ve servetin haksız yollardan belli ellerde toplanmasının, emekçilerin haklarını alamamasının engellenmesi gelir. Hacca giden müminler en azından zekatlarını da verdikleri için yoksullukla mücadelede, onları tenkit edenlerden daha ileride oldukları söylenebilir. Zekatını veren, bunun dışında da yardımını eksik etmeyen bir müslümanın ömründe bir kere hacca gitmesi yoksullukla mücadeleye aykırı bir tutum olarak değerlendirilemez.
Kurban:
Hac ibadeti içinde kurban da vardır. Temettu (umreden sonra ihramdan çıkarak) ve kıran haccı (arada ihramdan çıkmayarak) yapanlar orada, belli gün ve yerde kurban keserler. Kur'an'da bunun bir islâmî sembol (şiar) olduğu ifade edilmiş (Hac: 22/36), imkan var ise kurbanın kesilmesi, imkan yoksa üç gün orada, yedi gün de memlekete dönünce oruç tutulması istenmiştir. Burada dikkati çeken ve konuyu aydınlatan husus, "orada, o zaman imkan bulamazsanız memleketinize dönünce kesin" demek mümkün olduğu halde, "orada, o zaman kesilemezseonun yerine, bir kısmı orada, geri kalanı da dönünce memlekette olmak üzere oruç tutun" buyurulmuş olmasıdır. Şu halde hacca giden kişinin kurbanı gitmeden veya dönünce memleketinde kesmesi caiz değildir. Ya orada kesecek veya -hayvan bulunmamak, parası olmamak gibi bir imkansızlık varsa- kurban yerine oruç tutacaktır.
Mekke'de kesilen kurbanların zayi olduğu, heder edildiği, değerlendirilmediği, böylece büyük bir israfın meydana geldiği belki eskiden, bazı zamanlarda doğru idi, ama şimdi gerekli tedbirler alınmış, israf önlenmiştir. Kesilecek bütün kurbanlar için Mina'da yeterli tesisler kurulmuştur. Tesislerde kesilenkurbanlar soğuk hava depolarına konulmakta, oradan da bütün dünyada muhtaç olan müslümanlara ulaştırılmaktadır.
Dilerim bu açıklamalardan sonra insaflı ve iyi niyetli olanların kafalarında oluşan sorular cevap bulmuştur.


- Çarşamba, Kasım 15, 2006 - yorum {0} - yorum yaz


namaz vakitlerinin bölgelere göre tesbiti

T.C.
BAŞBAKANLIK
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI


Namaz Vakitlerinin Oluşmadığı Bölgeler ile Yatsı Namazı Vaktinin Geç Oluştuğu Bölgelerde Namaz Vakitlerinin Tespiti

15.06.2006



Din İşleri Yüksek Kurulu, 15/06/2006 tarihinde Dr. Muzaffer ŞAHİN’in başkanlığında toplanarak, namaz vakitlerinin oluşmadığı bölgeler ile yatsı namazı vaktinin geç oluştuğu bölgelerde namaz vakitlerinin tespiti konusunu görüşmüş ve yapılan müzakerelerden sonra aşağıdaki sonuca ulaşılmıştır:

Namaz Vakitleri

İslâm’ın beş temel esasından biri olan namaz, günün belli zaman dilimleri içerisinde yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Vakit namazın şartlarından biri ve farz olmasının sebebidir. Yüce Allah, “Şüphesiz namaz vakitli olarak farz kılındı” buyurmaktadır (Nisa 4/103). Bu nedenle, namazların vakitlerinden önce kılınması caiz olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılması da caiz değildir.

