Bugünün insanının en çok muhtaç olduğu şey; bir çift güzel söz ve nasihattir. Ve yine bugünün en kıymetli hediyesi, "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker"dir. Bu sebeple, bu vazifeyi mükemmel bir şekilde yerine getirebilmek için öncelikle muhatabımız olan şahsı veya şahısları iyi tanımalı ve onların boşluk noktalarını, muhtaç oldukları hususları çok iyi tespit etmeliyiz. Aksi hâlde kametine uymayan ve ona şirin görünmeyen atlas bir cübbe de olsa, ona sevimsiz bir elbise giydirme gibi olacaktır ki, yapılan şey iyilik olmasına rağmen kötülük tesir-i icra edecektir. Çeşitli ideolojik ve fikri saplantılara dûçâr olmuş bir insanın, düşüncelerini berraklaştırmadan, onu semalarda dolaştırmanın hiçbir mânâsı olamaz. Kalbi küsuf tutmuş bir insanın gönül aynasında yıldızlar, ışıklarının serbest oyunlarını nasıl oynasınlar ki! Bu itibarla da, herhangi bir insana yaklaşmada o şahsın boşluklarını tespit çok mühimdir. Tâ ki, söylenen sözler onu düşündürsün, sarssın ve kendine getirsin.
Bazen sizin ızdırap dolu bir iniltiniz, onun kendine gelmesine ve boşluğunu duymasına sebep olabilir. Her hâlde, bir insanı kendine getirici o iniltiden, o ızdırap yüklü feryattan veya bir çift güzel sözden daha kıymetli hediye de olamaz! Öyle bir söz veya inilti ki, onun daha sonraki bütün yanlış gidişlerine "dur" diyecek ve onu istikamete sevkedecektir. Kötüden iyiye yönlendirici, insanın önünde iyiden şehrahlar açıcı bu hediye, "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker"in tâ kendisidir. Ve bence hediyelerin de en kıymetlisi odur.
Buhari ve Müslim, ittifakla şu hadiseyi naklederler:
"Hayber muhasarası günlerce sürdü. Müspet hiçbir netice alınamıyordu. Hayber Yahudileri bütün güçleriyle direniyorlardı. Bir gün Allah Resûlü (s.a.s), "Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, o Allah ve Resûlü'nü; Allah ve Resûlü de onu sever"[1] buyurdu. Bu bir sahabi için müjdelerin en büyüğüydü. Herkes bu pâyenin kendisine ait olmasını arzu ediyordu. Evet, onlar mü'min kardeşini her meselede kendi nefislerine tercih edebilirlerdi. Meselâ, son nefeste ve en çok muhtaç olduğu bir anda ağzına götüreceği bir yudum suyu, yanındaki kardeşi "su" diye inlediği için, ona götürülmesini isteyebilirdi.[2] Malını, mülkünü, her şeyini, mü’min kardeşine seve seve verebilirdi.[3] Ama bugün söylenen söz, Allah ve Resûlü (s.a.s) tarafından sevilme garantisinin müjdesiydi. Hiç kimse onu kaçırmak istemez ve o mevzuda kardeşini kendine tercih edemezdi.
Velhasıl herkes, bu pâyenin kendisine nasip olmasını istiyordu. Hatta Hz. Ömer (r.a) gibi nadide bir fıtrat, konuyla alâkalı bize şunları söyleyecektir: "Hiçbir imaret teklifini gönlüm arzu etmemişti. Bana da şu vazife verilse diye gönlümden geçirdiğim hiçbir mesele yoktu. Ama sadece o gece, sancağın bana verilmesini çok arzu ve ümit ettim. Çünkü bu işin arkasında Allah ve Resûlü (s.a.s) tarafından sevilme garantisi vardı." Sahabe, sabaha kadar uyuyamamış, herkes heyecanla "acaba bu paye kime nasip olacak?" diye düşünmüştü.. ve ertesi gün sabah namazında da herkes ön saflarda bu beklentiyle yer almaya çalışmıştı. Zira sancak, namazdan sonra sahibini bulacaktı. Namazdan sonra Allah Resûlü (s.a.s) cemaatine döndüğünde, bütün gözler, İki Cihan Serveri'nin üzerine kilitlenmiş ve O'nun iki dudağı arasından dökülecek sözcükleri beklemekteydi. Evet biraz sonra dudaklar kımıldayacak ve bu cennet kokulu ağızdan bir tek cümle çıkacaktı. Çıkacak cümle çok önemliydi, zira onda dünyanın en talihli insanının adı geçecekti. Heyecanların doruk noktaya ulaştığı bu kertede nihayet beklenen an geldi ve Allah Resûlü (s.a.s), o müşfik ve ürperti hasıl eden sesiyle "Ali nerede?" dedi.
