Konukseverlik -Latif Erdoğan

Çarşamba, Hazirane 18, 2008 · Kategori: GUNCEL

Cömertlik, tevazu ve de asalet sentezi "kerem ahlakı"nın, yakın-uzak çevreden başlayarak bütün insanlara uzanan çizgide, pozitif kazanımlar açılımı keyfiyetiyle ve gönüllülük prensibine bağlı kalınarak sürdürülebilmesi vakası. Karşılıklı güven ön şart. Beklentisizlik vazgeçilemez ilke. Güler yüzlülük önemli edep.

 
Gelenek, görenek ve dini uyarılarla tespit edilmiş kurallara uyum kaçınılmaz. Bereketi giderici savurgan davranışların tümünden kaçınmak vecibe. Göreceli de olsa süreyi minimize makul yaklaşım. Ve bu arada imkan ölçüsünde hediyeleşmek muhabbete vesile...


Konukseverlik, hümaniter seviyeyi çok yönlü işaretleyen en gerçekçi gösterge. O, sosyal yaşamın parçası, fıtri ve tabii refleksi olduğu müddetçe insani erdemlerin bütününü hayata yansıtmak daha bir mümkün. Onun pratikte bireye kazandırdığı sinerjiyi karşılıklı saygı, sevgi ve toplumsal dayanışmaya dönüştürmek adına ayrı bir programa, başkaca müdahalelere ihtiyaç yok. Konukseverlik, paylaşım bağlamında pek çok mükemmelliği aşılama potansiyeline sahip öğretici, eğitici eylem. Hak katında da halk nezdinde muteber sosyo-etik değer... "Tanrı misafiri" anlayış ve yaklaşımının konuya kazandırdığı derinlik her türlü izahtan vareste. "Misafir rızkıyla gelir,birini yer dokuzunu bırakır" söyleminin bereket yüklü hakikati sayısız tecrübeyle sabit. "Sılayı rahim" yükümlülüğünü tam realize edebilmek konukseverlik psikolojisinin gelişmiş bulunmasıyla doğrudan alakalı. Tebliğ-temsil denklemini en rasyonel düzeyde ifade ve muhatabı denilenler hususunda en doyurucu muhteva zenginliği sunumuyla iknada konukseverliğin katkısı oldukça fazla. Konukseverlik halde billurlaşan; iyi niyeti,olumlu düşünceleri çözümleyen, görünür kılan ışık... Özellikle zor ve zorlu günlerde, harplerle, tabii afetlerle sarsılmış moral dinamikleri koruma ve kollama adına yapılan çalışma ve gayretlerin istenen ölçüde verimli olabilmesi; toplumun böylesine şiddeti hengamelerden en az hasarla kurtularak selamete çıkabilmesi hiç kuşkusuz konukseverlik hissiyatının güçlü ve yaygınlığı ile orantılı gerçekleşmek durumunda. O bazen sıcak bir barınak, bir kase sıcak çorba, bir parça ekmek, bir bardak su, bazen sevgi dolu bir tebessüm, içten gelen iki damla gözyaşı, teselli verici birkaç kelime,bazen de bir örnek hal, uyarıcı bir öğüt,umuda fer veren ruha sinmiş öğreti ikramı. Ne ki cümlesinde kökleşmiş bir paylaşım ahlakı...

Konukseverlik, bizi biz yapan kültür yapımızın en temel unsuru.Yazık ki, günümüzde bu temel unsur ciddi bir inkiraz ve yıkımla karşı karşıya. Onun yıkılışı, pek çok değerin kaybı anlamına geleceği aşikar. Fakat yine de kötü sonucu durduracak tedbirleri almakta tembellik, rehavet ve duyarsızlık içindeyiz. Öne sürülen mazeretlerin başkaca anlamı yok. Örf, adet ve geleneklerimize geri dönüş dışında da bir kurtuluş yolu görünmüyor..


Konukseverlik kavramının bize çağrıştırdığı en görkemli simge,en muhteşem sembol hiç şüphesiz, hicretin ilk aylarında Kainatın Efendisini evinde konuk etme şerefine nail olmuş büyük sahabe "Mihmandarı Nebi", Halit b. Zeyd Ebu Eyyüb el-Ensari hazretleri. Başta bütün İstanbul'un, bütün Türkiye'nin ve bütün İslam aleminin maşeri vicdanı onun ebedi konuk evi, gönüller onun ebedi mahbesi..

Hac ibadeti, ritüelimize yansıyan cephesiyle konukseverliği öne çıkaran ilahi öğreti. Beytullah ziyaretçileri, aynı zamanda Rabbimizin seçkin konukları. Onlara hizmet Hakk'a hizmet. Sözlü, fiili onları üzecek,onları rencide edecek her davranıştan kaçınmak ilahi buyruk. Onlara değer vermek, "şeair" i yüceltmek. Yani takvayı, yani ilahi himayeyi elde etmek..


Tasavvufi yaklaşımda konukseverlik, kalbin, ruhun,duyguların ve nihayet bütün bir mahiyetin, masivadan arındırılarak Rabbimizin -her türlü teşbih ve benzetmeden münezzeh şekildenüzulüne hazır hale getirilmesi. Ne zaman geleceği belli olmayan Sevgiliyi aşk, iştiyak ve sevda dolu heyecanla bekleyiş. O'nu hoşnut edememe endişesiyle yaşanan sürekli mahcubiyet, dillendirilen daim af,daim özür dileyiş..

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : Konukseverlik

Bir Sabır İmtihanı

Çarşamba, Mayıs 14, 2008 · Kategori: GUNCEL

Zeynep IŞIK

SIZINTI


Kişinin bazı kabiliyetlerini kaybetmesi ve buna bağlı olarak başkalarının yardımına muhtaç duruma düşmesi, fert ve aile için önemli bir hâdisedir. Yüce Yaratıcı’nın bahşettiği bazı vasıfların genetik, nörolojik veya biyolojik sebeplerle hasara uğraması neticesinde zihnî veya fizikî bazı arızalar oluşabilir. Zihin veya fizik engelli bir çocuğa sahip olmak, bir aile için en zor imtihanlardan biridir. Sebep ne olursa olsun, bu durumun gerisinde takdir-i İlâhî olduğu muhakkaktır. Zihin ve/veya fizik engelli bir ferdin hayata tutunabilmesini sağlayacak en önemli müessese ailedir. Aileye; durumun erken tespit edilip gerekli tedaviye başlanmasında, engellinin hayata kazandırılmasında ve gelecekteki muhtemel zorlukların aşılmasında büyük vazifeler düşmektedir. Bu sabır gerektiren fakat mânevî açıdan mükâfatlı serüvende, tedavinin ve özel eğitimin hususiyetlerinin yanında aile ve toplumun yaklaşım tarzı da büyük önem arz etmektedir.
Ailelerin zihin ve/veya fizik engelli çocuklarının durumunu Allah’ın (cc) bir takdiri kabul etmeleri ve tevekkülle karşılamaları gerekir. Durumu kabullenemeyen ailelerde büyük problemler yaşandığı gibi, bu durum onların engelli çocuklarının hayatına da menfî tesirler yapar. İsyan sürecinde yaşanan yoğun öfke ve huzursuzluk, ailenin çocuğu reddetmesine veya tedavinin kötü yönde seyretmesine yol açabilir. Bundan da öte, durumun adaletsizlik olarak algılanması, asla haksızlık etmeyen Yüce Yaratıcı’ya bir isyandır.
Zihin ve/veya fizik engelli bir çocuğun aileye dâhil olması, bütün aile fertlerinin -özellikle ebeveynin- duygu, düşünce ve davranışlarına tesir eder. Bu tesir menfî yönde olursa anne-baba sağlıklı kararlar veremez. Meselâ, anne-baba, çocuklarının bu durumunu kabullenemez veya gizlerse tedavi için gerekenler vaktinde yapılamaz. Fakat durumu kader açısından değerlendirip kabullenen aileler, bunu örtbas etme yerine çare arar.
Özrün erken teşhisi ve erken teşhiste ailenin rolü
Erken teşhis, anne-babanın, özellikle ilk aylarda çocuğun gelişmesini ve hareketlerini dikkatli bir şekilde takip etmesiyle yapılabilir. Meselâ, doğum sonrasında bebeğin el ve ayaklarındaki kasılmalar, tekrarlayan irkilme nöbetleri, çocuğun beyninde bir problem olduğuna işaret edebilir. Doğumdan önce ve sonra veya doğum sırasında beyinde meydana gelen bir harabiyet sebebiyle veya çeşitli faktörlere bağlı olarak kaslarda zaafiyet, güçsüzlük, istek dışı kasılma veya normalden farklı hareketler olabilir.
Gelişme geriliğinin erken fark edilmesi çocuğun tedavisinde çok önemlidir. Erken müdahale ile;
• Özre engel olmak, var olan özrü ortadan kaldırmak veya bir ölçüde azaltmak,
• Engelliye toplum içerisinde meyil ve kabiliyetlerine uygun bir yer sağlamak mümkün olabilmektedir.
Özürlü çocuğun topluma kazandırılmasında zaman önemli bir faktördür. “Ağaç yaşken eğilir.” düsturu gereği çocuğun eğitimine ne kadar erken başlanırsa, çocukluk döneminin yüksek uyum kapasitesinden o kadar çok faydalanılır. İnsanın gelişmesi ilk yıllarda hızlı olduğundan, erken müdahalenin başarı nispeti de daha yüksektir. Gelişme geriliği riski olan çocuklar için de erken teşhis büyük önem arz etmektedir. Bu tür çocuklar için erken destek imkânları kullanıldığında riskler azalmakta, gerek engelliliğin sayısında, gerekse özrün ağırlık derecesinde düşüş sağlanmaktadır.
Anne-babaların çocuklarının sosyal gelişmesini (göz teması kurma, paylaşıma girme, sosyal hâdiseleri takip etme, akranlarına ilgi gösterme vb.); lisan gelişmesini (agulama, ses ve heceler çıkarma, bazı kelimeleri telâffuz etme), motor gelişmesini (elleri ile kavraması, oyuncakları tutabilmesi, emekleme, yürüme, sıçrama ve koşma maharetleri gibi) ve genel zihin gelişmesini (anlama, kavrama, öğrenme kabiliyetleri) hassas bir şekilde takip ederek, herhangi bir şüpheye kapıldıklarında bir uzmana başvurmaları gerekmektedir.