Namaz vakitleri Kur’an-ı Kerim’de mücmel olarak işaret edilmiş (Bakara 2/238; Nisâ 4/103, Hûd 114, İsrâ 78, Rûm 17-18, Nûr 36, Kâf 39-40, Dehr 25); bu vakitlerin gösterilmesi, namazın kılınış şekli, hac ve zekatta olduğu gibi sünnete bırakılmıştır. Namazların vakitleri Cebrâîl vasıtasıyla Hz. Peygamber’e öğretilmiştir; Cebrâil (a.s) gelerek namazı bir defa ilk vakitlerinde, bir defa da son vakitlerinde kıldırarak namazın vakitlerini göstermiş ve “işte bu iki vakit arasında geçen süreler, namazların vakitleridir” demiştir (Tirmizî, Salât, 1; Ebû Dâvûd, Salât, 2; Nesâî, Mevâkît, 10; Müslim, Mesâcid ve Mevâdiu’s-Salât, 31). Hz. Peygamber de ashabına bu vakitleri fiilî ve sözlü olarak bildirilmiştir (Tirmizî, Salât, 1; Ebû Dâvûd, Salât, 2; Nesâî, Mevâkît, 10; Müslim, Mesâcid ve Mevâdiu’s-Salât, 31). Bir hadiste “Her namazın vaktinin başlangıcı ve sonu vardır; öğle namazının ilk vakti güneşin batıya meylettiği zamandır, sonu ise ikindi vaktinin girmesidir. İkindinin ilk vakti, (eşyanın gölgesinin kendi misli olup) vaktinin girdiği andır, sonu ise, güneşin sarardığı zamandır. Akşamın ilk vakti güneşin battığı zamandır, sonu da, şafağın kaybolmasıdır. Yatsının ilk vakti şafağın kaybolduğu andır, sonu ise gece yarısıdır. Sabah namazının ilk vakti, fecrin zuhuru, sonu ise güneşin doğmasıdır.” buyurmuştur (Tirmizi, Salât, 114; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, I/375-376). Asr-ı saadetten günümüze kadar da namazlar 5 vakit olarak kabul edilmiş ve küçük farklılıklar dışında Hz. Peygamber’in gösterdiği vakitlerde kılınagelmiştir.

Problem

Namaz vakitlerinin belirlenmesinde, dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklanan güneşin doğması, batması, gölgenin boyu, şafağın belirmesi kaybolması gibi özel durumlar esas alınmıştır. Bu durumlar ile aralarındaki süreler sabit olmayıp, mevsimlere ve bulunulan yere göre değişmektedir.

Ekvatordan kutuplara doğru ilerlendikçe, yaz aylarında güneşin batmasıyla doğması arasındaki süre kısalmakta; buna ters orantılı olarak da, şafak ve fecir süreleri uzamaktadır. Ekvatordan uzaklaştıkça giderek şafakla fecir çakışmakta, henüz batı ufkunda şafak kaybolmadan, doğu ufkunda fecir zuhur etmektedir. Meselâ 21 Mart’ta ekvator üzerinde güneşin batışından 1 saat 6 dakika, Mekke’de 1 saat 12 dakika, Ankara’da 1 saat 19 dakika sonra şafak kaybolurken, Paris’te 1 saat 45 dakika, Brüksel’de 1 saat 50 dakika, Londra’da 1 saat 51 dakika sonra şafak kaybolmaktadır. Daha kuzeyde ise şafakla fecir çakışmakta, yani batı ufkunda şafak kaybolmadan, doğu ufkunda fecir zuhur etmekte, böylece yatsı vakti hiç gerçekleşmemektedir. Bazı bölgelerde yaz aylarında şafağın kaybolmasından çok kısa bir süre sonra fecir belirdiğinden, Ramazan ayı bu mevsime rastladığında teravih kılma imkanı bulunmamaktadır.

İslâm bilginleri namaz vakitlerinin oluşmadığı yerler hakkında görüş beyan etmiş olmakla birlikte, yatsı vakti çok geç oluşup teravih namazı ve imsak konusunda sıkıntıya düşülen yerler hakkında her hangi bir açıklamada bulunmamışlardır.

Söz konusu problemin çözümü amacıyla 1980 yılında Brüksel’de 18 ülkeden temsilcinin katılımıyla I. Avrupa İslâm Semineri düzenlenmiştir. Ancak problemin çözümüne yönelik yapılan bu çalışmada alınan kararlar da dinî ve sosyal bazı sıkıntıların ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Brüksel toplantısında yatsı vaktinin takdirle belirlenmesine geçiş için başlangıç noktası olarak 45º enlem alınmıştır. Halbuki namaz vakitleri 49º enleme kadar astronomik belirtilere göre tahakkuk etmektedir. Bu durum, takvimlerimizde yatsı namazı vaktinin, mevsimlere göre bazı bölgelerde hakiki vaktinden 17 – 74 dakika daha önce gösterilmesine yol açmaktadır. Ayrıca vakitlerin takdirinde, herhangi bir dayanağı bulunmaksızın Mekke’ye göre takdir yapılmıştır.