Artık iş anlaşılmıştı. Bu talihli insan Hz. Ali (r.a) idi. Fakat bir şans daha vardı, çünkü Hz. Ali (r.a), gözlerinde çok ciddî ağrı olduğundan dolayı, hasta idi. Bu ümitle cevap verirler: "İşte şurada hasta yatıyor ey Allah'ın Resûlü!" Efendimiz (s.a.s) ise, onu yanına çağırdı ve mübarek parmaklarını ağzına götürdükten sonra onun gözlerine sürdü. O ağrıyan gözler, birden şifa buldu ve Hz. Ali (r.a), hayatı boyunca bu ağrıyı bir daha duymadı.
Evet, neticede sancak talihli sahibini bulmuş.. ve Hz. Ali (r.a) sancağı eline almış, Hayber'e doğru harekete geçmişti. Sonra aniden durdu ve Allah Resûlü (s.a.s)'ne, "Ey Allah'ın Resûlü! Onlarla hangi şey üzerine savaşayım? Onlara nasıl bir teklif götüreyim?" dedi. İki Cihan Serveri (s.a.s) de, ona şu cevabı verdi:
انْفُذْ عَلَى رِسْلِكَ حَتَّى تَنـزلَ بِسَاحَتِهِمْ ثُمَّ ادْعُهُمْ إِلَى الإسْلامِ وَأَخْبِرْهُمْ بِمَا يَجِبُ عَلَيْهِمْ مِنْ حَقِّ الله فِيهِ فَوَالله لَأَنْ يَهْدِيَ الله بِكَ رَجُلاً وَاحِدًا خَيْرٌ لَكَ مِنْ أَنْ يَكُونَ لَكَ حُمْرُ النَّعَمِ
"Bölgelerine girinceye kadar teennî ile hareket et (hemen savaşma). Sonra onları Müslümanlığa davet et. Eğer kabul ederlerse, senden mallarını ve kanlarını korumuş olurlar. Âhirete ait hak ve hukukları ise, Allah'a kalmış bir iştir. Ya Ali! Allah'a yemin ederim ki, senin vasıtanla birinin hidayete ermesi, yeryüzü dolusu kızıl deveyi Allah yolunda infak etmekten daha hayırlıdır."[4]
O günden bugüne, nerede ve ne zaman bir İslâm ordusu muharebeye girecek olsa, her nefer kulağında Allah Resûlü (s.a.s)'nün bu mesajını duyar gibi olur ve duyduğu bu emre göre hareket etmeyi kendisi için bir vecibe telâkki eder.
Bizden önceki devirlerde, bir yandan bu ve benzeri hadîsler, diğer yandan da Allah Resûlü (s.a.s)'nün tatbikatları nazara alınarak, "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker" vazifesi sistematize edilmişti. Yani irşâdı düşünülen beldeye, ordudan evvel irşâd ekipleri giriyor, orada hakkı neşredip havayı Müslümanların lehine yumuşatıyorlardı. Eğer bu yolla İslâm'ın neşri ve yayılması netice veriyorsa, o belde kendiliğinden İslâm diyarı sayılıyor; şâyet karşı taraf direnip orada İslâm'ın neşrine mani olmak istiyorsa o zaman da "fatihan" duruma müdahale ediyor; ediyor ve yukarıda zikrettiğimiz prensipler dahilinde davranıyorlardı. Yani evvelâ onlara İslâm tebliğ ve telkin ediliyor; zira biliyorlardı ki, onların vasıtalarıyla bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzü dolusu kızıl deveyi Allah yolunda infaktan daha hayırlıdır.
Evet, netice itibarıyla bir Müslümanın, insanlık adına takdim edeceği en güzel hediye, yukarıda da arz ettiğimiz gibi, "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker" vazifesini yerine getirmesi olmalıdır. Evet, i'tidali bozmadan, hangi şart ve zeminde olursa olsun, mülâyemet ve müsamaha ile, asla yılgınlığa, bezginliğe de düşmeden bu vazifeyi yapmak, hediyelerin en büyüğü ve en kıymetlisidir.
[1] Buhari, Cihad, 103,121,143; Fedâil'ü Ashabi'n-Nebi, 9; Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 32,35; Tirmizi, Menâkıb, 20.
[2] Müstedrek, 3/242.
[3] Buhari, Menâkıbu'l-Ensar, 3; Tirmizi, Birr, 22.
[4] Buhari, Fedâil'ü Ashabi'n-Nebi, 9; Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 33,34.