Engelli çocuğun eğitiminde ailenin yeri doldurulamaz
Anne-babalar, çocuklarının her türlü eğitim ve öğretiminde başroldedir. Özel eğitime muhtaç çocukların eğitimi oldukça zordur; bilgiyle beraber büyük bir fedakârlık ve sabır istemektedir. Ailesi, engelli bir çocuğun şefkat ve fedakârlığı azamî ve sürekli bulabileceği ideal bir ortamdır. Anne-babalar kalblerine yerleştirilen şefkat duygusunu bilgiyle destekledikleri takdirde, çocuklarını çok daha iyi bir şekilde eğitebilecek ve çocuklarına has problemleri çözme konusunda daha başarılı olacaklardır. Çocuğun gelişmesi anne-babanın bu sürece müdâhil olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Anne-babanın eğitim sürecine katılmasıyla, çocuğun uzun dönemde başarısı artabilecek; dikkati, okula yönelik tutumları, olumlu yönde gelişecektir. Özellikle anne-babaların, çocuklarının okulda öğrendiklerini evde uygulamalarına ve geliştirmelerine yardımcı olmaları, onların sosyal kabiliyetlerinin okuldan eve taşınmasını ve okuldaki gâyelere ulaşılmasını kolaylaştırır. Bu tür faaliyetler, çocukların güven, meslekî uyum ve bağımsızlık açısından da iyi duruma gelmelerine yardımcı olur. Bunun yanında çocuğun oyun oynamasına, arkadaşlık kurmasına yardımcı olunmalı, yapabileceği işleri yapması sabırla beklenmeli ve çevreyle irtibat kurması sağlanmalıdır. Engelli çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şeyler, sevgi ve alâkadır. Sevgi ve alâkayı acıma hissiyle göstermek ve aşırı korumacı davranmak çocuğun öğrenmesini geciktirir. Engelli çocuklarla ilgilenmek yalnızca onların yeme, içme, giyinme ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Onların sosyal ihtiyaçlarının karşılanması, duygularının tatmin edilmesi de gerekmektedir. Bütün bunlar, engellinin geleceği açısından oldukça önemlidir.
Fizikî gelişmenin, zihnî gelişmeye yaptığı müspet tesirler ilmî bir hakikattir. Zihin ve/veya fizik engelli çocukların sportif aktivitelere katılmaları sağlanmalıdır. Engelli çocukların zihnî gelişmesinde, ferdî sporların yanı sıra takım sporlarının önemi de göz ardı edilmemelidir.

Engelli çocukların eğitimine çevre nasıl katkıda bulunabilir?
Zihin ve/veya fizik engelli çocukların bakım ve eğitiminden birinci derecede mesul olan ailelerin bu süreçte moral desteğe ve bilgiye ihtiyaç duyacağı unutulmamalıdır. Maddî-mânevî her türlü destek onların çocuklarının farklılıklarını tevekkülle kabullenmelerine yardımcı olacaktır.
Engelli çocuk sahibi anne-babalar, çoğu zaman çocuklarının kendilerinden sonraki durumları hakkında endişe duyar. Çocuklarının diğer çocuklar gibi gelişip gelişmeyeceği, öğrenip öğrenemeyeceği, normal bir okula uyum sağlayıp sağlayamayacağı, bağımsız bir fert olarak yaşayıp yaşayamayacağı vb. konular, onların merak ettikleri hususlardır. Bu düşüncelere sahip ailelere daha hassas davranılmalı, onları incitecek tavır ve davranışlardan kaçınılmalı ve bu aileler dâima desteklenmelidir. Özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklarda, toplumun beklentilerini karşılayamama korkusu vardır. Çünkü çoğu zaman bu çocuklara şüphe ve korku ile yaklaşılmakta, çok az sempati gösterilmekte, hattâ bazen nefretle bakılmaktadır.
Engelli çocuklarda zaman zaman görülen hırçınlıkların sebebini çoğu insan bilmez. Farklı olduklarını hissettiren gayriihtiyari bir bakış veya yüz ifadesi dahi onların huzursuz olmalarına yeter. Zîrâ engelliler, kendilerine farklı bakılmasından hoşlanmadıklarından, onlarla arkadaşlık kurmanın ilk şartı, onları oldukları gibi kabullenmek ve samimiyettir. Engelli kişiler -genelde hisleri çok güçlü olduğundan- kendilerine karşı beslenen duyguları çok çabuk fark ederler ve muhataba bu doğrultuda yaklaşırlar.
Ailelerin, eğiticilerin ve diğer grupların engellilerin eğitiminde çevrenin önemini göz ardı etmemesi ve çevrenin desteğini kazanmak için değişik faaliyetler düzenlemesi gerekmektedir. Bu faaliyetler sponsorlara ihtiyaç duyan eğitim kurumlarına maddî destek getirecek, ailelerin ve eğiticilerin maddî-mânevî yükünü hafifletecektir. Bu çerçevede şu faaliyetler yapılabilir:
• Bilgilendirme kampanyaları düzenlenebilir. Bu-nun için meslek gruplarına ve şirketlere broşürler veya süreli yayınlar gönderilebilir.
• Gazetelerde makaleler yayımlatılabilir, ilgili eğitim kurumları tanıtılabilir ve bu çocukların başarılarından ve karşı karşıya oldukları zorluklardan bahsedilebilir.
• Toplumun belli günlerde okulun programlarına katılımı sağlanabilir ve öğrenciler mümkün olduğu ölçüde içtimaî projelerde vazifelendirilebilir.
• Okul, toplumun düzenlediği bazı programlara ev sahipliği yapabilir; tesislerini topluma açabilir.
• Toplumdaki uzman kişiler resim ve müzik gibi konularda engelli çocuklara eğitim verebilir.
• Sponsor bulmaya yönelik özel tanıtımlar yapılabilir.
• Devlet de sosyal devlet olmanın bir gereği olarak, bu ailelere çocuklarını daha iyi eğitebilmeleri için maddî-mânevî destek vermelidir.
Hz. Peygamber’in (sas), işini göremeyen, bakıma ve yardıma muhtaç bir kişinin bütün sorumluluğunu üstlenmesi, devletin özürlülere karşı nasıl bir sosyal güvence sağlamakla yükümlü olduğu hususunda önemli mesajlar vermektedir. Zayıfların, düşkünlerin, fakir ve yoksulların gerçek dostu ve hâmisi olan Allah Rasûlü (sas), engellilere yapılacak her türlü yardımın bir sadaka olduğunu ifade etmiştir (Beyhakî, Sünen, X. 199-200).
Zihin ve/veya fizik engelli çocukların eğitiminde çevrenin büyük önem arz etmesine karşılık, toplum olarak bu konuda üzerimize düşeni tam yaptığımız söylenemez. Bir engelli gördüğümüzde hissettiklerimiz çoğu zaman maalesef bir acıma hissinin ötesine geçememektedir. Çevremizde, kendisinin veya çocuğunun engellilik durumunu kullanarak dilenen çok sayıda insan olmasının en önemli sebebi de, bu acıma duygusunun istismarıdır. Bu yüzden eğer hem kendimize, hem bu çocuklara bir iyilik yapmak istiyorsak, onlara acımak yerine, onları anlamaya çalışmalı ve Rabb’imizin bir emaneti olarak bağrımıza basmalıyız.
Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş olan Allah Rasûlü (sas), hiçbir engelliden “kör, sağır ve dilsiz vb.” ifadelerle söz etmemiştir. Gerek annesini dile dolayarak bir köleye ilişen Ebû Zerr’i, “Sende hâlâ câhiliye (tavrı) var!” diyerek azarlaması (Buhârî, İman 22, I. 13) ve gerekse Hz. Aişe’nin, Hz. Safiyye’nin kısalığını kastederek “Sana şöyle şöyle olan Safiyye yeter” demesi üzerine, “Öyle bir söz söyledin ki, eğer o, denize karışmış olsaydı, onu karıştırırdı” (Tirmizî, 36. Kıyâme 51, no: 2502. IV. 660) diyerek onu uyarması göstermektedir ki, Allah Rasûlü (sas) bırakın herhangi bir engellinin engeliyle tahkir edilmesini, engelsiz kimselerin dahi boyu veya rengi sebebiyle ayıplanmasına sessiz kalmamış, aksine bu tür tavırlara sert bir şekilde karşı çıkmıştır.
Kısacası engelli bir ferdin aile ve toplum tarafından kucaklanması, şefkat ve ilgi ile desteklenmesi gerekmektedir. Cemiyetteki her ferdin bu durumdaki kişiler için yapabileceği bir şeyler olduğu unutulmamalıdır. Geçmişi kader inancıyla kabullenip geleceği iradesiyle karşılayan, dolayısıyla elinden gelen bütün fedakârlıkları yapan anne, baba ve aile üyelerine mutlaka psikolojik ve sosyal destek sağlanmalıdır. Onlara yeri geldiğinde verilecek desteğin toplum olarak engelli ferdin iyileşmesinde çok önemli olduğu unutulmamalıdır.

Kaynaklar
- M.A.J. Oliver and E.E. Williams, Teaching the Mentally Handicapped Child: Challenges Teachers are Facing, International Journal of Special Education, Vol: 20, 2005.
- Special Education Main Page, http://www.tea.state.tx.us/special.ed/
- N. Galyam and L. Le Grange, Teaching Thinking Skills in Science to Learners with Special Needs, International Journal of Special Education, Vol: 18, 2003.
- K. Gökcan, Özürlü çocuğa sahip ailelerin psiko-sosyal durumu ve özürlü çocukların becerilerinin geliştirilmesi, http://www.sosyalhizmetuzmani.org/ozurluaileleri.htm
- http://jset.unlv.edu/shared/volmenu19.html
- U. Bergin, Engellilerin ve Ailelerinin Eğitimi ve Rehabilitasyonu, Diyanet İşleri Başkanlığı Engelliler Sempozyumu Bildirisi, 20-21 Aralık 2003, Ankara.
- B. ERUL, Engellilerle İlgili Hadîslerin Analizi, Diyanet İşleri Başkanlığı Engelliler Sempozyumu Bildirisi, 20-21 Aralık 2003, Ankara.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : SABIR

FARKLI OLMAK KÖTÜ BİR ŞEY Mİ ?