Gündüz veya Gecenin Oluşmadığı Bölgeler

Vakit, namazın şartı ve sebebi olduğundan, namaz vakitlerinden biri veya ikisi oluşmayan bölgelerde bu namazların farz olmadığını ileri sürenler olmuştur. Ancak İslâm bilginlerinin çoğunluğu, ‘vakit, namazın şartı ve sebebi olmakla birlikte, namazın asıl sebebinin ilâhî hitap’ olduğunu söylemişlerdir. İlâhî hitabın gereği bütün Müslümanlar, günde (24 saatte) 5 vakit namazı kılmakla mükelleftirler. Dünyada, bazı bölgelerde bazı vakitler tam olarak oluşmasa da, kutuplara yakın bölgelerde günlerce, hatta aylarca güneş doğmasa veya batmasa da bir gün 24 saattir ve tarih değişimi de buna göre olmaktadır. Bu sebeple, bir bölgede herhangi bir namazın vakti gerçekleşmiyorsa veya tam olarak belirlenemiyorsa, takdir yapılarak namazlar kılınır. Deccal hadisi olarak bilinen hadiste Hz. Peygamber, “Deccal yeryüzünde 40 gün kalacaktır. Bu kırk günün bir günü bir yıl gibi, bir günü bir ay gibi, bir günü bir hafta gibi, diğer günleri ise normal günleriniz gibi olacaktır.” deyince ashab, uzun günlerde bir günlük namazın yeterli olup olmadığını sormuşlar, bunun üzerine Hz. Peygamber “Hayır bir günlük namaz yeterli değildir; namaz vakitlerini takdir edersiniz.” buyurmuştur (Müslim, Kitabu’l-Fiten ve Eşrâtu’s-Sâat, 20). Bu hadis, vakitlerin oluşmamasının namazı düşürmeyeceğini ve vakit oluşmayan bölge ve zamanlarda vakitlerin takdir edilerek namazın kılınması gerektiğini açıkça göstermektedir.

Kuzey ve güney 49º enleminden itibaren kutuplara doğru yaz aylarında bazı günlerde yatsı ve imsak vakitleri oluşmamaktadır. 66º enlemlerinden itibaren sadece yatsı ve imsak vakitleri oluşmamakla kalmayıp mevsimlere ve bölgelere göre diğer vakitler de oluşmamaktadır. 66º kuzey enleminde 13 Haziran – 29 Haziran arasında 17 gün güneş devamlı ufkun üstünde kalmakta, 30 Haziranda güneş yuvarlağının alt kısmı ufkun altına inmekte, 2 Temmuzda ise 23:44’de batmakta ve 00:24’de doğmaktadır. Kutba yaklaştıkça güneşin batmadığı günlerin sayısı artmaktadır; 68º enleminde 51 gün, 70º enleminde 72 gün, 72º enleminde 86 gün güneş batmamaktadır. Kutuplarda ise güneş 6 ay devamlı ufkun üstünde devretmekte ve hiç batmamakta, 6 ay da devamlı ufkun altında devretmekte ve hiç doğmamaktadır.

Gündüz veya gecenin 24 saat sürdüğü bölge ve zamanlarda, İslâm bilginlerinin çoğunluğunca kabul edilen ve Brüksel, I. Avrupa İslâm Seminerinde benimsenen “takdir” metoduna başvurulur ve en yakın enlem çizgisindeki bölgeye göre namaz vakitleri takdir olunarak tespit edilir. Bu esasa göre, gecenin teşekkül etmesi bakımından 66º enlemine en yakın, 64º enlemidir. 64º enlem çizgisinde gecenin (güneş batması ile doğması arasındaki) en kısa süresi, üç saattir. Bu itibarla, en kısa gece veya en kısa gündüz üç saat kabul edilip, gecesi veya gündüzü bundan az olan yerler buna göre takdir olunacaktır.

Buna göre, gecenin oluşmadığı dönemlerde, şafağın kaybolması ve fecrin oluşmasının simetrik olduğu ve bazı hadislerde yatsının son vaktinin gecenin 1/3’i olduğu göz önünde bulundurularak, güneşin batışından 1 saat sonra yatsı vaktinin, 2 sonra da imsakin başlaması uygun olacaktır. Gecenin oluşup üç saatten fazla sürdüğü dönemlerde, vakit alameti belirlenemediği takdirde, güneşin batışı ile doğuşu arasındaki sürenin 1/3’i güneşin batışına eklenerek yatsı vakti, 2/3’si eklenerek imsak vakitleri takdir edilebilir. Ancak imsak alameti açıkça görüldüğünde, ona uyularak amel edilmesi gerekir.