A.FETTAH SAHIN
Kalıcı Bağlantı
- Yorum (2)
- Yorum yaz! | Etiketler :
Resul-i Ekrem (s.a.s) dine sahip çıktı, Allah (c.c) da dinini korudu. Daha sonra ona asırlarca sahip çıkıldı, yine Allah (c.c) bu dini muhafaza buyurdu. Dinden ellerin gevşediği yerde de Allah (c.c), herkesi her şeyiyle perişan ve derbeder etti. Allah Resûlü (s.a.s), bu işi en mühim bir mesele olarak ele aldı. Gece gündüz ümmetini uyarmaya çalıştı. Zira öbür âleme ait mutluluk, insanların dine ait meseleleri yaşamasına bağlıdır. Ardından mahşerde, sıratta, cennette ve İlahî cemâli seyretmekte, tek geçer akçe dine hizmet, salih amel ve selim kalbtir.
İşte Allah Resûlü (s.a.s), ümmetinin eline böyle bir pasaport tutuşturabilmek için hep çırpınıp durdu. Dini tebliğ, O'nun en birinci meselesiydi. İşte, O'nun bu cehd ve gayreti iledir ki, cemaatinde de aynı şuur uyandı. Onlar da yürekten dine sahip çıktılar.. sahip çıktılar ve bu çalışmalar da asla boşuna gitmedi. Çünkü Cenâb-ı Hakk onların bu gayretlerine, dini korumakla karşılık verdi. Ve en güzel mukabelede bulundu. Sahabe, Allah Resûlü (s.a.s)'nden aldıkları mesajları dünyanın dört bir yanına ulaştırmak için âdeta birbiriyle yarış yapıyordu. Din adına bildikleri belki beş-on âyet, beş-on hadîsti, ama onlar, bildiklerini hem yaşıyor, hem de cihana yaymaya çalışıyorlardı.
İşte Mus'ab b. Umeyr (r.a)'in Mekke'den kalkıp Medine'ye gidişi, sadece ve sadece bu gayenin tahakkuku içindi. O, bu oldukça uzak beldeye yapayalnız gitmişti. Yanında başka hiç kimse yoktu. Medine'den Efendimize gelip, kendilerine dini öğretecek bir muallim talebinde bulunmuşlardı; Allah Resûlü (s.a.s) de onlara Mus'ab b. Umeyr (r.a)'i göndermişti. Mus'ab, orada bir evde misafir kalıyordu. Her gün yanına Medine'nin ileri gelenlerinden birileri geliyor, o da onlara dini anlatıyordu. Bir gün, Üseyd b. Hudayr (r.a), diğer bir gün Sa'd b. Ubade (r.a), bir başka gün de Sa'd b. Muaz (r.a) gelmiş ve Mus'ab'ı dinlemişti.[1]
Geldiklerinde ellerinde kılıçla gelenler, dönerken kalblerinde îmanla dönüyorlardı. Mus'ab (r.a), hışım içinde gelen bu istikbalin büyük sahabilerine öyle mülâyemetle davranıyordu ki, en haşin insan bile onun bu yumuşaklardan yumuşak davranışlarına uzun süre mukavemet edemiyordu. “Arkadaş, önce beni dinle. Sonra da istersen boynumu vur. Vallahi sana mukabele edecek değilim..” diyordu Mus'ab. Evet, bu kadar hayatı istihkâr eden ve bütün derdi, dâvâsı insanlara hakikati anlatmak olan bir şahsiyet karşısında yavaş yavaş buzlar eriyor ve her geçen gün Mus'ab b. Umeyr (r.a)'in etrafındaki hâle de genişliyordu. Bedir'e kadar Mus'ab'ın hayatı hep dini tebliğ etmekle geçti. Bu bir neşir dönemiydi ve o gün sahabeye düşen vazife de dini neşretmekti.[2]
Dini neşretme ayrı bir mükellefiyet, onu koruma ise daha ayrı bir mükellefiyettir. İşte Uhud'da da sahabe, bu koruma mükellefiyetini yerine getirmek için kılıca sarılıyordu. Bu koruma kahramanlarının arasında, Mus'ab (r.a) da vardır. O gün elinde kılıç akşama kadar savaşır; hem öyle savaşır ki, melekler dahi ona gıpta ederler. Bir ara Mus'ab yediği kılıç darbesiyle yüzüstü yere düşer. Hemen bir melek onun suretine girer ve Mus'ab'ın kavgasını devam ettirir. Akşam üzeri Allah Resûlü (s.a.s) ona hibaten: "Mus'ab!" diye seslendiğinde melek: "Ben Mus'ab değilim ya Resûlallah" der. İş anlaşılır, Mus'ab çoktan şehit düşmüştür.