Salı, August 28, 2007 · Kategori: GUNCEL

Yazan: Selçuk Arıcı
 
Şöyle bir sokağa çıktığınızda kalabalığın üzerinize üzerinize geldiğini hiç düşündünüz mü ? O kadar birbirinden farklı insan var ki hiçbirinin görünüşü birbirine benzemiyor. Hiçbirinin davranışları, yürüyüşü, hareketi, duruşu bir diğerinin aynı değil. Herkes birbirinden farklı yaratılmış ve farklı özelliklerde yaratılmış. Zaten insanlar arası bütün ilişkileri sağlayan en temel unsurlardan birisi de bu farklılık değil mi ? Farklı olmak kötü bir şey mi? Hayır ! gayet te iyi bir şey. Herkesin aynı huyda olduğu, herkesin aynı görünüşte, aynı karakterde tıpkı mitoz bölünme geçirmiş bir canlı gibi birbirinin kopyası olduğunu düşünsenize. Herkes birbirinin aynı olsaydı herkes birbirini karıştırırdı öyle değil mi ? Herkesin aynı olduğu bir yeryüzünde karşınızdakini ikna etmek için hiç zorlanmayacaktınız. Karşınızdaki insanın ne düşündüğünü, neyi sevdiğini, neyi giyeceğini, neyi söyleyeceğini bilecektiniz ve herkes birbirinin aynı olacaktı. Bizleri yaratan Rabbimiz dileseydi bizi böyle yaratamazmıydı ? Elbette ki buna gücü rahatlıkla yeterdi. Peki biz neden farklı yaratılmışız hiç düşündünüz mü? Gözünüzün önüne her şeyiyle birbirinin kopyası bir insan topluluğu getirebilir misiniz ? Bunu başarabildiyseniz ne hissediyorsunuz ? Çok garip ve karmaşık geldi değil mi? Belki bir o kadar da saçma. her şeyin, herkesin benzer veya aynı olduğu bir dünya ne kadar yaşanılır olurdu bilinmez ama sıkıcı olacağı bir o kadar muhtemeldi.



Bazen hayatın kendisini düşündüğüm de sorulası ve cevabı alınası o kadar çok soru var ki? Bu kadar çeşitli olmamızın nedeni de son zamanlarda düşündüğüm konulardan. Bir kişiden bir tane bile aynı olduğunda (tek yumurta ikizleri veya daha fazla olanlarında) bile karışıklığın yaşandığı bir dünyada herkesin birbirinin aynı olduğunu düşünemiyorum. Zira Rabbimiz tek yumurta ikizlerini bile yaratırken onlara farklı birer mizaç vermiş. Her ne kadar dış görünüşleri aynı olsa da onlara da farklı birer kişilik, farklı birer bakış açısı, farklı birer güzellik varmış. Bu bazen bir bakış, bazen bir ahlaki tutum, farklı bir düşünce biçimi, tutum ve davranış olarak görülmekte. Neden mi çeşitliyiz dersiniz ? Çünkü çeşitli olmamız gerekiyordu. Birimizin bir diğerinin eksik olan parçasını tamamlaması için çeşitli olmamız gerekiyordu. Birimizin diğerinden daha heyecanlı olması gerekiyordu ki diğerinin onu sakinleştirmesi gerekiyordu. Sinirli olanımızın diğerinin adeta tüm sinirlerini yerinden sökercesine onu sakinleştirmesi gerekiyordu. Kimimizin matematiğe kafasının çalışması gerekiyordu ki içinde yaşadığımız evleri yapsın veya bindiğimiz arabaları, uçakları veya çeşitli taşıtları tasarlasın. Bir diğerinin bizi güldürmesi gerekiyordu ki stresli zamanlarımızda rahatlamamızı sağlasın. Bir diğerinin bizi yönetmesi gerekiyordu diğerinin hizmet alması adına, korunması, hayatta yaşamını sürdürmesi adına. Kiminin boş işlerle uğraşması da gerekiyordu, dolu işlerle uğraşanların anlaşılması adına. Aslında bu listeyi uzattıkça uzatırım da sayfalar yetmez. Ama dünya herkesin kendisini sergilediği, herkesin bir diğerinden ayırt edilmek için çaba sarfettiği, aslında herkesin kendi sınavını verdiği doğruyu yanlışı seçme şansını yakaladığı, şükrettiği veya isyan ettiği, kendisini geliştirdiği veya geliştiremediği, okumak için çabaladığı veya çabalamadan zengin olmayı hayal ettiği bir ortam.



Seçimlerimiz, kişiliğimiz, davranışlarımız, huyumuz, dış görüntümüz birbirinden ne kadar farklı ve biz bu farklılıkla ayakta kalıyoruz. Farklı olmak, bir diğerinin yapamadığını yapıp eksik olanı tamamlamak. Herkesin puzzle’ın eksik bir parçasını sahiplenip kendi sırası geldiğinde o eksik parçayı kapatmaya çalışması aslında yaşam. İnsan olmanın erdemi de bu farklılıktan geliyor. Bu çeşitlilikten geliyor. Öyleyse neden başkalarını sizin gibi düşünmeye zorluyorsunuz. Adeta bunun için kendinizi yıpratıyorsunuz. Eğer insan olmanın en büyük erdemlerinden birisi farklı olmak ise neden başkalarının bizim gibi düşünmesi için onları zorluyoruz.



Hayatta ya doğru ya da yanlışların olduğuna inanıyorum. Ya eksi ya da artı var. Ben grilerin olduğuna inanmıyorum. Bunu diyen de hayatı boyunca ben böyle de düşünüyorum, şöyle de düşünüyorum diyerek bir orta yol sürdüremez. Bakın hayatta mutlak doğruya ulaştıysanız ve onun neden mutlak doğru olduğunu sebepleri ve nedenlerini sorarak araştırdıysanız ve bu kararınızdan eminseniz sizden mutlusu olamaz. O zaman sevdiklerinizi yanlış yaptıkları bir şey konusunda elbette uyaracak ve onların doğru olana ulaşması için elinizden geleni yapacaksınız. Yapmalısınız da ! Bunu yapmazsanız o zaman neden birilerini sevdiğinizi iddia edesiniz ki. Çünkü sevgi karşılıklı sevgiyi, saygıyı, dostunu uyarmayı, ikna etmeyi ve gerekirse yanlış düşüncelerinden onu sıyırmak için ikna etmeyi gerektirse de karşınızdaki değişmez, katı ve sert bir üslupla sizi dinlemeye bile yanaşmıyorsa ve kendisinin doğrularına inanıyorsa onu ikna etmek niye ? Siz böyle bir kişiyi Allah o kişiye ikna olmayı nasip etmediği sürece başaramazsınız. Bu durumda o size kendi düşüncelerini savunur siz de ona kendi düşüncelerinizi savunmaktan başka bir şey yapamazsınız. Bir insanın düşüncelerini kafasına silah dayayarak bile değiştiremezseniz. Diyorum ya bir şeyleri anlatmak için Allah’ın o kişiye bunu nasip etmesi gerekli. Öyleyse o kişiyi de o şekilde kabul etmek ve onu düşüncelerinden dolayı kınamamak burada yapılan şey olmalı. Herkesin aynı olması düşünülemeyeceği gibi, herkesin aynı düşünmesi de beklenemez. Siz elinizden geleni yapın ama ısrar etmeyin. O farklılığı da öyle kabul edin. Nasıl kendiniz için zorlama istemeyeceğiniz gibi, karşı taraf için de aynısını düşünün. Emin olun hiçbir insana zorla bir şey anlatamazsınız. Anlatacağınız şey isterseniz dünyanın en iyi şeyi olsun bunu başaramazsınız. Zira karşı tarafın da o konuda ikna olup bunu istemesi ve dilemesi gerekli. Böyle bir durumla karşılaştığınızda her şeye rağmen olumlu kabul gösterisinde bulunmak belki de daha hayırlı olabilir. Zira insanın hatalarından er geç döneceğine inanıyorum. Yeter ki biz karşılıklı iletişimimizde iyi niyetimizi koruyalım. Ama zorlamadan, bağırmadan, kırmadan, dökmeden, yıpratmadan, yıpranmadan, üzülmeden, endişe etmeden, KINAMADAN o insanın aklını başına toplaması için dua ederek, onu sevdiğimizi kendisine göstererek ve bunu gerek sözle, gerekse de davranışla göstererek, o kişiye karşı istikrarlı bir davranış göstererek, daima dürüst olarak, ona verdiğimiz sözleri yerine getirerek, onun güvenini kazanarak..Zira siz iyi olmayı bir yaşam felsefesi olarak kabul ederseniz, iyi niyetinizi muhafaza ederseniz, ahlaklı olursanız, farklı olmanın da insana özgü olduğunu ve saygı duyulması gerektiğini anlarsanız o zaman insan olmanın da erdemlerini çok daha iyi özümsersiniz.



Çünkü farklı olmak yaşamın kendisinde olan bir şey. Tıpkı gülmek, konuşmak, görmek, üzülmek, eğlenmek, sevinmek, heyecanlanmak gibi insana özgü bir durum. Öyleyse sizden farklı düşünen insanlara saygı duymalısınız. Onları yapıcı ve olumlu yönde eleştirmelisiniz. Onların yanlış mı olduğuna inanıyorsunuz ? Siz kendi doğrunuzdan emin misiniz ? Onların yanlış düşündüklerinden emin misiniz ? Eğer bütün bunlardan eminseniz sabretmeli ve beklemelisiniz. Siz iyi niyetinizi koruyun. Sakın başkalarını değiştimek için kırıp dökmeyin. Yoksa kırılan da, dökülen de siz olursunuz. Bu da ne sizin için faydalı olur, ne de karşınızdaki insan için faydalı olur. Çünkü doğru olan şey er veya geç kendisini gösterecektir.
 
Kaynak :
http://www.kisiselbasari.com/

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : FARKLI OLMAK KÖTÜ BİR ŞEY Mİ ?