Bu bölgelerde gündüzün oluşmayıp takdir edildiği dönemlerde ise, öğle namazının vakti için, takdir edilen gündüzün ortasına 4 dakika ilave edilmesi ve takdir edilen öğle ile akşam namazının ortası da ikindi namazının vakti olarak belirlenmesi uygun olacaktır.

Bazı Vakitlerin (Yatsı ve İmsak) Oluşmadığı veya Şafağın Geç Kaybolduğu - Fecrin Erken Doğduğu Bölgeler

İlmî verilere göre, 12º’de denizci tanı, 18º’de ise astronomik tan meydana gelmektedir. Fecir ve şafak kızıllığının kaybolma zamanı bu iki derece arasında gerçekleşmektedir. Başkanlık takvimlerinde en son had olan 18º esas alınmaktadır. Ancak astronomik tanın tanımına bakıldığında, her halükarda yatsı vaktinin bundan önce oluştuğu; imsakin de daha sonra başlaması gerektiği anlaşılmaktadır.

Başkanlık takvimlerinde esas alınan kriterlere göre 45º - 50º enlemleri arasında kalan bölgelerde, vakitler genellikle teşekkül etmektedir. Ancak özellikle yaz aylarında güneşin batmasıyla akşam şafağının kaybolması ve sabah şafağının zuhuru ile güneşin doğması arasındaki süreler çok uzun olduğundan, yatsı ve imsak vakitleri konusunda sıkıntıya düşülmektedir. Çünkü bilhassa yaz mevsiminde, güneşin batmasıyla batı ufkundaki şafak denilen kızıllığın kaybolması arasındaki süre yaklaşık 3 saat, bazı yerlerde daha çok olmaktadır. Çok kısa bir süre sonra da doğu ufkunda “fecir” denilen sabah şafağı zuhur etmektedir. Ramazan ayının yaz mevsimine rastladığı yıllarda, şafağın kaybolması ve fecrin doğmasına göre teravih kılma veya yatsıdan sonra sahur yeme imkanı olmadığı gibi, yatsı namazının dahi vaktinde kılınamayacağı günler ve yerler bulunmaktadır.

Namaz vakitleri ile ilgili hadislerde Hz. Peygamber, yatsı namazının ilk vaktinin, şafağın kaybolması olduğunu belirtmiş; son vaktini ise, bazı hadislerinde gecenin üçte biri, bazı hadislerinde ise gecenin yarısı olarak belirlemiştir (Tirmizî, Salât, 1, 114; Ebû Dâvûd, Salât, 2; Nesâî, Mevâkît, 10; Müslim, Mesâcid ve Mevâdiu’s-Salât, 31; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, I/375-376)

Bu hadislerden hareketle alimlerin bir kısmına göre yatsının ihtiyari vakti gecenin üçte biri geçince, bazılarına göre ise yarısı geçince sona ermekte, bundan sonraki vakit zaruret vakti kapsamında değerlendirilmektedir. Azınlık da olsa diğer bazı alimlere göre ise yatsının vakti her halükarda gecenin üçte biri veya yarısı geçince bitmiş olmaktadır. Bilginlerin çoğunluğuna göre ise yatsının vakti fecri sadıka kadar devam etmekle birlikte gecenin üçte birine kadar kılmak müstehap, gece yarısından sonraya ertelemek mekruhtur.

Aynı hadislerde ikindi namazının son vakti olarak belirlenen “güneşin sarardığı zaman” ifadesi ile, akşam ezanından önce iftitah tekbiri alanın ikindi namazını idrak edeceğine dair hadisler (Tirmizî, Salât, 25; Ebû Dâvûd, Salât, 5; İbn Mâce, Salât, 11; Nesâ3i, Mevâkît, 11) birlikte değerlendirildiğinde, hadiste geçen yatsı namazının son vaktinin gecenin üçte biri veya yarısı olduğu şeklindeki ifade, namazı bundan sonraya bırakmanın mekruh olduğuna işaret etmektedir.