Biraz sonra Allah Resûlü (s.a.s) ve bir grup sahabe, Mus'ab'ın na'şının yanına gelmişlerdir; gelmişlerdir ama, onun iki kolu da omuzundan kopuktur. Boynuna inen kılıç darbesi, başını gövdesinden koparacak kadar şiddetli gelmiştir. Evet, bu mübarek başı gövdeye bağlayan sadece birkaç liftir. Ve sanki Mus'ab, yüzünü bir yerden saklar gibidir.[3] Meselenin bundan sonrası zayıf bir rivayette şöyle anlatılır:
"Mus'ab'ın yüzünü niçin sakladığını ancak Allah Resûlü (s.a.s) anlayabilmişti. O, gözyaşları içinde sahabeye bu durumu şöyle anlattı: "Biliyor musunuz Mus'ab niçin yüzünü sakladı? Birinci sebep şudur: Kolu kanadı koptu.. artık Resûlullah'ı koruyamayacaktı. Ya bu esnada biri Allah Resûlü'ne saldırır da ben O'nun yardımına koşamazsam, diye düşündü. İkinci sebep ise, ben şu anda Rabbimin huzuruna gidiyorum. Halbuki şu anda Resûlullah'ı korumam lazım. Ya Allah Resûlü'ne bir şey yaparlarsa ben Rabbimin huzuruna hangi yüzle varırım, diye düşünüyor ve yüzünü saklamaya çalışıyordu. “İşte Resûl-i Ekrem bunu söylerken, hakikat karşısında fedâi ve alabildiğine hasbî bir ruhun düşüncelerine tercüman oluyordu. O gün bu ruhu taşıyan sadece Mus'ab değildi.”[4] Bütün sahabe aynı ruh ve şuuru taşıyordu. Onların bu civanmertliğinden ötürü de Allah dinini koruyordu.
Bu koruma belli bir devreye kadar devam etti; daha sonra yer yer sarsıntılar oldu. Bu sarsıntı devrelerinde, dine sahip çıkılmadığı için Cenâb-ı Hakk, dinin yümün ve bereketini kısmen kesiverdi. Çünkü bu din, ancak biz ona sahip çıktığımız ölçüde bizim dinimizdir. Biz sahip çıkmazsak, Allah o din varitlerinden bizi mahrum edeceği kaçınılmazdır.
Selahaddin Eyyubî, Kudüs Haçlı işgali altında iken, senelerce yüzü gülmedi ve hep ağlayıp durdu. Bir gün hatip minberde gülmenin, tebessüm etmenin gereğinden bahsetti. Namazdan sonra, hatip yanından geçerken Selahaddin hatibin elinden tuttu ve tarihin hafızasına nakşedilecek şu sözleri söyledi:
"Hocam, zannederim sözlerinde beni kastettin. Fakat Allah aşkına söyle, Peygamber'in miraca çıktığı mescit, düşmanların elindeyken ben nasıl gülerim?"
Zaten o büyük insan, Mescid-i Aksa'yı istirdat edip geri alıncaya kadar da hep bir çadırda kalmıştı. Böyle yaparken de; Allah'ın evi esir iken benim nasıl evim olur ki, diyordu.
İşte onlar dinlerini böyle korudu ve din de onların dini oldu. Şimdi sıra bizde, dine onlar gibi sahip çıkabilirsek!.. Günümüzde, onu temsil edip yayma mânâsına dine sahip çıkmak, her mü'minin üzerine farzlar üstü farzdır. Hiçbir mü'min, bundan müstesna tutulamaz. Evet, her mü’min evvela dini bilmeli, sonra bu dini yaşamalı, daha sonra da kendi hayatına hayat yaptığı dinini başkalarına anlatmalı, onların hayatlarını da bu nur ile nurlandırmalıdır. İslâm’a göre biz, her mü'mini bu vazife ile vazifeli sayıyoruz.
[1] Ebû Nuaym, Hılye, 1/107; İbn-i Sa'd, Tabakat, 1/220
[2] İbn-i Hişam, Sîre, 2/77-79; İbn-i Kesir, el-Bidâye, 3/185-187.
[3] İbn-i Sa'd, Tabakat, 2/42; 3/120,121.
[4] Halid M. Halid, Ricâlün Havle'r Rasul, s: 48
Kalıcı Bağlantı
- Yorum (yok)
- Yorum yaz! | Etiketler :
Tebliğ Varlık Gayemizdir
Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker", varlığın yaratılış gayesine götüren bir yoldur. Allah (c.c), kâinat sarayını bu yüce vazife için açmış ve yine insanı o sarayda bu yüce vazife için halife yapmıştır. Peygamberlik manzumesi de, bu sebeple nazmedilmiştir. Hz. Âdem (a.s), hem ilk insan hem de ilk nebidir. Evlatları, daha gözlerini açar açmaz karşılarında babalarını, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir peygamber olarak bulmuşlardır. Beşerî ilk oluşum nübüvvetle başlamıştır. Neticede nübüvvet ağacı, başlangıçta ona çekirdek olan Nebi'yi meyve vermiştir. O (s.a.s), kâinat kendisi için yaratılan İki Cihan Serveri (s.a.s)'dir. O'nun gönderiliş gayesi ise tebliğdir. Tebliğin özü de, "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker"dir. Demek ki varlık, onun için var edilmiştir. Şüphesiz varlığın yaratılış gayesi olan bir iş, işlerin en mühimidir.