Sigaranın İnsan Sağlığına Maliyeti

Perşembe, Ocak 18, 2007 · Kategori: GUNCEL

Sigaranın İnsan Sağlığına Maliyeti
Prof.Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU
Yaratıcımız tarafından bize emanet edilen vücudun korunması istenmiştir. Bu yüzden intihar eden insan, emanete hiyanet etmiş gibidir. Peki, insanın beynine mermi sıkarak birkaç dakikada ölmesi ile, başta akciğerler olmak üzere bütün organlara binlerce küçük mermiyi daha geniş bir zaman sürecinde sıkarak intihar etmesi arasında bir fark var mıdır? Bu durumun farkında olmayan milyonlarca sigara içicisi intihara başlamış ve hazin sonlarına doğru yürümektedir.
İnsanın beden sağlığını bozan faktörlerden biri, solunan havanın kirliliğidir. Bağımlılık yapıcı bir madde olan nikotinle birlikte 4.000'den fazla zehirli maddenin bulunduğu sigara dumanını insanlar, iradeleriyle veya pasif olarak akciğerlerine çekmektedir. Sigara dumanının insan sağlığına zararları araştırmalarla açık bir şekilde ortaya konmuştur. Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) verilerine göre dünyada

sigara içme alışkanlığı yılda ortalama % 7,1'lik artış göstermektedir.
Sigaranın zararlarına rağmen insanların sigara düşkünlüklerinin artması, araştırmacıların dikkatini çekmiştir. Sigaranın hâlâ en çok tüketilen hafif tesirli uyuşturucu olmasının bir sebebi, fertlerde yaptığı bağımlılıktır. Ayrıca sigaranın, kolayca elde edilebilen bir yatıştırıcı olması ve geçici rahatlık sağlaması, insanları kendisine çekmektedir. Sigara içenlerin çoğu, sigaranın zararlarını bildiği halde onu içmeye devam etmektedir. Çünkü sigara içmeye devam edip etmemek, bilginin ötesinde irade ve arkadaş çevresine bağlıdır. Toplumun sağlığını tehdit eden sigaranın tüketiminde azalmanın olabilmesi için, bütün kesimlerin ortak hareket etmesi gerekir. İnsanların sigarayı bırakabilmesi; eğitimcilerin, hekimlerin, sosyologların ve ekonomistlerin ortak çalışma yapmalarıyla mümkündür. Toplum sağlığı açısından bakıldığında, sigara, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde ciddi bir problemdir. En gelişmiş ülke olarak gösterilen Amerika Birleşik Devletleri'nde sigaranın yol açtığı zararlara dair istatistikî bilgiler aşağıda özetlenmektedir. Meselâ Amerika'da sigaradan ölen insan sayısı yılda 350.000'den fazladır. Bu rakam, 1. Dünya Savaşı, Kore ve Vietnam Savaşları'ndaki toplam ölü sayısından daha fazladır. Amerika'da kalb-damar hastalığından ölüm sayısı yıllık 565.000'dir. Bunun % 30'unun (yaklaşık 170.000) ana sebebi, beyin kanamasına bağlı felç, damar tıkanıklıkları ve damar sertliğine yol açan sigaradır. Aynı ülkede kanserden ölen kişi sayısı yıllık, 412.000 olup bunun da % 30'unda (yaklaşık 125.000) sigara ana sebeptir. Amerika'da sigaraya bağlı kanser ölümlerinin % 80'ini akciğer kanseri oluşturmaktadır. Sigaraya bağlı kronik tıkayıcı akciğer hastalığından (kronik bronşit ve amfîzem) ölenlerin sayısı yılda 62.000'dir. İstatistikî hesaplamalar yapıldığında, kronik sigara içenlerde, bir sigaranın ortalama ömür uzunluğundan beş buçuk dakika çaldığı ve sigara içenlerin ömürlerinde 5-8 yıl kısalmanın olacağı hesaplanmıştır. Bir misal vermek gerekirse, 25 yıl günde bir paket sigara içen kişilerin ortalama hayat süresi, içmeyenlere göre 4,6 yıl daha az olacaktır.

Ekonomik kayıp
Amerika'da sigaraya bağlı sağlık harcamalarına giden para, yıllık 16 milyar dolardır. Sigaraya bağlı hastalıklar, sakatlıklar ve erken ölümler yüzünden üretim ve kazanç eksikliğine bağlı dolaylı kayıp, yıllık 37 milyar dolardır. Bu miktar fert başına düşen milli gelirde 200 dolar azalmaya karşılık gelmektedir. Sigara içenlere harcanan sağlık harcamaları, sigara içmeyenlere kıyasen fert başına yaklaşık 100 dolar daha fazladır. Sigaraya bağlı diğer kayıplar, yıllık yaklaşık 500 milyon dolardır. Sigaradan çıkan yangınlarda yılda 1.500 kişi ölmekte ve 4.000 kişi yaralanmaktadır. Amerika'daki apartman yangınlarının % 38'i, otel yangınlarının % 32'si sigaradan kaynaklanmaktadır.

Sigara ve koroner kalb hastalığı
Sigara, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve kalb krizi riskini artıran faktörlerden olup, bunların zararlının katlanmasına sebep olmaktadır. Sigara ve doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda kalb krizi riski, bu ikisini kullanmayan kadınlara göre 10 kat daha fazladır.
Koroner kalb hastalığı ve kalb krizine bağlı ölümler, sigara içenlerde içmeyenlere oranla % 70 daha fazladır. Günde bir paket veya daha fazla sigara içen 40-60 yaşlarındaki erkeklerde kalb krizi riski, içmeyenlere göre 2,5 kat daha fazladır. Amerika'da koroner kalb hastalığından yılda 565.000 kişi ölmektedir. Bu ölümlerin % 30-40'ında sigara en önemli zahiri sebeptir. Aort damarı tıkanıklıklarının % 98'inde ve bacak damarı (femoral arter) tıkanıklığının % 91'inde sigara, görünen faktördür.
Beyin kanaması ve felçler, sigara içenlerde içmeyenlere göre 1,5 kat daha fazladır. Doğum kontrol hapı kullanan ve sigara içen kadınlarda beyin kanaması riski 20 kat daha fazladır.

Akciğer kanseri
Bu hastalık; Amerika'da kanserden ölümlerin % 25'ini, bütün hastalıklardan ölümlerin % 5'ini oluşturur. Akciğer kanserine bağlı ölümlerin %80-85'inde sigara önemli ölçüde rol oynamaktadır. Son 10 yılda Amerika'da kadınların akciğer kanserinden ölüm artış oranları (% 125), erkeklerden





(% 44) daha fazladır. Sigara bırakıldıktan 5 yıl sonra kişide akciğer kanserine yakalanma riski % 40 azalmaktadır.

Gırtlak kanseri
Bu hastalığa yakalanmış kişilerin % 84'ünde sigara ana sebep olarak bulunmuştur. Sigara içenlerin gırtlak kanserine yakalanma riski, alkol kullanımı ile katlanmaktadır. Sigara içen bir kişi, sigarayı bıraktıktan ancak 10-15 yıl sonra, gırtlak kanserine yakalanma riski normal insanların seviyesine ulaşmaktadır.

Ağız ve dudak kanseri
Bu hastalığa yakalanma riski, sigara içenlerde, içmeyenlere kıyasen 13 kat daha fazladır. Alkol kullanımı ile sigara içenlerin ağız ve dudak kanserine yakalanma riski katlanmaktadır.
Mesane kanserlerinin, erkeklerde % 40-60'ı, kadınlarda ise % 25-35'i sigaraya bağlıdır. Sigara içenlerde mesane kanseri riski, içmeyenlere oranla 2-3 kat daha fazladır.
Sigara içenlerde öksürük ve aşırı balgam üretimi ortaya çıkar. Solunum yollarında iltihap ve kronik bronşit oluşur. Akciğerde bulunan hava keseleri yırtılır. Akciğere oksijenlenmek üzere gelen kanın büyük bir kısmı oksijenlenmeden akciğerleri terk eder. Kronik tıkayıcı akciğer hastalığından Amerika'da yılda yaklaşık 60.000 kişi ölmektedir. Bu ölümlerin % 80-90'ında sigara baş faktördür. Sigara içenlerde bu hastalıktan ölüm oranı, içmeyenlere göre 12 kat fazladır. Mide ve 12 parmak bağırsağı ülseri, sigara içenlerde, iki kat daha fazla görülmektedir.
Türkiye'ye bakacak olursak durumun hiç de iç açıcı olmadığını görebiliriz. Ülkemizde 1998 yılında kişi başına tüketilen ortalama sigara paketi yaklaşık 120'dir. Her yıl ülkemizde sigara yüzünden 100 bin kişinin öldüğünü biliyor muydunuz? Her yıl 100 bin kişinin ölmesi şu anlamlara gelir:
-Her gün bir uçak düşüyor ve 300 kişi ölüyor.
-Her yıl yüz bin nüfuslu bir şehrimize bir atom bombası atılıyor.
-Her gün içi dolu 6 otobüs uçuruma yuvarlanıyor, kimse sağ kalmıyor.
Ülkemizde trafik terörü yılda 6-7 bin insanımızın, sigara terörü yılda 100 bin insanımızın hayatına mal olmaktadır. Sigaranın yol açtığı ölümler; trafik, terör, iş kazaları vb ölümlerin toplamından beş kat daha fazladır.

