Her sahâbî aynı derecede değildir.

Salı, Hazirane 27, 2006 · Kategori: SAHABE

 Sahâbinin de kendi aralarında tabakaları vardır. Yolların bütünüyle sarpa sardığı dönemde Allah Resûlü’ne (s.a.s) imân edenlerle, hicretten ve en nihâyet fetihten sonra iman edenler, herhalde aynı kategori içinde mütalâa edilemezdi. Mesele Kur’ân’da ve sünnette de böyle ele alınmıştır. İlgili âyetlerde muhacirlerin ve ensârın ilklerinden bahsedildiği gibi (Tevbe, 9/100) fetihten önce infâk edip savaşanların, fetihten sonra infak edip savaşanlardan daha üstün bir dereceye sahip oldukları da yine Kur’ân’da anlatılan gerçeklerdendir (Hadîd, 57/10). Ayrıca, bu farklılığı Efendimiz’in tercihlerinde görmek de mümkündür.

Meselâ, bir defasında Hz. Hâlid, Hz. Ammâr b. Yâsir’i incitince, Allah Resûlü, Hz. Hâlid’i ciddi azarladı ve: “Benim ashâbıma ilişmeyiniz” buyurdu. Bir başka defasında, Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’i incitince, bu defa Allah Resûlü’nün (s.a.s) Hz. Ömer’e kaşlarını çatarak; “Hepiniz beni inkâr ettiğiniz zaman o beni tasdik etti. ashâbımı bana bırakmalı değil miydiniz?” ikazında bulundu. Hz. Ebû Bekir, dizleri üzerine çöküp: “Suç bendeydi yâ Resûlallah” demesi ise, Ebû Bekir’ce bir davranıştı ve genel havayı ta’dile ma’tuftu.

Sahâbenin tabakalarıyla alâkalı en iyi taksim ve tesbit, Müstedrek sahibi Hâkim en-Nîsâbûrî’ninkidir. Ona göre, sahâbe, oniki tabakaya ayrılır:

1. Râşid halifeler ve onlarla beraber ilk imân edenler; bilhassa Aşere-i Mübeşşere’den geriye kalan altı sahâbî.

2. Dârü’l-Erkam ashâbı, yani Hz. Ömer’in Müslüman-lığından önce imân etmiş olup, imanlarını gizleyen ve Erkam b. Ebi’l-Erkâm’ın hânesinde bir araya gelenler.

3. Habeşistan’a hicret etmiş olanlar.

4. Birinci Akabe Bey’atında bulunanlar.

5. İkinci Akabe Bey’atında bulunanlar.

6. Efendimiz’e (s.a.s) Kuba’dan Medîne’ye teşriflerinden evvel mülâki olan ilk muhâcirler.

7. Bedir Ashâbı.

8. Bedir’le Hudeybiye vak’ası arasında hicret edenler.

9. Bey’atü’r-Rıdvân Ashâbı.

10. Hâlid b. Velîd ve Amr İbnü’l-Âs gibi, Bey’atü’r-Rıdvan ile feth-i Mekke arasında hicret edenler.

11. Fetih’ten sonra Müslüman olanlar.

12. Fetih’te, “ashâbıyla vedâlaşması” mânâsında “Vidâ Haccı” ve son haccı olması hasebiyle “Vedâ Haccı” denilen hacda ve sâir yerlerde Efendimiz’i görmüş olan çocuklar.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (1) - Yorum yaz! | Etiketler :

sahabe kime denir

Salı, Hazirane 27, 2006 · Kategori: SAHABE

Hâfız İbn Hacer’e ait olanıdır. Ona göre sahâbî: “Allah Resûlü’nü (s.a.s) görüp, az dahi olsa sohbetine eren, O’nu dinleyen ve bu ahd ü peymân içinde vefât eden mü’min insandır.. Bazıları, Allah Resûlü’yle (s.a.s) bir yıl hattâ iki yıl birlikte olma şartını ileri sürmüşlerse de, cumhûra göre, Allah Resûlü’nün (s.a.s) mübarek atmosferi içine giren ve o atmosferden kalbine ve rûhuna ilhamlar akseden, az buçuk O’nun nurlu ikliminden istifade edip ve vâde vefâ içinde ölüp giden her mü’minin, sahâbî sayılacağında ittifak vardır. Kâfir, Resûlullah’ı (s.a.s) elli bin defa da görse, sahâbî olamaz.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

NE MUBAREKLER ONLAR ALLAH DOSTLARI

Pazartesi, Hazirane 26, 2006 · Kategori: SAHABE

Onlar hicrete alışmak için hicret ettiler, gitmeye alışmak için gittiler. Çünkü Medine’ye yaptıkları bu hicret ve bu gitme bir ilk olsa da son olmayacaktı.