Evet, gözünü dünyaya açan Hz. Âdem (a.s)'in ilk çocukları, yaşadıkları âlemin semasında, her an nazarını ulvî âleme diken, emirleri oradan alan ve aldığı bu emirlerin altında haşyetinden iki büklüm olan, tir tir titreyen ve dudağında daima öbür âlemlerin endişesini ürperti hâlinde yaşayan bir "Nebi Baba"yı, Kutup Yıldızı seyreder gibi seyretmişlerdir. Hz. Âdem (a.s), hem insan olarak hem de peygamber olarak ilk defa "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker" yapan insandır.. ve bu yol, bir defaya mahsus açılmış da ardından kapanmış bir yol da değildir. Hz. Âdem (a.s)'i daha nice peygamberler takip etmiştir. Zira insanlığın nebilere ihtiyacı vardır. Çünkü insanda ne kadar fazilet mevcutsa, âdeta, zaman ve hâdiseler onları teker teker tüketme azmindedir. Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerim, yenilenmeden geçen sürelerin kalb kasvetine sebep olduğuna işaret eder. Bazı zaman ve devirler böyle bir kalb kasvetine sebep olunca, insanların gözleri küsûf tutmaya, bakışları bulanmaya başlar. Ayaklar kayar, istikamet kaybolur. Cenâb-ı Hakk muhit ilmiyle bunları en iyi bilen olduğu ve rahmeti gadabına sebkat ettiği için, art arda peygamberler göndermiş; gönderilen her peygamber de devrin şartlarına göre "emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker"de bulunmuştur.
Hz. Âdem (a.s), ömrünü bu uğurda bitirip tüketmiş, evlatlarının da daima iyi olanı yapmalarını, kötü olandan da kaçınmalarını tavsiye etmiştir. O'nun sesinin ihtizaz ve dalgalanmaları, vefatından sonra da belli bir devreye kadar sürmüş, titreşimler kuvvetini kaybetmeye yüz tutunca da Cenâb-ı Hakk, Hz. Âdem (a.s)'in seçkin evlatlarından bazılarını nebilik vazifesiyle görevlendirivermiştir. Onlar da sırasıyla kendilerine tevdî edilen bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmiş.. ve her nebinin güneş gibi gurub edip gitmesiyle, diğer nebinin yine bir güneş gibi doğuşu arasında, insanlık semasında her zaman bir karanlık yaşanmıştır. Gerçi velâyeti temsil edenler, her karanlık geceyi âdeta yıldızlar gibi donatıyorlardı; ancak, onların güneşten beklenen aydınlığı getirmeleri elbette ki mümkün değildi.
Hz. Nuh (a.s)'a kadar devran hep, böyle devam etti geldi. Ve bir gün beşer, O'nun ulü'l-azm bir peygambere yakışır ciddiyette gür soluklarını duydu. O büyük Nebi, Kur’ân'ın ifadesiyle:
أُبَلِّغُكُمْ رِسَالاَتِ رَبِّي وَأَنصَحُ لَكُمْ وَأَعْلَمُ مِنَ اللهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ
"Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum, size nasihat ediyorum ve ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan (gelen vahiy ile) biliyorum" (Ârâf sûresi, 7/62) diyordu. Yani, beni dinleyen, bana itaat eden ve sefineme binen kurtulacaktır. Bu kurtuluş hem zahirî hem de batınî olacaktır. Sular üstündeki sefine sizin cismaniyetinizi kurtaracaktır. Kalbinizle bana bağlanır, dediklerime kulak verirseniz, dünyevî-uhrevî hayatın korkunç dalgaları arasında boğulmaktan kurtulur, selâmete erersiniz. Aksi hâlde, hem madde, hem de mânânızla tükenir gidersiniz...
İşte Hz. Nuh (a.s), bin seneye yakın bir müddet hep böyle nasihat edip durmuştur. O'nu takiben Hz. Hûd (a.s) gelir. O da yine aynı şekilde:
وَأَنَا لَكُمْ نَاصِحٌ أَمِينٌ
"Ben size emin bir nasihatçıyım" (Âraf sûresi, 7/68) der. İnsanları, yaratılış gayelerine uygun hareket etmeye davet eder.