Risk altındaki bebekler ve çocuklar
Sigara sadece içenler için değil, içmeyenler için de çok zararlıdır. Sigara, puro veya pipo içen bir kişinin yanında duran kişi; hem yanan tütünü, hem de sigara içen kişinin dışarı verdiği dumanı solur. İradeleri dışında sigara içmek zorunda kalanlar, genellikle kadınlar ve çocuklardır. Pasif içicilerin çok büyük bir kısmı, ileriki yıllarda aktif içici haline gelmektedir.
Ülkemizde ne yazık ki sigaraya başlama yaşı giderek küçülmektedir. Her yıl binlerce pasif içici, sigara dumanından dolayı hayatını kaybetmektedir.
Ne yazık ki, çocuklar için risk çok daha ciddidir. Çünkü akciğerleri henüz gelişmektedir ve onlar yetişkinlerden daha fazla ve hızlı nefes alıp vermektedirler. Sigara dumanına maruz bırakılarak, pasif içici durumuna düşürülen çocuklarda, kulak ve boğaz enfeksiyonları, bronşit ve zatürre sıklıkla izlenir.
Anne-baba evde sigara içiyorsa, çocuklar ortalama günde 5 sigara içmiş oluyor. Sigara içilen evdeki bebekler, diğer yaşıtlarına göre hastahaneye üç kat daha fazla başvuruyor.
Çocuklarda astım, alerjik hastalık solunum yolu enfeksiyonları iki kat daha fazla görülmekte ve ilerleyen yaşlarda akciğer kanseri, KOAH (kronik bronşit) gelişme sıklığı artmaktadır.
Anne, gebelikte sigara içiyorsa, erken doğum riski iki kat daha fazla; ölü doğum riski 1/3 kat daha fazla; düşük yapma riski 1/4 kat daha fazladır. Doğacak bebekte gelişme ve zekâ geriliği riski de artmaktadır.
Sigara diğer uyuşturuculara bir basamak olmaktadır. Sigara kullanan gençlerin büyük bir kısmı, içki de içmeye başlamaktadır. Sigara içen gençler, içmeyenlere göre sekiz kat daha fazla uyuşturucu kullanma riski taşımaktadır. Sigaraya alışan gençler, başka bir uyuşturucu kullanmasa bile, sigara bağımlısı yetişkinler haline gelmekte ve sağlıklarını tehdit eden kimyevî maddelere bir ömür boyu maruz kalmaktadırlar.
Ferdî ve içtimaî hayatı ihlâl edici her türlü hareket, semavî dinlerde ve beşerî hukuk sistemlerinde cezalandırılmaktadır. Sigara sadece ferdî hakları değil, toplumun haklarına da zarar vermektedir. Dolayısıyla insanların toplu yaşadığı mekanlarda sigara içilmesi, bir kul hakkı ihlalidir. Zira öyle yerlerde sigara içenler, sadece kendileri intihar etmekle kalmamakta, başkalarının da hayatını tehlikeye atmaktadırlar. Sigara içen hamile kadınların masum bebeklerine zarar vermesi bu duruma en iyi örnektir. İsraf dinimizce haramdır. Sigaraya harcanan paraya, bu zaviyeden bakıldığında israf olduğu açıktır.
Netice olarak, sigarayı bırakma sadece bilgilenmeyle değil, irade eğitimiyle, sigara içenlerin kalb ve ruhlarını mânevî gıdalarla beslemekle, toplumun bütün kesimlerinin sigaraya karşı olan hassasiyetlerini artırmakla ve kolektif kampanyalar başlatmakla sağlanabilir.

sizinti dergisi

Kalıcı Bağlantı - Yorum (2) - Yorum yaz! | Etiketler : sigaranin zararlari saglik

Bir Haccın Düşündürdükleri

Çarşamba, Kasım 15, 2006 · Kategori: GUNCEL


A. Haydar POLAT

sizinti dergisinden alinmistir


Allah Resûlü (s.a.s)’nün mübarek köyü Medine’ye hareket anında pilot, kabinden yolculara sesleniyor:

— Bismillah... Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berakâtühü.

Sefer duası okunuyor, eda edilecek hac tebrik edilip, kabulü için duada bulunuluyor. Mübarek beldeye henüz hareket etmeden içimizi yumuşatan, gözlerimizi yaşartan bu sözlerden sonra dağıtılan kulaklıklardan duyulan ses; sanki Mütekellim-i Ezeli’den geliyor, sanki Cibril okuyor, sanki köyüne hareket ettiğimiz Nur Varlık’ın fem-i mübarekinden geliyor.. Kur’an’ı böyle bir havada dinliyor olmak, insana bambaşka duygular aşılıyor!...

Uçağımız Medine-i Münevvere’ye yaklaştıkça bütün hacı adaylarında bir sevinç, bir heyecan.. ve gizleyemedikleri göz yaşlan bu duyguların tercümanı oluyor.

Seher vaktinde tesettürlü hostesin, “Medine-i Münevvere’ye iniş için alçalıyoruz” anonsu, tekrar heyecanlanmamızı ve toparlanmamızı temin ediyor. Uçağımız iniyor. Allah’a hamd eden pilotumuz, ziyaretimizin makbul, haccımızın mebrur olması dilek ve duasında bulunuyor.

Milyonlarca hacının güven ve emniyeti için ciddi bir gümrük kontrolünden geçiriliyoruz. Dışarıya çıktığımızda, iki misafirperver kardeşimizin, yüzlerinde yeni açmış gül tebessümü ve ihlâs ve samimiyet sıcaklığıyla bizi karşılamaları, çok tatlı bir atmosfer oluşturuyor. Ruhumuzda çok güzel bir cennet esintisi hissettiriyor.

Seherde Medine’ye doğru yola çıkıyor ve kâinatın yaratılışının sebebi Nur Varlık’ı bağrında misafir eden Ravza-i Tahire’ye doğru heyecanla yaklaşırken, kadın-erkek herkesin sel gibi akın akın aynı yöne akmaları, bizi biraz daha heyecanlandırıyor ve atmosferimizi değiştiriyor.

Dilleri ayrı, renkleri ayn, saf saf olmuş yüzbinlerce insan, Mescid-i Nebevi’de daveti (ezan) bekliyor. Onların arasında bir yer bulup oturuyor ve sabah namazını bekliyoruz.

Tekmil vermek üzere huzur-u Risaletpenahî’ye yaklaşıyorum. Sanki arkam insan seli, Efendimiz (s.a.s)’in âşıkları ve mecnunlarının arasında olmanın heyecanını yaşıyorum. Diyeceğimi diyemeden, içimi dökemeden başka bir ziyaretin hasretiyle sabah namazını kılıp ayrılıyorum.

Böylesine bir heyecan içinde hayatımın en tatlı günlerini yaşarken, faydalı olacağına inandığım bazı tespitleri arz etmeye çalışacağım.

Evvela; üzerimize aldığımız misyonun hakkını verememenin ezikliği içinde Efendimiz (s.a.s)’e karşı çok mahcup oluyorum. Dinimizin dilini bile bilemeyen zavallı bir varlık, bir kıtmir olduğumu kabulleniyorum. Zira dünyanın dört bir yanından gelen ehl-i imandan yanımda bulunanlarla dertleşemiyor, konuşamıyor ve anlaşamıyorum. İngilizce veya Arapça bildiğimi zannederek benimle konuşmaya başlayanlara karşı şakaklarım çatlayacak hale geliyordu. Onun için hayru’l-halef kutsîler ve hasbîlere mutlaka bu iki dilden birini öğrenmelerini tavsiye ediyorum.

Ömrümün en heyecanlı anlarını yaşıyor, imanımın verdiği lezzeti, huzuru iliklerime kadar yudumlamaya çalışıyorum. Her sabah seher vakti kalkıyor, sevdiğine koşan müminler arasında Efendimiz (s.a.s)’e doğru koşar adımlarla yürüyor ve cennete giriyor gibi huzur duyuyoruz. Hiç alışık olmadığımız kefeni ve dolayısıyla ölümü, âhireti, hesabı bize hatırlatan giysilerimizle, ezkâr ve efkâr korosu içinde Efendimiz (s.a.s)’in burcu burcu kokusunu ruhumuzda hissediyoruz. Hicran verici manzarasıyla gözlerimizi yaşartan Cennetü’l-Baki’yi ziyaret ediyor ve yine hicranla Uhud’un yolunu tutuyoruz. İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz (s.as)’in mübarek dişlerinin kırıldığı, başta Hz. Hamza (r.a) olmak üzere, 70 sahabenin şehit edildiği Uhud’a gözyaşlarımızla yaklaşıyoruz. Sanki onlar, ölü değil dinler... Bizi karşılıyor ve bize sesleniyorlar...

“Dünyanın iki mezarı bile bize çok, ikimize bir mezar yeter” dediklerini vicdan kulaklarımız duyuyor. Kur’an; “Siz, Allah (cc) yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında olmazsınız.” ayetiyle serfiraz şehitleri ziyaretten sonra, yer ve gök ehlinin birleşerek, Talea’l-Bedru’larla Resûlullah (s.a.s)’ı karşıladığı ve sonra, O İki Cihan Serveri Allah Sevgilisi (s.a.s)’nin misafir edildiği Kuba Mescidi’ni ziyarete gidiyoruz.

Buraları ziyaret ederken Efendimiz (s.a.s)’in hatıraları ile gönüllerimize huzur doluyor ve vicdanlarımız haykırıyor: “Ne olur bütün insanlar şu huzur kaynağından istifade etseler, dünya ve ahiret saadetine erseler!” Kapı kapı dolaşıp bu gerçekleri duyuramamanın, vazifemizi tam yapamamanın ızdırabını vicdanımızda duyuyor ve üzülüyoruz.

Bu duygu, bu düşünce ile tekrar Medine-i Münevvere’ye geliyoruz. Vazifelerimizi yapmak için kardeşlerimizin gayretleri ile koyulduğumuz Ravza-i Tahire yolunda ve içinde dünyanın muhtelif yerlerinden gelen hacı kardeşlerimizle beraberliğimiz sürüyor. Bir ara hurmalı çaya davet ediliyoruz. Vazifemiz ve mesuliyetimiz etrafında saatlerce dertleşiyoruz. Zaman akıp gittikçe yine ruhumuzu hüzün sarıyor. Çünkü Resûlullah (s.a,s)’tan ayrılıyoruz. Bir yönüyle seviniyoruz. Çünkü Kâbe’ye gidiyoruz. Zira, anamızdan doğmuş gibi tertemiz olacağımıza inandığımız Arafat’a çıkacağız.

İnsanlığın İftihar Tablosu ve Efendiler Efendisi, Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s)’e ve dünya-ahiret dostlarımıza hasretle elveda deyip, göz yaşlarımızla ayrılıyoruz. Bizi hiç yalnız bırakmayan dünya ve ahiret kardeşim Mehmet Bey ve zevcesi ile beraber iki aile olarak Kâbe-i Muazzama ‘ya hareket ediyoruz.

Mikat mahalline gelip, dünyaya ait sırtımızdaki elbiseleri çıkarırken, sanki dostlara elveda deyip, dünyaya gözümüzü kapatıyor, ahiret yolculuğuna, dostlar diyarına, sessiz şehre (kabristan) yolculuğa çıkıyor havası içinde kefeni hatırlatan ihramımızı giyiyor ve heyecanla Beytullah’a doğru yol alıyoruz.

Kâbe’ye yaklaştıkça, kalbimiz ve ruhumuz palazlanan, kanat çırpan bir kuş gibi heyecan içinde. Nihayet Kâbe’ye kavuşuyor ve tavafa başlıyoruz. Hayır hayır, hayatın hesabını verememe korkusu içinde dilenciler gibi O’nun kapısı etrafında boynu bükük dönüyoruz. Tarihi ve bilmem kaç asırlık günahlarımızın, şahsi hatalarımızın affı için gözyaşı döküyoruz. Aynı zamanda kâinatın dengesi adına Allah (c.c)’ın kurduğu düzeni, yani; Güneşin etrafında tavaf eden gezegenleri, çekirdek etrafında elektronların tavafını, rızk etrafında canlıların pervane gibi dönmelerini, insanın emrine verilen kâinatın hizmetini hatırlayıp, Allah’a imanın ve kulluğun vicdanda bıraktığı zevki duymaya çalışıyoruz.