Tabakat kitapları -ihtilaflı da olsa- Efendimiz (sav) vefat ettiğinde yüz bin sahabe olduğunu kaydediyorlar. İbn Hacer El-İsabe isimli eserinde on bin insandan bahsediyor ama o günkü toplum telakkileri açısından kadın ve çocukların pek çoğunun bu rakama dahil edilmemiş olacağını hesaba katmak lazım. Kaldı ki o günkü toplumda kadınların sayısı erkeklerden az değildi, belki daha da çoktu. Çünkü savaşlarda büyük ölçüde ölenler erkeklerdi. Bugün yine tarihçilerin tesbitlerine göre Medine mezarlarında on bin insan bulunuyor. Bu demektir ki yaklaşık doksan bin insan dünyanın değişik yerlerine Din-i mübin-i İslam'ı anlatmak üzere çıkmış ve bir daha geri dönmemiş.

Muthiş bir ruh, heyecan ve inancın göstergesi bu: Doksan bin insan ve dini i'lâ adına hicret... Bakın ülkemizin şanlı misafiri Ebâ Eyyûb el-Ensari Hazretlerine. Yezid döneminde, yetmiş yaşını aşmış iken, at sırtında Medine’den İstanbul önlerine gelmiş. Hayatı boyunca o cepheden bu cepheye koşmuş, memalik-i hârrede (sıcak memleketlerde) pişmiş bu insan o uzun yola çocuklarının itirazına rağmen seve seve çıkıyor. İhtimal bu uzun yolculukta hastalanıyor ve İstanbul surları önünde vefat ediyor; ediyor ama vefatı öncesi tabakat kitaplarının kayıtlarına göre; "Beni elinizden geldiğince İstanbul içlerine doğru götürün. Götüremediğiniz yerde beni gömün. Ben Allah Rasulü'nden buranın mutlaka bir gün fethedileceğini duydum. İşte O’nun haber verdiği kahramanların, yiğitlerin kılıç seslerini, at kişnemelerini duymak istiyorum!" diyor.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Sahabe-i Kiram

Pazartesi, Hazirane 26, 2006 · Kategori: SAHABE

 Kur’an’ın Allah’tan geldiğine aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanıyor ve ona çok güveniyorlar. İşte bu inanç ve güven Kur’an’ın hakiki anlamda temel kaynak halinde algılanmasının nedeni oluyor. Karşılarına çıkan en küçük problemlerde bile hemen o kaynağa yöneliyorlar. Böylece saf Kur’an kültürü oluşuyor. Mesela, Seyyidina Hazreti Ömer evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyor -Ömerce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında halife düşünmüştür-. O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın; “Ya Ömer! Senin bana ulaşmayan bir başka bilgiyle Efendimiz’den duyduğun bir şey mi var? Çünkü Kur’an’da Allah “Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran” diyor. Demek ki kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer hiç tepki göstermeden o kadının itirazını yerinde buluyor ve kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar da dinini bilmiyorsun.” diyerek sözünü geri alıyor.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Birinci kuruluşun ilk temsilcileri Ashab–ı Kiram’dır

Pazartesi, Hazirane 26, 2006 · Kategori: SAHABE

ALINTIDIR

 

Onlar, birinci cahiliyeyi silmiş ve aydınlık bir dünya kurmuşlardır.