İnsan ki, Cenâb-ı Hakk'ı bilip tanımak ve bu bildiklerini vicdanında duymak için yaratılmıştır. İşte ona bu vazifesini hatırlatmak ve aynı zamanda onu bu marifete ulaştırmak için art arda peygamberler gelmektedir.. ve Hz. Hûd (a.s)'dan sonra da nice peygamberler gelmiş ve hep aynı yolu takip etmişlerdir.
Ama ne zaman bir önceki nebinin ses ve soluklarının tesiri zihinlerden silinmiş ise, muhakkak insanlık bir öncekilere göre alçalışa geçmiş ve onun ruhî hayatında büyük sarsıntılar birbirini takip etmiştir. Manevî hayat çorak bir araziye dönmüş, lâhut âlemine ait inşirah esintileri tamamen dinmiş ve insanlar derbeder hâle gelmişlerdir. İşte nebiler babası Hz. İbrahim (a.s), gönderildiğinde insanlık âlemi böyle bir atmosferi yaşıyordu. O, "emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker"in diriltici nefesleriyle insanlar arasına girdi; nerede üç-beş kişi gördüyse, oraya gitti ve onlara hakkı, hakikati tebliğ etti. O'nu dinleyip sözüne kulak verenler, yeniden insanî kemalat adına zirvelere tırmandı ve hep şahikalarda dolaşmaya başladılar.
Hz. İbrahim (a.s)'den sonra insanlık tekrar çıktığı zirveden yavaş yavaş aşağıya inmeye ve yeniden yozlaşmaya yüz tuttu. Her şeyi maddede arayan ve onda bulmaya çalışan bir zihniyet, yeniden gelip başköşeye kuruldu. Bir ucu yirminci asra kadar uzanan bu felaketin, nasıl korkunç bir şey olduğunu, zannediyorum biz bugün daha iyi anlamaktayız.
İşte Hz. Musa (a.s), Mısır'da, Nil deltasında böyle bir anaforun yaşandığı dönemde zuhur etti. O da kendisinden önceki peygamberler gibi, "emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker" vazifesiyle memurdu ve biraz inatçı bir kavme karşı mücadele vermekle tavzif edilmişti. Bu yüce vazifeyi yüklendi ve onları ellerinden tutup yüceltme gayretine girdi. Bu çalışmalarında bir ölçüde muvaffak da oldu. Muhatapları çok zor yola gelebilecek bir millet olmasına rağmen, Hz. Musa (a.s)'nın gece-gündüz gösterdiği gayret ve çırpınışları neticesinde ve "emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker"in bir semeresi olarak, hayatta iken kendi de çok şeye şâhit oldu.
Elbette ki, insanları ellerinden tutup şahikalara çıkarmak ve onları birer kâmil insan hâline getirmek kolay bir hâdise değildir. Onun içindir ki, peygamberlerden dahi nice şehitler verilmiştir. Hz. Zekeriya (a.s) baştan aşağıya demir testereyle bu uğurda ikiye biçilmiş, Hz. Yahya (a.s) yine bu uğurda şehit edilmiştir. Zaten Hz. İsa (a.s) için kurulan çarmıh da, başka bir gaye için değildi.
Allah Resûlü (s.a.s)'nün maruz kaldığı zorluklar bunların hepsini aşkındı. O’nun bu uğurda çekmediği eza ve cefa kalmamıştı. Hatta bir defasında O, Hz. Âişe (r.anha)'ye hitaben: "Ya Âişe, kavminden çok çektim"[1] diyecektir. Mahzun Peygamberin bu sözünde, bir kalb kırıklığının iniltisi vardır. Siz bu sözü alın, bütün peygamberlere uğrayarak Hz. Âdem (a.s)'e kadar ulaştırın. Ve hayalen bu sözü yakın takibe alın, onu hemen her nebinin kalb inkisarı olarak bulacaksınız. Hz. Âdem (a.s) evlatlarını toplayacak: "Sizden çok çektim" diyecek, Hz. Nuh (a.s), Hz. Hûd (a.s) ve diğerleri de aynı sözü tekrar edecek ve aynı inkisarı dile getireceklerdir.
Efendimiz'den sonra, bu işi devam ettiren kutlular.. onların ifadeleri de sıkılsa, damla damla aynı inkisarın döküldüğü görülecektir: "Seksen küsûr senelik bütün hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde, bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan menedildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti."[2] ifadesi, buruk bir inkisardan başka neyin ifadesidir? İhtimal o bu sözü, kendi gibi bütün kalbi kırık büyükler için söylüyordu. Hasılı bu hâl, "emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker" yapanların değişmez bir kaderidir.