Say yaparken; Haliliyetin (dostluğun) gereği olarak Hz. İbrahim (a.s)’in Hacer validemizi, kucağındaki yavrusuyla (kimselerin olmadığı, yakıcı Mekke dağlarının ortasında bugünkü Kabe’nin olduğu yerde) susuz, yalnız, emr-i ilahi adına bıraktığını, Hacer validemiz seslendiği halde, Hz. İbrahim (a.s)’in emre muhalefet endişesi ile dönüp bakmadığını, Hacer validemizin de “Allah’ın emri ise bize itaat düşer.” diyerek ortaya koyduğu teslimiyeti; su aramak için, çocuğu bu günkü zemzem suyunun bulunduğu yere bırakıp, Safa-Merve arası koştuğunu; çaresiz, susuz olarak yavrusunun yanına geldiğinde, çocuğun, geleceğin Büyük Kurbanı’nın ve En Büyük Kurban’ın şerefli dedesinin ayaklarının altından suyun (Zemzem’in) çıktığını hatırlamamak mümkün mü?

İhramdan çıkmak için saçımızı kestirirken, “Rabbim; emredersen başımızı da veririz” manasında tekmil veriyoruz.

Hac günlerinde Mina-Müzdelife-Arafat adeta bir mahşer yeri. Kefen-misal ihrama bürünmüş her seviyedeki insan (kadın-erkek, sakat-sağlam, çocuk-ihtiyar, zengin-fakir, amir-memur) bir yere koşuyor, bir maksat için coşuyor. Allah’ı hoşnut ve razı edebilmek için, “lebbeyk-buyur Allahım, emrine amadeyiz” diyerek niyazda bulunuyorlar.

Mina’dayız. Kaldığımız çadırda zencilerden bir grup da var. Bize ilk başta çok ters bakıyorlar. Gönüllerin huzurla dolması gereken bu yer ve bu günde, bu manzara bizi oldukça rahatsız ediyor. Ekibimizdeki arkadaşlar yiyecek topluyor, topladıklarını üç kişilik bir heyet halinde bu insanlara veriyorlar. “Biz Müslümanız, sizlerle kardeşiz” deyip boyunlarına sarılıyorlar. Bir anda bir bayram havası. Kalp birliği, kalp bütünlüğü. İşte bu, İslam kardeşliği.

Ertesi gün Arafat’a hareket. Emir almış bir ordu gibi insandan bir sel Arafat’a, Cenab-ı Hakkın rızasına, Allah c.c)’a hesabını vermeye, günahlarını yıkamaya, gözyaşları ile cehennemi söndürmeye koşuyorlar. Bunlardan birisi ayakları dizlerinden kesilmiş bir genç. Bu genç, anasını sırtına almış, o yakıcı sıcakta vakfe için, Arafat’a götürüyor. Bir diğeri Arafat’ta, yakıcı sıcakta kendinden geçmiş halde, üç çocuğu sırtında Allah’a yalvaran ana. Velhasıl, ibret gözüyle bakınca daha nice göz yaşartıcı muhteşem tablolar... Arafat durmuş, güneş adeta yerine çakılmış, tam gurup anında vakfe yapan bu kadroyu sanki melekler seyrediyor. Sanki gayb âleminin kapısı açılmış da, ihsan şuuru içinde kendilerinden geçmiş insanlar, Mevla’yı görüyorlar, Resûlullah (s,a.s)’a tekmil veriyorlar... Vazifelerini yapamamanın mahcubiyeti ve ezikliği içinde Allah’a yalvaran ve yakaran kullar. Sonra, gariplik ve eziklik içinde gözyaşları ve bükük boyunlar ile Müzdelife’ye hareket ediyorlar.

Aman Allahım, sırtımı yere koyacak bir yer bulabilirsem bahtiyarım. Herkes kendi derdinde, sanki mahşer, varsa bir tanıdık, burada size moral verecek bir arkadaş olabilir. Evet, bu manzara mahşerde sahipsiz kalma mânâsını size üflüyor. Mahşerde elimizden tutacak, bize sahip çıkacak gönül dostları arama, bunun için de kutsîler ve hasbîlerle beraber O’nun yolunda hizmet aşk ve heyecanıyla dolup taşma duygu ve düşüncesini ihtar ediyor. Müzdelife, bu gerçeği tam manasıyla hatırlatıyor bize.

Mina’da kurban kesme esnasında, binlerce kurbanın yanında Hz. İbrahim (a.s)’in büyük imtihanını hatırlamamak mümkün değildir. Ne müthiş bir imtihan ki, evlâdını kurban etme sözünü veren Hz. İbrahim (a.s)’den, Allah (c.c) taahhüdünü yerine getirmesini istiyordu. Vaadini yerine getirmek için en sevimli yaşta İsmail (a.s)’i kurban etmek üzere yatırıp, bıçağı boğazına dayadığı an: “Babacığım, Allah (c.c)’ın emrini yerine getir. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” diyen oğul. Kesilme pahasına Allah (c.c)’a ve babaya teslimiyet, ne müthiş bir itaat, ne müthiş bir teslimiyet. Kurban işte bu ruhla boğazlanmalı. Bu ibadeti, “Allahım, kendimizi, evlâtlarımızı da kurban edebiliriz” mülâhazası ile yapmalı. Bu zor vazifeyi ifa için İsmail (a.s)’i kurban etmek üzere götürürken, şeytan Hz. İbrahim (a.s)’in önüne çıkıyor, defalarca engellemeye çalışıyor. “İnsan evladını keser mi? Vazgeç bundan!” diyor. Hz. İbrahim (as) şeytanı taşlıyor ve huzurundan kovuyor. Biz de hacda şeytanı taşlarken, Rabbimiz’le aramıza girmek, bizi serkeşliğe ve isyana sevk etmek için verdiği vesveseler karşısında şeytana attığımız her taşı, sanki şeytandan emir alan nefsimizin başına vuruyor niyetiyle atmalı ve şeytanı koymalıyız.

Peygamberleri bile rahat bırakmayan şeytan, elbette vazifesinin gereği seni de rahat bırakmayacak, devamlı yolunu kesecek, en mübarek, en mukaddes yerlerde bile sıkıntı verecektir.

Ruhta derin izler bırakan hac menasikini yerine getirdikten, Mina’da kurban kesip, tıraş olduktan sonra haccın iki ana rüknünden biri olan farz tavafını yapmak üzere Kâbe’ye hareket ediyoruz.

Ruhun cesede hâkimiyetinin zirvede olduğu, meleklerle yarışırcasına yapılan tavaf. Bütün sıkıntılara rağmen adeta kâinat bir halka, ortasında da Allah (c.c)’ın rızasını sembolize eden Kâbe ve biz onun etrafında tavafa başlıyoruz.

Ruhları heyecana gark eden, melekleri bile kıskandıracak o tablo karşısında, dünya ve içindekilerin gözlerden silindiği, ruhun metafizik âlemlere kilitlendiği ve nefse galebe çaldığı o andaki ibadetin verdiği zevki izah etmek mümkün değildir. Yine de, nefesleri kesen izdihamın, bütün dehşetiyle Mahşer’i bir defa da orada hatırlatması, ayrı bir dehşet vermiyor, zevke hüzün ve endişe katmıyor değil. Bütün sıkıntıları, zorları aşmanın yegâne yolu, zorları kolay yapan, sıkıntıları zevke tebdil eden Allah’a sığınmak, O’na yalvarmak, O’ndan başka dertlere derman, sıkıntılara çare olmadığı gerçeğini idrak etmektir. İşte, bu duygularla sa’yimizi yaptıktan sonra, “Sayılı günlerde Allah’ı çok anın” fermanına “lebbeyk” diyerek Mina’nın yolunu tutuyoruz. Hayatımızın en tatlı günleri, saadet anları diyebileceğimiz o günler bitiyor, ayrılık acısı içimize oturuyor. Başka çare yok. Her canlı ölecek, kıymetini bilenler için, cennetten daha tatlı olan Kâbe ve Ravza’dan ayrıldığımız gibi, bu dünyadan da ayrılacağız. Bu dünyadan ayrılacağımız gibi, mübarek beldeden ve orada bulunmanın hakkını hizmetleriyle veren kardeşlerimizden de ayrılıyor ve bize tekrarını yaşatması, gitmeyenlere de en kısa zamanda haccı nasip etmesi için Allah’a niyazda bulunuyoruz.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : hac

BABALAR GÜNÜ

Cuma, Kasım 3, 2006 · Kategori: GUNCEL

BABALAR GÜNÜ / Sevgül YILMAZ



YILDA BİR HAFTA, TATİLLERDE BABASIYLA BERABER OLUYOR; BİR TATİL BELDESİNDE ÖZLEM GİDERİYORLARDI. HER GİDİŞİNDE MUTLU HAZIRLIKLAR OLMADIĞI GİBİ HER DÖNÜŞÜNDE AYRILIK ACISI DA OKUNMUYORDU AYŞE’NİN GÖZLERİNDE. GÖNLÜ BOŞ GİDİYOR BU BABALI AMA ANNESİZ TATİLE, YİNE GÖNLÜ KIRIK DÖNÜYORDU.

Ayşe her zamanki gibi neşeli uyanmadı o Pazar.Pazarın yükü bir önceki günden düşmüştü yüreğine.Yatağından kalkmayı da hiç istemiyordu.Okulun olmaması da sevindiremiyordu o gün Ayşe’yi.O Pazar Babalar günü’ydü çünkü…

Ne kadar oyalansa da yatakta saati tüketemedi.Mutfaktan, annesinin kahvaltı hazırladığını fısıldayan sesler yükseliyordu.İstemeye istemeye kalktı;her zamanki alışkanlığıyla elini yüzünü yıkadı.Aynadaki aksini bu sabah hiç beğenmedi.Küçük çilli burnunu büktü,mutfağa geçti.Kuru,hissiz bir günaydınla selamladı annesini.Kahvaltı sofrası hazırdı çoktan;annesi kızının kalkmasını bekliyordu, her zaman yaptığı gibi. Fedakâr kadındı annesi, Ayşe onun şikâyet ettiğini hiç duymamıştı. Her şeye sabırla metanetle dayanan bir yapıya sahipti annesi. O da keyifsizdi her zamanki gibi. Ayşe onun mutlu olduğu vakitleri hiç anımsamıyordu ki... Sadece bakmakla yetindi kızına. Karşılıklı oturdular, ikisinde de bir suskunluk hâli… Masada bir sandalye hep boştu, Ayşe kendini bildi bileli. Orada olması gereken adam hiç olmamıştı. Onun günüydü bugün. Ayşe babasızlığının acısını; annesi Serpil Hanım eşinden ayrılmanın hüznünü yudumladıkları çaya meze ediyorlardı. İkisi de o ilk kelimeyi söylememeye kararlı; yaşadıklarından bir farkı olmayan alelade bir gün geçiriyormuş havasından feragat etmeden sadece susuyorlardı. Sessizliği Ayşe bozdu:

-Bugün ne yapacağız anne?