Şimdilerde ise, dünyanın dört bir yanında korkunç bir cahiliyye yaşanmaktadır ve bu cahiliyeyi bertaraf edecek olanlar da ikinci dirilişin ilk temsilcileri olacaklardır. Allah (cc) bir zamanlar peygamberlere, sonra Sahabe–i Kiram’a; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'lere gördürdüğü bu hizmeti ve onlara yüklediği bu mükellefiyeti, şimdilerde bir ihsan–ı ilahi olarak bugünün Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'lerine gördürmektedir. Asr–ı saadetin o devâsâ kâmetlerine karşılık, ikinci dirilişin temsilcileri olmaya azmetmiş; âzamî takva, âzamî velayet, âzamî ihlas, âzamî sabır kahramanı ve her şeye katlanmaya karar vermiş bu devrin mübarek ve mübeccel nesli, sahabinin bıraktığı yerden başlayarak her yere şefkat ve merhametle yürüyecek ve senelerden beri beklenilen gül günlerinin gelmesine vesile olacaklardır. Böylece, –inşaallah– bütün bir millet, bu sevgi ve muhabbet fedailerinin neşrettiği ışık sayesinde yeniden bir kere daha aydınlığa çıkıp nura kavuşacak ve kendi olacaktır. Ne var ki herkesin, Cenab–ı Hak tarafından kendisine ihsan edilen nimetlerin kadrini bilmesi, herkesi sevip, herkese şefkat etmesi de bu konuda olmazsa olmaz bir esastır. Hakikat erleri buna mutlaka riayet etmelidirler.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Sahabeler Kategorisindeki Makaleler

Pazartesi, Hazirane 26, 2006 · Kategori: SAHABE

Uhud savaşında müslümanların mağlup oluşunun sebeb ve hikmetleri nelerdir?
Uhud Savaşı`nda Müslümanların mağlubiyet sebebi, Al-i İmran Sûresi 152 ve 165. ayetlerde işaret edildiği gibi, okçuların mevzilerini terk etmeleridir. Hz. Peygamber`in emrine muhalefet, birden savaşın seyrini değiştirivermiştir.
Hiçbir velinin sahabelerin derecesine çıkamadığı yer yer tartışma konusu oluyor. Bu konuya açıklık getirir misiniz? Bazı veliler, Peygamberimizle (a.s.m ) vefatından sonra görüşmüş ve sohbet etmişler. Bunlar sahabelere yetişebilirler mi?
Resulullah’ın vefatından sonra, Celaleddin Suyûti gibi bazı büyük veliler, uyanık halde Resulullahı görmüşler, onunla konuşmuşlardır. Fakat bu konuşmaları nübüvvet itibarıyla değil, velayet-i Ahmediye cihetiyledir. Resulullah onlara velayeti ciheti ile temessül etmiş, görünmüştür. Çünkü Resulullah’ın ölümü ile vahiy bitmiş Nübüvvet sona ermiştir. Ölümünden sonra onu Nübüvvet sıfatıyla görmek mümkün değildir. Şu halde Nübüvvetin derecesi velayetin derecesinden ne kadar yüksekse, bir nebiyle sohbetle bir veliyle sohbet arasında da o kadar fark vardır.
Risalet ve velâyet nedir?
Risalet, Allah’tan bir tavzif (görevlendirme), velâyet ise Allah’a bir yükseliştir. Yani, Allah bazı insanları, insanlara resul olarak göndermiştir. Bu bir görevlendirmedir. “Allah kime risalet görevini vereceğini en iyi bilendir” (En’am Sûresi, 124) ayetinin hükmünce, kim buna ehilse, görevlendirilir. İlk insan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk peygamberdir. “Her ümmet için bir resul vardır” (Yunus Sûresi, 47) ayetinin belirttiği gibi, her kavme peygamber gönderilmiştir. Hz. Muhammed (asm.), son peygamberdir (Ahzab Sûresi, 40). Risaleti bütün insanlığa şümullüdür.
Hz Ayşe (ra.) validemiz, peygamberimizle evlendiğinde kaç yaşındaydı?
Hz. Peygamberin Hz. Ayşe validemizi istetmesi, vahyin başlangıcından 10 yıl sonradır. Hz. Ayşe vahiy başlangıcından beş altı yıl önce doğmuştur. Dolayısıyla Hz. Ayşe’nin peygamberimizle evlendiği yaşın 17-18 olduğu ortaya çıkar.
Sahabe sevgisinin dinimizdeki yeri nedir ki, bazı guruplar sahabelerden bir kısmına düşman olmaları yüzünden ehl-i dalalet kabul ediliyorlar?
Sahabe-i Kirâm Efendilerimiz, Resul-i Ekrem Efendimize (asm.) hakkıyla vâris ve vekil oldular. Sağa ve sola meyletmeden sadece ve sadece doğru yol üzerinde yürüdüler, Allah’a ulaştıran yollarda her biri birer önder, birer rehber oldular. Hangisinin ardından gidilse doğru yola, saâdet ve selâmete çıkılmış olur. Zira, Cenâb-ı Hak onlara, insanları hidayete çeken birer hassa, birer çekicilik vermiştir. Onlar Cenâb-ı Hakk’ın ruhlar meclisinde sevip, peygamberimiz etrafında bir hâle teşekkül ettirdiği, seçkin, gayretli ve yüksek seciyeli insanlardır.
İmamet ile hilafetin farkı var mıdır? Bunlar seçimle mi iş başına gelirler?
İmamlık, “küçük” ve “büyük” olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Küçüğü, namazdaki imamlık, büyüğü de idaredeki imamlıktır. Resulullahın (a.s.m.) dünyasını değiştirmesinden sonra büyük imamlık Hz. Ebu Bekir’e tevdi edildi. Daha sonra Resulullahın vekili manasına “halife” tabiri kullanıldı. Bu vazife daha sonra Hz. Ömer’e, sırasıyla Hz. Osman’a ve Hz. Ali’ye intikal etti.
İslâmda ilk hastane ne zaman kurulmuştur ve ilk hastabakıcı kimdir?
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Medine-i Münevverede Mescid-i Nebevî'nin içine yaralıların tedavi edilmesi maksadıyla bir çadır kurdurdu. Bu çadırın idaresine de Rüfeyde adında bir kadını getirdi.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