Bu büyük işe iştirak etmenin şerefi mevzuunda dikkatleri çekmek için, bilhassa Seyyidina Hz. Âdem (a.s) ile Efendimiz (s.a.s) arasında, tefekkür mekiğinizi getirip götürmek istedim. Heyecanım, meselenin kudsiyetini aksettirmeden kaynaklanıyordu. Hülyâlarımda hakikat erlerinin "hay-huy" unu duyuyor gibiydim.
"Emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker" yolunda atılan her adım, adım sahibi için nübüvvete veraset sevabı kazandırır. Çünkü bu vazife, esas itibarıyla peygamberlerin vazifesidir. Bu yola adımını atan her insan, böyle bir vazifenin altına girmiş ya da İlahî bir lütuf olarak bu vazife ona verilmiş demektir. Öyleyse bu uğurda tek adım atan insan dahi, niyet ve derecesine göre bu vazifenin sevabını kazanacaktır.
Ayrıca şu hususa da işaret etmek yerinde olur: Mâdem ki bu kudsî vazife peygamberlerin vazifesidir. Peygamberler ise, bütünüyle istikamet içindedirler. O hâlde, "emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker" yapanlar da, hiç olmazsa bu amelleri itibarıyla istikamet içinde sayılırlar.
Netice itibarıyla; Allah'a inanan her ferdin, Allah katında mü'min kabul edilebilmesinin ve mü'min kalabilmesinin garantisi, üzerindeki tebliğ vazifesini bihakkın ifa etmesiyle yakından alâkalıdır. Allah'a inanan fert ve cemaatler, varlıklarını ancak ve ancak bu vazifeyi yerine getirmekle devam ettirebilirler. Hak ve hakikate tercüman olma, haksızlık karşısında dilsiz şeytan kesilip susmama, her zaman hayatı ve ölümü istihkâr edip hiçe sayma, hep sahabe anlayışı içinde olma ve bu kudsî vazifeyi hayatın gayesi bilme; hem var olmanın sırrı, hem de mü'min kalmanın şartıdır. Bunlar yaşanmadan geçen günlere yazıklar olsun!.. Aslında her mü'min de, bu kudsî vazifenin yapılmadığı bir cemiyet içinde yaşamaktan Allah'a sığınmalıdır.
Fert, bu vazifeyi yaparken hem inandığı ve uğruna baş koyduğu düşüncelerini hayata geçirme imkânını bulacak, hem de bu sayede sahip olduğu îman havada kalmamış olacaktır. Zira İslâm, yaşanan bir hakikattir; yaşanmadıkça onun anlaşılmasına imkân yoktur. Îman ve tebliği her şeyin merkezine yerleştiren bir insan, bütün hayatî faaliyetlerini de bu merkez etrafında örgüler. Bir mü'min için, korunması gereken beş esastan en birincisi dindir. O ırzını, namusunu, malını ve canını koruyacak; ama evvelâ dinini koruyacaktır. Ve bu da onun, dinine verdiği önemin bir işareti olacaktır. Ferdin, Allah ile olan irtibatının derece ve kuvvetini gösteren en çarpıcı tablo, onun dini koruma adına gösterdiği gayret ve çalışmalarıdır. Şu da kat'iyen unutulmamalıdır ki, dinini koruyamayan, diğer dört esası da koruyamaz. Tarihin bize verdiği en ibretli ve isabetli derslerden biri de işte budur.
Allah (c.c) bizi, kendisini ifade edelim ve anlatalım diye yarattı. Yaratılışımızdaki ilâhî maksat da budur. Bu ilâhî maksada uygun hareket etmek, hem dünyamızı hem de âhiretimizi mamur edecektir. Aksi hâlde dünyevî ve ebedî varlığımızın teminatı olan bu maksadın tokadını yer; hafizanallah hem millet olarak, hem de cemiyet olarak fitne ve fesadın ağına itilmiş oluruz. Bu önemli vazife (tebliğ vazifesi) yapılmadığı zaman, toplumun maruz kalacağı muhtemel musibetleri, Efendimiz (s.a.s) şöyle dile getirmişlerdir: Şöyle ki, bir gün etrafında Sahabe halka olmuş pür dikkat O'nu dinliyorlardı. Ancak bugün, o nezih dilden ve lâl ü güher dökülen lisandan bir kısım tehdit ve tehlike ifadeleri de sadır oluyordu. Ebû Ya'la ve İbn-i Ebi'd-Dünya (r.anhüma)'nın rivâyetlerine göre Allah Resûlü (s.a.s):
"Nasıl olacak hâliniz? O gün kadınların baş kaldırdığı, sereserpe, açılıp saçılarak sokağa döküldüğü, kötülüklerin her tarafta yayıldığı ve hakkı ifadenin terkedildiği gün?"
Sahabe bu sözler karşısında dehşete düştü; zira akılları böyle bir şeyi kabul edemiyordu. Onlar, tek bir mü'min dahi kalsa, bir cemiyette bu kabil kötülüklerin yaygınlaşmayacağına inanıyorlardı. Bu yüzden sözlerin tesiri, üzerlerinde bir şaşkınlık meydana getirmişti. Bundan dolayı da hemen sormuşlardı:
"Bunlar olacak mı ki ya Resûlallah?"
Bunu hem şaşkınlık içinde hem de istifsâr mahiyetinde soruyorlardı.
Ve Allah Resûlü (s.a.s):
"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, daha şiddetlisi de olacak" buyurunca, etrafa bir garip hava çökmüş ve bakışlar bulanmıştı. Nihâyet dehşet içinde:
"Bundan daha şiddetlisi nedir ya Resûlallah?" diyebilmişlerdi.
Bunun üzerine İnsanlığın İftihar Tablosu:
"Bütün kötülükleri iyi ve bütün iyilikleri kötü gördüğünüz gün hâliniz nice olacak bir bilseniz!" buyurdular. Biz hadisin bu bölümünden, günümüzdeki umumî duruma işaret etmesi yönüyle bir kesit alalım:
Evet hadîs-i şerif, bir gün her şey tersine dönüp değerlerin altüst olacağına iyiler kötü, kötüler iyi görüleceğine, zinanın tervic edileceğine, terör-anarşi revaç bulacağına, îman ve Kur’ân'ın aşağılanacağına, Allah'a inananlar hor ve hakir görüleceğine, birçok kötülük bizzat devletler tarafından kanunlarla korunmaya alınacağına, dine ait hakikatler gericilik addedileceğine işaret etmektedir. İşte değerlerin altüst olması budur. Çağın insanı bunu on misliyle yaşadı ve zannediyorum daha bir süre de yaşayacak. Evet tebliğe ait vazife yapılmayınca izzet, şeref ve haysiyetin yerini zillet ve hakaretin alacağı muhakkaktır.
Fıtrat kanunları çiğnenirse, bunların neticelerine de katlanmak gerekir! Bu hep böyle olmuştur, akl-ı selim sahibi kimselerin başka şey beklemeleri de düşünülemez. Bu yüzden, bunları vicdanına sığdıramayan sahabe tekrar hayretle sorar:
– Bu da olacak mı ya Resûlallah? Yani iyilikler menedilip, kötülükler emredilecek mi?
– Daha şiddetlisi bile olacak!
– Bundan daha şiddetlisi de nedir, Ey Allah'ın Resûlü?
– Münkerât karşısında susup ve bizzat onu teşvik ettiğiniz gün vay halinize!
Yani, çoluk-çocuğunuzu akıntıya saldığınız, onları başıboş bıraktığınız, hatta onlara halinizle, dilinizle, davranışlarınızla kötülüğü emrettiğiniz zaman.. daha da kötüsü neslinize Allah'ı unutturduğunuz ve Peygamber'i gönüllerden sildiğiniz gün hâliniz içler acısı demektir. Artık sahabede hayret ve şaşkınlık son haddine varmış, dizlerde derman kalmamış, göğüsler daralıp, nefesler tıkanmaya başlamıştı ki, dermansız, bitkin ve titrek bir sesle:
– Bu da mı olacak ya Resûlallah?
– Evet. Hatta ondan da şiddetlisi olacaktır.
Ve tam bu esnada Allah Resûlü (s.a.s), Allah (c.c)'a kasem ederek O'ndan şu sözü nakletti: "Celalime yemin olsun ki bu duruma gelmiş bir cemiyetin içine çağlayanlar gibi fitneleri salıvereceğim..."[3] İşte Allah Resûlü (s.a.s), bu önemli mükellefiyetin idrak edilmediği takdirde, bunun istikbalde ümmete nelere mâl olacağını, mucizâne bir şekilde dile getiriyordu ki, aslında biz de böyle bir mükellefiyet altında bulunmaktayız. Kalbimizin en hassas yerinde, üç asırdır devam edegelen bir vebâlin ağrı ve sızısı var. Şüphesiz bu ağrı ve sızılarımızı dindirecek olan tek çare de, nebilere ait bu vazifenin hep birlikte ümmetçe idrak edilmesi ve yapılmasıdır.
[1] Buhari, Bedü'l-Halk, 7; Müslim, Cihad ve Siyer, 111.
[2] Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, 629.
[3] Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 7/280,281.
Kalıcı Bağlantı
- Yorum (yok)
- Yorum yaz! | Etiketler :