Bu soru Serpil Hanım’ı yaralıyordu. Ne yapılabilirdi Babalar Günü’nde? O, kendi babasını ziyaret edecekti, ya kızı?

-Bilmiyorum, dedene gideriz istersen, dedi kısaca.Gözlerini kızının yüzüne dikti, ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. Kızı hiç renk vermedi.

-Nasıl istersen, dedi sadece. Serpil Hanım’ın içi buruldu. Kızı için fark eden ne vardı ki... Kendini için için yiyip bitiren suçluluk duygusundan bir türlü arınamamıştı Serpil Hanım. Kocasından ayrıldığı için, kızını babasız bıraktığı için dayanılmaz bir vicdan azabı içindeydi. Ayşe küçükken bu yokluğu, bu boşluğu pek anlamıyordu; ama şimdi liseye başlamış bir genç kız vardı karşısında. Gerçi annesini suçlayan tek kelime çıkmamıştı şu ana kadar ağzından; fakat kızının huyu farklıydı. O, duygularını en değerli hazineler gibi herkesten saklar; kimseye sunmazdı. Kapalı bir kutuydu Ayşe. Babasıyla görüşüyordu. Yılda bir hafta, tatillerde babasıyla beraber oluyor; bir tatil beldesinde özlem gideriyorlardı. Her gidişinde mutlu hazırlıklar olmadığı gibi her dönüşünde ayrılık acısı da okunmuyordu Ayşe’nin gözlerinde. Gönlü boş gidiyor bu babalı ama annesiz tatile, yine gönlü kırık dönüyordu.

Serpil Hanım kocasından ayrılmıştı. Görücü usülüyle evlenmişlerse de sonradan sevmişti kocasını. İyi bir kariyeri vardı kocasının. Askerî savcıydı. Başta bu evliliğe evet demesinin en bariz sebebi buydu; ama tanıdıkça sevmiş, kocasına bağlanmıştı. Eğlenceli adamdı, kadının gönlüne hitap etmeyi iyi bilirdi. Laf cambazıydı. Çok yakışıklı değildi; ama insanın içini delip geçen simsiyah, kömür karası gözleri vardı. Günleri güzel geçiyordu evlendikleri ilk zamanlar. Kocası üzerine titriyordu. Hele hamileliğinde… Canı ne çekmişse almıştı onun için. İyi yaşamayı da seviyordu kocası. Toplantılara katılmak, davetlere icabet etmek, ortalarda görünmek, saygı uyandırmak, aranılan olmak arzusu kocasında tutkuya dönmüştü. İşi de buna müsait olunca toplumun elit tabakasının her davetinde boy gösterir olmuşlardı. Özellikle resmî davetlerin vazgeçilmeziydiler. Herkesin gıptayla baktığı bir hayatı vardı Serpil Hanım’ın. O, büyüyü bozan kazaya kadar...

Kocası ve Serpil Hanım’ın tek erkek kardeşi, evin biricik oğlu, gencecik hayatının baharında, annesinin babasının üstüne titredikleri oğulları bir trafik kazası geçirmişti. Kocası birkaç ufak sıyrıkla atlattı kazayı ama gözünün nuru biricik kardeşi Ahmet, kocası kadar şanslı değildi. Kazayı duyduklarında beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Hastaneye koştular hemen. Ahmet ne kadar derin uyuyordu, melek gibi. Kardeşinin kaşının üstünde ufacık bir çizikten başka yarası yoktu. Bu görüntüyle teselli bulacaklardı. Oysa, Ahmet o derin uykudan hiç uyanmadı. Beyin kanaması, dediler. Kurtaramamışlardı kardeşini. Annesini, babasını zapt etmenin imkânı mı vardı? Acılarını tarif edecek, yüreklerine düşen koru anlatacak söz bulamıyorlardı. Ağızlarına kilit vurulmuş, yürekleri dağlanmıştı evlat acısıyla.

Kâbus dolu günler bunların ardından geldi. Arabayı kullanan kocasıydı. Onun hatalı sollaması sebepti Ahmet’in vakitsiz ayrılığına. Ahmet’i ebedî yatağına yatırdıktan sonra azaplar içinde kavrulmaya başladı Serpil Hanım. Kocasıyla, kardeşinin ölümüne sebep olan adamla aynı evi paylaşmak, buna dayanamıyordu yüreği. Kocasının bir kastı olmadığını iyi biliyordu; ama içindeki o ses hiç durmadan haykırıyordu. ‘Kocan götürmeseydi, kardeşin bugün yaşıyor olacaktı.’ Şöyle bir hava alma fikri, kocasından gelmişti. Bunu kaldıramıyor; buna alışamıyordu. Belli etmemeye çalışsa da elinde değildi bu. İşler çığırından çıkmıştı. Bölük pörçük uykuları ağlama krizleriyle sonlanırken kocasıyla arasındaki uçurum günden güne büyüyordu.

Hamileydi Serpil Hanım. Bir çocuğu olacaktı. Hiçbir sebep yokken ilk bebeğini yaşadığı sıkıntılardan dolayı düşürmüştü. Bu ikincinin gelişi yeni ümitleri yeşertmişti içinde. Bu canı dünyaya getirmek istiyordu. Hem de nasıl istiyordu. Canıyla, kanıyla besleyip kendisinin bir parçası olan bir cana kıyma düşüncesi içini ürpertiyordu. Kaza olduğunda bebeği karnında altıncı ayını bitirmek üzereydi. Ona kıymak için vakit geçmişti. Kocasına dayanmaksa imkansız… Bebeğini babasız büyütmek içine sinmiyordu. Gözü de kesmiyordu üstelik.

Ekonomik boyutunu hesaba hiç katmıyordu Serpil Hanım. Kendisi de çalışıyordu, bebeğine pekâlâ bakabilirdi; ama babanın yerini tutamayacağının farkındaydı. Bir babanın boşluğunu kim, nasıl doldurabilirdi ki...

Serpil Hanım çıkmazdaydı. Ya bebeği için katlanacak kocasına her bakışında kendini suçlayan kardeşini görecekti ya da ayrılacaktı. Serpil Hanım ayrılmayı seçti, kocasını çok sevdiği halde. Boşandılar, anlaşarak. Sonra kızı biricik Ayşe’si katıldı yaşamına. Ruhunun karanlıkları aydınlanır gibi oldu onunla. Tüm ilgisini, sevgisini ona verdi. Kaybettiği ne varsa kızında yeniden bulmuş gibiydi. Eski kocası vefakâr adamdı. Nafakasını düzenli gönderdiği gibi diğer masraflarına da ortak oluyordu. Maddi olarak bir sıkıntı yaşamayacağı barizdi; ama gün gelip aklı erdiğinde evin reisini ‘evin direğini’ babasını sorduğunda vereceği yanıtı henüz kurmamıştı kafasında Serpil Hanım. Bunu zamana bırakmayı tercih etti. Zaman nasıl da geçiverdi.

Sonra bir gün duydu ki eski kocası yeniden evlenmiş. Küllendi sandığı sevgi ateşi közlerini çıkarıverdi meydana. Kocasından severek ayrılmıştı. Ardından çocukları işitti. İki kız babası olmuştu eski kocası. Kendine yeni bir dünya kurmuştu. Kızını hiç ihmal etmedi bunları yaparken. Kızı büyüyor, babası yeni yuvasından izliyordu kızının gelişimini. Yaz tatillerinde bir iki gün uğrayıp kızını görüyor, yine yuvasına dönüyordu. Minik gözler yılda birkaç saat görebildiği bu adamın var oluş sebebinin yarısı olduğunu bilmeden bakıyordu ona. Sonra gidişine de yokluğuna da alıştı o minik beden.

- Anne kaçtır soruyorum, dedeme kaçta gideceğiz? Ayşe’nin sabırsız sesi kendine getirdi Serpil Hanım’ı.

-Kahvaltıdan hemen sonra, sen istersen, dedi annesi. Aslında kızının babasız geçireceği bir Babalar Günü’nü kendi babasıyla geçirmek pek insafsız bir davranış olacaktı. Bir an vazgeçmeyi düşündü; fakat babası çoktan gözlerini yollara dikmiş olmalıydı.
Ayşe, annesinin suskunluğunu iyi tanırdı. Yüreğindeki zehri ona hissettirmese de anne yüreğinin hassasiyeti şaşmaz bir teraziydi. Bugün Babalar Günü’ydü ama o, bu gününü babasız geçirecekti. Babasının başka bir yuvası, başka çocukları vardı. Belki hiç aramazdı kızını. Saat onu vurdu. Belki onlar da kahvaltıdaydı. İki kız kardeşi(!) daha vardı. Onları hiç görmemişti Ayşe. Babası tatillerde Ayşe’yi yeni evine götürmüyordu. Ayşe de istemiyordu gitmeyi zaten. Herhangi bir tatil beldesinde bir hafta babasıyla baş başa oluyordu. Bu sefer annesizlik… Babası birkaç kez kardeşlerinin fotoğraflarını getirmiş Ayşe’ye göstermek istemişti; ama Ayşe razı olmadı. Kendisinin sahip olmadığı bir aile tablosuna katlanacak değildi. Babası da zorlamadı bu konuda. Şimdi kahvaltı ediyor olmalıydılar. Hep beraber. Mutlu, huzurlu bir aile olarak, tam bir aile olarak. Ayşe’nin hep özlediği, hiç yaşamadığı gibi. Babası yeni çocuklarının üstüne de örtüyordur mutlaka. Ellerinden tutup okullarına götürüyordur. Sıcak ellerini minik alınlarına koyup ateşlerini anlamaya da çalışıyordur. Hastalandıkları zaman telaşlanıyordur. Yemedikleri zaman yalandan azarlarla sitem de ediyor mu acaba? Elbette ediyordur. İlk adımlarına tanık olmuş, düşmesinler diye parmaklarından tutup yürütmüştür de. Yemeklere, pikniklere ailece gidip mutlu bir yorgunlukla dönmeleri de cabası. Ödevlerine de yardım ediyordur babaları. Alfabeyi beraber sökmüşlerdir hiç şüphesiz. Ne zaman darda kalsalar babaları hemen yanı başlarında.