ABDULLAH IBNI ÖMER

Cumartesi, Hazirane 24, 2006 · Kategori: SAHABE

ZÜHDÜ MERCAN

 

İbn Ömer, sadaka ve infak hususunda Ashabın önde gelenlerinden idi. Bir kerede bir-iki bin dirhemi bağışlardı. İbadetini ve Allah’a bağlılığını takdir edip beğendiği bir kölesini azat etmişti. Niye azat ettin diyenlere, ‘Allah sevdiklerinizden infak etmedikçe ‘birr’e ulaşamazsınız’ (3, Âl-i İmran:92) buyuruyor diyerek cevap vermişti. Sofra başında iken dışarıdan bir fakirin sesini duysa hemen yiyeceğini ona ikram ederdi. Hastalığı esnasında canı üzüm çekmiş, pey zahmetten sonra buldukları üzümü tam tatmak üzereyken, bir fakir görmüş, İbn Ömer hemen ona ikram etmişti. Çevresindekiler buna biraz bozulmuşlar, onun gönlünü başka bir şeyle yapabileceğini söyledilerse de kabul ettirememişlerdi. İkramdaki bu ifratı yüzünden hanımı bazen bir amele gibi çalışır, mutfakta her an yemek pişerdi. 
  Allah korkusu yüzünden siyasetten daima uzak kalmıştı. Hilafet meselesinde kendisine yapılan ısrarlara karşılık, katiyen kararından vazgeçmemişti. Hz. Ali ve diğerleri arasındaki olaylarda taraf tutmamış, Hz. Ali’nin haklı olduğunu bilmesine rağmen bu fikrinden caymamıştı. Kendisine büyük paralar karşılığında yapılan Hz. Muaviye’ye ve oğlu Yezid’e biat tekliflerini kabul etmemişti. Ne kadar ısrar ettilerse direnmesini bilmişti.

Efendimiz’in nesl-i pâkine karşı saygısı sonsuzdu. Hz. Hüseyin’in Irak’tan gelen davete icabet etmemesi için çok uğraşmış, lakin Hz. Hüseyin, yine de memur olduğu işi yapmıştı. Bir Iraklının kendisine sorduğu sinek kanıyla namaz meselesiyle ilgili bir soruya verdiği cevap bunu rahatlıkla ortaya koyar: "Suna bakın" demişti, "üzerinde Hz. Peygamber (sav)’in neslinin kanı var, bana, sinek kanını soruyor."

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :