|
sübhaneke duası
Okunduğu yerler: 1) Her namazın ilk rek'atinde iftitah tekbirinden sonra,
2) İkindi namazının sünnetinde üçüncü rek'ate kalkınca fatihadan önce,
3) Yatsı namazının ilk sünnetinde üçüncü rek'ate kalkınca fatihadan önce,
4) Teravih namazı dört rek'atte bir selâm verilerek kılınıyorsa üçüncü rek'ate kalkıldığı zaman fatihadan önce.
5) Cenaze namazında birinci tekbirden sonra. NOT: Parantez içindeki "Ve celle senâük" cümlesi cenaze namazında okunur.
Sübhaanekellaahümme Ve bihamdik ve tebaara kesmük veteaalaa ceddük (ve celle senaaük ) velaa ilaahe ğayruk
Anlamı: Allahım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka tanrı yoktur. -------------------------
Ettehıyyâatü lillaahi vessalevâatü vettayyibâatü esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâatüh esselâamü aleynâa ve alâa ıbâadillâhis salihııin Eşhedü ellâa ilâahe illallâah ve eşhedü enne Muhammeden abdühüü ve rasüülüh.
Okunduğu Yerler: Namazların her oturuşunda okunur.
Anlamı: Dil ile, beden ve mal ile yapılan bütün ibadetler Allah'a dır.
Ey Peygamber! Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun.
Selâm bizim üzerimize ve Allah'ın bütün iyi kulları üzerine olsun. Şahitlik ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur.
Yine şahitlik ederim ki, Muhammed, O'nun kulu ve Peygamberidir. |
|
|
|
-----------
Allahümme salli alâa Muhammediv ve alâa âali Muhammed kemâa salleyte alâa ibraahiime ve alâa âali ibrahiime inneke hamiidüm meciid.
Allahım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine rahmet eyle; şerefini yücelt.
İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine rahmet ettiğin gibi.
Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin Allahümme barik alâa Muhammediv ve alâa âali Muhammed kemâa baarakte alâa ibraahiime ve alâa âali ibrahiim inneke hamiydüm meciid
Allahım! Muhammed'e ve Muhammed'in ümmetine hayır ve bereket ver.
İbrahim'e ve İbrahim'in ümmetine verdiğin gibi.
Şüphesiz övülmeye lâyık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin. ---------- Rabbenâa âatina fiddünyâa hasenetev ve fil âahirati hasenetev ve gınâa azâabennâar
Allahim! Bize dünyada iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik, güzellik ver.
Bizi ates azabindan koru. Rabbenağfirlii ve livâalideyye velil mü'miniine yevme yeguumül hısaab
Ey bizim Rabbimiz!
Beni, anamı ve babamı ve bütün mü'minleri hesap gününde
herkesin sorguya çekileceği günde bağışla. Allaahümme innâ nesteînüke ve nestağfiruke ve nestehdîke ve nü’minü bike ve netûbü ileyk. Ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleykel-hayra küllehüü neşküruke ve lâ nekfüruke ve nahleu ve netrukü men yefcüruk.
Allahım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı olduğun şeylere hidayet etmeni isteriz.