İçinden dalga dalga önlenemez bir öfkenin, bir isyanın yükseldiğini hissetti. Sadece kendine soyadını veren bir adamın kızıydı o. Bir de birtakım ihtiyaçlarını karşıladığı için gece yatağında rahat uyuyan, kendini bahtiyar sayan bir adamın. Maddi ihtiyaçlarını temin ediyordu sadece, ya ruhunun açlığı ne olacaktı? Her geçen gün derinleşen, içini kavuran, körpecik yüreğini tüketen bu yokluk, çok dayanılmaz geliyordu Ayşe’ye. Annesini hiç suçlamamıştı bu ayrılıkta. Bütün 16 hikâye suç bütün günah babasınındı. Vebali de babasının boynunaydı. Ayrılmış olmasından suçlu bulmuyordu Ayşe babasını. Yeni bir yuva kurmasından, Ayşe’den esirgediklerini diğer kızlarına cömertçe sunmasından günahkârdı babası. Ölesiye kıskanıyordu o çocukları. Eline geçirse bir kaşık suda boğması işten bile değildi. Kendisinin sahip olmadığı ne varsa onlar malikti. İlahî adalet bu olamazdı; bu, ancak babasının sebep olduğu bir adaletsizlikti. Üstelik adaleti savunan bir adamın göz göre göre yaptığı bir adaletsizlik. Vebalini Ayşe çekiyordu.

Askerî savcıydı babası. Hem adından önce epey unvanı olan bir adam. Yoğun bir adam, hırslı bir adam. Pek çok meziyetleri olan bir adam; ama Ayşe için yalnızca bencil bir adam Onu sadece bencil buluyordu Ayşe. Övündüğü tüm sıfatlarının en önüne yakıştırdığı unvan buydu babası için. Hem de inanılmayacak kadar, tahammül sınırını zorlayacak kadar, insanda bulantı uyandıracak ölçüde bencil. Annesinden ayrıldıktan hemen sonra hiç vakit geçirmeden evlenivermişti. Anneannesi bir gün ağzından kaçırıp eski damadı için ‘Kadınsız yapamaz o’ deyivermişti. Oysa, annesi yıllardır bir başına boğuşuyordu her şeyle, kadın hâliyle. Babasıysa rahatındaydı, huzurundan keyfinden hiç ödün vermeden en ufak bir fedâkarlık göstermeden yaşayıp gidiyordu. Babalık bu muydu? Senede birkaç gün kızını gezdirmekle, pahalı telefonlar, markalı kıyafetler almayla baba mı olunurdu? Asıl açlığının farkında bile değildi babası. Ona hiç anlatmamıştı Ayşe yüreğini kemirenleri, zehirleyenler, uykularını kaçıranları.

Hastalandığında nazlanacağı bir babası olmamıştı hiç yanlarında. Okuluna götürürken arkadaşlarına caka satacağı bir babası da... Mahallesinde çocuklar tartaklarken sığınacağı, güveneceği bir adama muhtaçtı Ayşe. Nüfus kâğıdındaki soyadı yetmiyordu hiçbirine. Ayşe babasından gelen her şeye tepkiliydi. Elinde olsa hepsini iade edecek sadece çocukluğunda yanında olmasını isteyecekti babasından. Yeniden çocuk olmak ne kadar mümkünse, Ayşe’nin babasını geri istemesi de o kadar ihtimal dahil indeydi. Keşke babasının yüzüne karşı içindeki zehri tükürebilse boşaltabilseydi. Belki genç kız onuru o zaman huzura kavuşurdu. Her tatil dönüşü Ayşe’yi çarçabuk evinin önüne bırakıp yuvasına çocuklarına koşturması öldürüyordu içinde yeşerebilecek en taze çiçekleri. Her seferinde bir sonraki yıl gitmemeye, babasının yüreğini bu yolla acıtmaya ant içiyordu. Babasını hayatında istemiyordu, değil mi ki babası için bir anlamı önemi yoktu. Babasına ait hiç bir şeyi sokmayacaktı dünyasına. Onun nasılsa iki kızı vardı. Onlarla olsundu; ama ahirette iki eli iki yakasında olacaktı babasının. Ayşe için önemli günlerin ve anların hiçbirinde babası zaten yoktu, bundan sonra olmaması büyük bir kayıp sayılmazdı. Ayşe, elinin üzerine sıcacık

anne eli dokununca uyandı, hâlihazıra döndü. Sürekli çayını karıştırdığını ancak o vakit fark edebildi. Annesi kızının elini tutmuş yüzüne bakıyordu. Kızının içinde onulmaz yaralar açan bu boşanmada kocası kadar kendinin kabahati olduğunu kabul ediyordu; fakat bunu Ayşe’ye anlatmak mümkün görünmüyordu. Çayını karıştırırken neredeyse hırsından bardağı parçalayacaktı kızı. Kızını hangi düşüncenin girdabından çekip aldığını bilmese de bunun babasıyla ilgili olduğunu anne yüreği anlıyordu. Bu yüzden kızına dokunup yalnız olmadığını daima bir annesi olduğunu anlatmak istemişti bu temasla.

Yapacak, değiştirecek bir şey yoktu hayatlarında. Kaderde yazılan yaşanacaktı, bu kaçınılmazdı. Ayşe kaderini çizebilseydi herhalde anneden çok önce bir baba koyardı yanı başına. Serpil Hanım da çok iyi biliyordu ki kızının bu onulmaz yarası hayatı boyunca sızlayacaktı. Bulduğu hiçbir sevgi bu amansız yarayı iyileştirmeye yetmeyecekti. O yokluğun acısı, bir kıymık gibi, battığı yüreği daima kanatacaktı. Gözleri, kızının içi hüzünle yanan bakışlarında durdu. Bu gözlerde saadeti görmek için ömrünün kalanını seve seve vermeye razı olurdu Serpil Hanım. Keşke ona gücü yetse keşke kızına tek başına yetebilseydi.

Masanın üzerinde duran, babasının birkaç ay evvel alıp gönderdiği son model oldukça pahalı telefonu çaldı Ayşe’nin. İrkildi Ayşe ve gözlerini annesinden alıp telefonun ekranına çevirdi. Arayan menüsünde babasının ismi yazılıydı. Ayşe onu telefonuna ’Babam’ diye kaydedememişti. İsteksizce elini uzattı telefonuna. Tuşlarına bastı. Babasının neşeli sesi ‘Kızım’ diyordu. ‘Bugün Babalar Günü’. Evet, bugünün Babalar Günü olduğunu herkes biliyordu; ama bu sözün Ayşe’nin içine nasıl kor olup düştüğünü, içine nasıl battığını, yüreğine nasıl işlediğini sadece Ayşe biliyordu.

YAGMUR DERGISI

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : BABALAR GÜNÜ

Doğru eş her zaman uzun zaman flort ettiğin kişi değildir.

Cuma, Ekim 6, 2006 · Kategori: GUNCEL

Doğru eş her zaman uzun zaman flort ettiğin kişi değildir.
Önemli olan kısa zamanda da olsa fikirlerinin uyuştuğu,
Yaşam tarzlarının benzediği,
Espiri anlayışının yakın olduğu,
Zor zamanların da hep yanında olacağını bildiğin,
Dertlerini, sevinçlerini paylaşabileceğin,
Fikirlerine, olaylara bakış açısına güvendiğin,
Senin fikirlerine saygı duyan,
Konuşmaktan sıkılmayacağın,

Hayata küstüğün zaman seni kabuğundan çıkartıp eğlendirebilen,
Gözlerine baktığında ne söylemek istediğini anladığın,
Aynı zamanda iyi bir arkadaş,
Fiziksel görünüşün dışında da seni sen olduğun için sevebilecek ve bunu
kaldırabilecek
birini eş olarak seçmelisin!!!
Dünya da böyle biri var mı? diye sorabilirsiniz şimdi. Emin ol var!! Tabii
ki sayıları fazla değil.. Hatta hayatta insanın karşısına ya 1 ya da 2 kere
çıkar, belki de hiç çıkmaz... Önemli olan onu fark edebilmek.
Eğer bu satırları okunduğunda aklından bu özellikleri barından bir isim
geçirmişsen çok şanlısın. Ne olursa olsun onunla birlikte olmak için elinden
geleni yap. Çünkü bir daha onun gibisini bulma şansın çok az emin ol. Bütün
aptal aşıklar gibi ilk hareketi ondan beklersen çok geç kalırsın..
Eğer bu satırlar sana böyle birini çağrıştırmıyorsa.. ya da şu an evliysen
yapacak bir şey yok. Ama henüz bekarsan onu aramaya hemen başla!!!!!!!!!!!
Onu fark edebilmek için sadece etrafına bakman yeterli olacaktır. Çünkü o da
sana bakıyor olacak!!!

* İşini doğru seç...

Doğru iş rahat iş değildir.
Çok kazandıran iş de değildir.
Kariyer de değildir.
Klimalı büro ortamı da değildir..
Doğru iş olmaktan zevk aldığın yerdir.
Sabahleyin kalktığında gitmekte üşenmediğin, bıkmadığın yerdir.
Tabii yanında rahatlık,para,kariyer varsa ne ala...

* Arkadaşlarını doğru seç.

Çok sayıda arkadaşın olması "iyi arkadaşın" olduğunun ispatı değildir.
Güzel günlerdeki arkadaşlıklar geçicidir.
Mutluluklarının yanında, acılarını da paylaşabileceğin,
Fikirlerine ihtiyaç duyabileceğin,
Her zaman yanında olmasını isteyeceğin,
Senin madnen değil manen zengin eden,
Bir tek arkadaş sana çok şeyler katacaktır.
 
alintidir ummetimgrup

Kalıcı Bağlantı - Yorum (1) - Yorum yaz! | Etiketler : Doğru eş her zaman uzun zaman flort ettiğin kişi değildir