Gece ve gündüzlerin mutedil olarak teşekkül ettiği 45º kuzey ve güney enlemleri arasında kalan bölgelerde yatsı vaktinin başlangıcı ile sonunu belirten hadisler ve içtihatlar arasında herhangi bir çelişki olmadan amel etmek mümkündür. Ancak mevsimlere göre akşam şafağının gecenin üçte birinden veya yarısından sonra kaybolduğu bölgelerde, yatsı namazının başlangıcını belirten hadislere göre yatsı namazının vakti de sona ermiş bulunmaktadır. Buna göre hadisin baş tarafı ile amel edilirken, son tarafı ihmal edilmektedir.

Astronomik olarak akşam şafağıyla sabah şafağının simetrik oluşu ve namaz vakitleri ile ilgili hadislerin tamamı göz önünde bulundurularak güneşin batışıyla doğuşu arasındaki süre gece itibar edilerek üçe bölünüp güneşin batışına eklenerek yatsının en geç oluşma vakti hesaplanır. Yatsının gerçek vakti bundan önce gerçekleştiği sürece hakiki vakitle amel edilmeli, yatsının hakiki vaktinin girişi gecenin üçte birinden sonra gerçekleşmesi halinde ise, gecenin üçte biri yatsı namazının vakti olarak esas alınmalıdır.

Diğer taraftan, ilmi verilere göre şafağın kaybolması/oluşması astronomik tandan daha düşük derecelerde oluşmaktadır. Astronomik tan, güneş diskinin merkezinin ufkun 18º altında olduğunda akşam için biter, sabah için başlar. Bu ikisi arasında güneşin gök aydınlanmasına hiç katkısı bulunmamaktadır. Akşam astronomik tanın bitiminden önce ve sabah başlangıcından sonra, uzunca bir müddet güneşin gök aydınlanmasına katkısı o kadar azdır ki, pratik olarak gözle algılanması mümkün değildir. Buna göre yatsı ve imsak vakitleri için ölçü alınan şafak/fecir, astronomik tandan daha düşük bir derecede gerçekleşmektedir. Ancak buna yönelik bir rasat yapılmadığı için kaç derecede meydana geldiği konusunda bir bilgi bulunmamaktadır. Bunun tespit edilerek takvimlerde uygulanması halinde, özellikle kuzey ülkelerinde önemli bir rahatlık meydana gelecektir. Bu itibarla yatsı ve imsak vakitlerinin hangi derecelerde oluştuğunun tespit edilebilmesi için, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi ile Gazi Üniversitesi Kırşehir Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlıklarınca da belirtildiği gibi rasat yapılması gerekmektedir.

Ayrıca yatsının çok geç oluşup çalışanların sıkıntıya düşmeleri durumunda akşam ile yatsı namazının akşam namazının vaktinde birleştirilerek kılınabileceğinin kendilerine bildirilmesi yararlı olacaktır.

Hz. Peygamber (a.s.) normal şartlardan farklı olan yolculuk, yağmur, çamur gibi durumlarda öğle ile ikindi ve akşam ile yatsıyı cem-i takdîm ve cem’-i tehir ile birleştirerek kıldığı sahih hadislerde yer almaktadır (Buhârî, Taksîru’s-Salât, 15; Müslim, Salatu’l-Müsâfir, 5-6; Tirmizî, Salât, 282; Ebû Dâvûd, Salât, 274).

Abdullah b. Abbas, Rasulullah (a.s.)’ın ümmetine sıkıntı olmadığını göstermek amacıyla korku, yağmur gibi bir illet olmaksızın, Medine’de öğle ile ikindi ve akşamla yatsıyı birleştirerek kıldığını nakletmiştir (Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn, 6; Tirmizî, Salât, 26; Ebû Dâvûd, Salât, 274; Ahmed, Müsned, I/223, 251, 283, 346, 354, H.No:1953, 2265, 2557, 3235, 3323).

Bazı bilginler, adet haline getirilmemek kaydıyla, yolculuk, yağmur, korku gibi bir sebep olmaksızın da namazları cem’ etmenin caiz olacağını beyan etmişlerdir (Nevevî, Şerhu Müslim, V/219).

Hanefî mezhebi dışındaki mezheplerde, yolculuk, hastalık, yağmur, kar, dolu, korku gibi durumlarda, zorluk ve meşakkat bulunduğundan, öğle ile ikindi ve akşamla yatsının cem’-i takdim veya cem’-i tehir ile kılınabileceği, küçük farklılıklarla kabul edilmiştir (Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, I/271 vd.; Şîrâzî, el-Mühezzeb, I/104; İbn Kudâme, Muğnî, 2/112; Derdîr, eş-Şerhu’l-Kebîr, I/368; İbn Hazm, el-Muhallâ, III/165-166).

Kabul etmek gerekir ki, şafak normalden çok geç kaybolan yerlerde yatsı namazı için şafağın kaybolmasını beklemekte karşılaşılan zorluk ve meşakkat, müçtehitlerin namazların cem edilerek kılınmasına (birleştirilerek bir vakitte kılınmasına) cevaz verdikleri zorluklardan çok daha ağırdır. Namazların cem edilerek kılınmasının gayesi zorluğu kaldırmak olduğuna göre, bu bölgelerde yaşayan Müslümanlar gerektiğinde namazlarını cem edebilirler.

Bu doğrultuda hazırlanacak takvimlerin toplumda kabul görmesi, namazların cem’i konusunda halkın aydınlatılması ve uygulamada karşılaşılacak problemlerin tespiti ve çözümü amacıyla, özellikle yurtdışı personelimizin eğitimine yönelik seminerler düzenlenmesi yerinde olacaktır.

Yukarıda zikredilen açıklamalar ışığında;

1) 66º - 90º enlemleri arasında kalan bölgelerde gündüz veya gecenin oluşmadığı (güneşin tamamen veya kısmen batmadığı/doğmadığı) dönemlerde, gündüz ve gecenin oluştuğu 64º enleminin esas alınarak en kısa gece veya gündüzün 3 saat kabul edilmesinin uygun olduğuna,

a) Bu bölgelerde, gecenin oluşmadığı dönemlerde, güneşin batışından 1 saat sonra yatsı vaktinin, 2 saat sonra da imsakin başlamasının,

Gecenin oluşup üç saatten fazla sürdüğü dönemlerde, vakit alameti belirlenemediği takdirde, güneşin batışı ile doğuşu arasındaki sürenin 1/3’i güneşin batışına eklenerek yatsı, 2/3’si eklenerek imsak vakitlerinin takdir edilmesinin,

Uygun olduğuna,

Ancak imsak alameti açıkça görüldüğünde, ona uyularak amel edilmesi gerektiğine,

b) Bu bölgelerde gündüzün oluşmayıp takdir edildiği dönemlerde ise, öğle namazının vakti için, takdir edilen gündüzün ortasına 4 dakika ilave edilmesi ve takdir edilen öğle ile akşam namazının ortası da ikindi namazının vakti olarak belirlenmesinin uygun olduğuna,

2) Gündüz ve gece oluşmakla birlikte, yatsı veya imsakin oluşmadığı veya akşam şafağının çok geç batıp fecrin erken zuhur ettiği bölgelerde ise, güneşin batışıyla doğuşu arasındaki süre üçe bölünüp güneşin batışına eklenerek yatsının en geç oluşma vaktinin hesaplanmasına, yatsının gerçek vakti bundan önce gerçekleştiği sürece hakiki vakitle amel edilmesinin, yatsının hakiki vaktinin gecenin üçte birinden sonra gerçekleşmesi halinde ise, gecenin üçte birinin yatsı namazının vakti olarak kabul edilmesinin uygun olduğuna, takvimlerin bu kriterler doğrultusunda hazırlanmasına,

3) İlmi verilere göre şafağın kaybolması/oluşması astronomik tandan daha düşük derecelerde oluştuğundan ve bunun tespit edilerek takvimlerde uygulanması halinde, özellikle kuzey ülkelerinde önemli bir rahatlık meydana getireceğinden, yatsı ve imsak vakitlerinin hangi derecelerde oluştuğunun tespit edilmesine yönelik rasatlar yapılmasına,

4) Buna rağmen yatsının çok geç oluşup, çalışanların sıkıntıya düşmeleri durumunda akşam ile yatsı namazının akşam namazının vaktinde birleştirilerek kılınabileceğinin kendilerine bildirilmesi yararlı olacağına,

5) Hazırlanacak takvimlerin toplumda kabul görmesi, namazların cem’i konusunda halkın aydınlatılması ve uygulamada karşılaşılacak problemlerin tespiti ve çözümü amacıyla, özellikle yurtdışı personelimizin eğitimine yönelik seminerler düzenlenmesinin yararlı olacağına,

Karar verildi.

- Çarşamba, Kasım 1, 2006 - yorum {2} - yorum yaz


Son Sayfa Sonraki Sayfa
Hakkımda
güzel bir forum adresi.... www.nurforum.org/forum/index.php
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Diyanet
Avrupa
Hazreti Muhammed sas
Kategoriler
  • -DESTEK
  • -Dingorevlisi
  • -DuaDemeti
  • -GULLERIN-EFENDISI
  • -hutbeornekleri-hutbedualari
  • -ilmihal
  • -KUTLU-DOGUM
  • -NAMAZ
  • -Yorum-Makaleler
  • ALLAH
  • Almanca
  • Anne
  • BASIN
  • baziilgicekendinibilgiler
  • canakkale
  • Cocuk
  • Diyanet_Hac_Sorulari
  • DiyanetSinavSorulari
  • genc kalemler
  • GÜNCEL
  • hadis
  • HATIM
  • HikayeAlintilari
  • hurafe
  • ibretler
  • IZLE-DINLE
  • Kulakveriniz
  • kuranikerim
  • linkler
  • MERAK-ETTIKLERINIZ
  • Millilerimiz
  • NE-GUZEL
  • ney
  • piyes
  • RAMAZANVEKADIRGECESI
  • SAHABE
  • siir
  • tarih
  • TERIMLER
  • YARDIM
  • YazKuranKursu
  • Son Yazılar
    - YALNIZLIK KAPINI ÇALMADAN... ZEYNEP YETER ARSLAN
    - etkinkiller camiler ve din görevlileri haftası
    - Ramazan Bayramı Mesajı
    - KADİR GECESİ MESAJI
    - DİTİB Genel Başkanı Sadi Arslan’ın Ramazan Ayı Mesajı
    - 2009 Yılı Sadaka-ı Fıtır Miktarına İlişkin Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı
    - 3 ay yaz tatiline girilmistir
    - Üç Aylar ve Regâip Kandili
    - Na't-ı Şerîf
    - Gel Uyan Gecelerde
    - Bir Gece-Mehmet Akif Ersoy
    - Canlara Cânân Diye Sevdim
    - İlâhi
    - Yoga ve Düşündürdükleri
    - Aydınlanmanın ve Pozitivizmin İslam'a Bakışımıza Etkisi
    - diyanet 2009 yurtdisi görevlendirme test sinav sorulari
    - VII. Avrasya İslam Şurası Sonuç Bildirisi
    - Ditib Camii -köln merkez camii-diyanet
    - DİTİB – Genel Merkezi ve Merkez Camii
    - katliama tepki
    - Diyanet
    - Hacı Kazım Ozan'ın cenazesi defnedildi
    - mardindeki katliam
    - İDEAL BİR HUTBE NASIL OLMALIDIR?
    - SEVGİLİ DİLENCİSİ...
    Arkadaşlarım
    cansofi
    aynalibaba
    mustafanazif
    zandy
    atavedin
    temizekran
    bilalcan60
    esin
    aise
    azizefedogan
    sumeyye2
    yonelis
    adaynur2
    ikizler
    FATIMA
    ahsennur
    yunusum
    erdemersin
    milkboy
    sudaayakizleri
    mucahid23
    vuslatsevdasi
    zamanbitiyor
    IsI
    ahha
    ersince
    ozlem405
    gencer
    tayyib41
    emremmavi
    efrasyap
    ankhaber
    shekkercik
    nstar
    islamfelsefesi
    sehzade78
    duha
    Ozdemir
    dinimislam
    woelfin
    ibnarabi
    elki
    hakkinrahmeti
    ekrem
    muzaffererdem
    mevlevi
    sepya
    asu
    dewe
    vatanim
    omasozturk
    mag0323
    nurdanhaleler
    cemre
    ucarsu
    yenistil
    frekans
    adntakimi
    sadeceMustafa
    sergul
    xsindrelax
    neslinursema1
    onurhan1907
    nsmc
    1984nilufer
    nurum1
    aylin2
    nurtanem
    veyis2
    arstekin
    barensel
    nurla
    vuslat78
    calinus
    hatto
    ahmet36
    KeLeBeKk
    alsancakkoyu
    zenci
    farukk
    kalemabi
    haticane
    ercan14
    bilkentclup
    neslinursema2
    UNUTULAN
    ertugrultasci
    OmerEkinciMicingirt
    dostlukrehberi
    kerrar
    abucum
    erdemcabuk
    zelyot
    teslimiyet
    slaytlar
    neslinursema
    Sunuhat
    urungu38
    zahara
    hilal17