Sana inanırız, sana tevbe ederiz. Sana güveniriz. Bize verdiğin bütün nimetleri bilerek seni hayır ile öğeriz. Sana şükrederiz. Hiçbir nimetini inkâr etmez ve onları başkasından bilmeyiz. Nimetlerini inkâr eden ve sana karşı geleni bırakırız. Allaahümme iyyâke nağbüdü ve leke nüsallî ve nescüdü ve ileyke nes’â ve nehfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri mülhıig
Allahım! Biz yalnız sana kulluk ederiz. Namazı yalnız senin için kılarız, ancak sana secde ederiz. Yalnız sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. İbadetlerini sevinçle yaparız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını dileriz. Azabından korkarız, şüphesiz senin azabın kâfirlere ve inançsızlara ulaşır
http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dinibilgiler/dbilgi.asp?yid=11 bu sayfadan sesli dinleyebiliriz sübhaneke kiyamda digerleri ise tahiyyatta ve son oturusta okunur kunut dualari ise vitir vacib namazinda tekbirden sonra okunur
Elhamdü lillâhi rabbil’âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn. İyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în. İhdinas-sırâtal müstekîm. Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayrilmagdûbi aleyhim ve leddâllîn. Elem tera keyfe fe’ale rabbüke bieshâbilfîl. Elem yec’al keydehüm fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl. Termîhim bihicâratin min siccîl. Fece’alehüm ke’asfin me’kûl. Liîlâfi Kureyşin. Îlâfihim rihleteşşitâi vessayf. Felya’büdû rabbe hâzelbeyt. Ellezî et’amehüm min cû’in ve âmenehüm min havf. Era eytellezî yükezzibü biddîn. Fezâlikellezî, yedu’ulyetîm ve lâ yehuddu alâ ta’âmilmiskîn. Feveylün lilmusallîn. Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn. El-lezîne hüm yürâûne. Ve yemne’ûnelmâûn. İnnâ e’taynâkelkevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şânieke hüvel’ebter. Kul yâ eyyühelkâfirûn. Lâ a’büdü mâ ta’büdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd. Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd. Leküm dînüküm veliye dîn. İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestagfirh, İnnehü kâne tevvâbâ Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebbe. Mâ agnâ anhü mâlühû ve mâ keseb. Seyaslâ nâren zâte leheb. Vemraetühû hammâletelhatab. Fî cîdihâ hablün min mesed. Kul hüvallâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad. Kul e’ûzü birabbilfelak. Min şerri mâ halak. Ve min şerri gâsikın izâ vekab. Ve min şerrinneffâsâti fil’ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased. Kul e’ûzü birabbinnâsi. Melikinnâsi. İlâhinnâs. Min şerrilvesvâsilhannâs. Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâsi. Minelcinneti vennâs. Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. Lâ te’huzühû sinetün ve lâ nevm. Lehû mâ fis-semâvâti vemâ fil erd. Menzellezî yeşfeu indehû illâ biiznihi. ya’lemü mâ beyne eydîhim vemâ halfehüm velâ yühîtûne bişey’in min ilmihî illâ bimâ şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel erd. Velâ yeûdühü hıfzuhumâ ve hüvel aliyyül azîm. Bu dualari güzel okuyabilmek icin ders alinmasi gerekmektedir ..özellikle tecrübeli kisiler Size bu konuda yardimci olacaklardir
- Pazartesi, Ocak 5, 2009 - {1} -
http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dok/dualarimi_ogreniyorum.pdf cocuklar icin
- Salı, Nisan 22, 2008 - {0} -
Hicret Toprak Ankara Müftülüğü AİRB Koordinatörü Doğan her yeni çocuk, Cenab-ı Hakk’ın insanoğluna duyduğu sevginin ve ondan henüz umudunu kesmediğinin bir delilidir. “Eğitim”, hayata ve topluma intibak edebilmenin ortak adıdır. Yeni doğan çocuğun beslenmeye alıştırılması, denilebilir ki, insan neslinin eğitimle tanıştığı ilk somut anlardır. Annenin güleryüzü, sevgi öpücükleri, konuşup-okşaması, sevgi göndermeleri bu eğitimin devam eden parçalarıdır. Sevgi sadece insan varlığının değil, bütün yaratılmışların ortak hamurudur. Toprakta yeşeren bir bitki, açan bir çiçek, güneşin ısı ve ışık kaynağı oluşu hep bu sevginin dışa vurumudur. O sevgi olmasa kâinat yaratılmaz; canlılar insanoğluna gıda taşımaz; kâinat insana teslim olmazdı. Kâinatın belli bir düzen içerisinde işleyişi, Yaratandan-yaratılana, yaratılandan-Yaratana bir sevgi akışıdır. O sevgi olmasa yağmur yağmaz, toprak yeşermez, güneş ısıtmazdı. O sevgi olmasa sular akmaz, çarklar dönmez, kalpler atmazdı. Evet sevgi, yaratılışın mayasıdır. İnsan, hayvan, nebatat, cemadat, bu maya ile karılmıştır. Aile, insan hayatında duygusal, kültürel ve sosyal anlamda ilk deneyimlerin gerçekleştiği ortamdır. “Eğitim” ve “sosyalleşme” aile ile başlar. Çocuk eğitiminin nasıl olacağı sorusu ise her toplum ve çağda farklı biçimlerde yorumlanarak, başka başka kültürleri, medeniyetleri ortaya çıkarmıştır. Genel olarak insanoğlunun dünyaya adımını atar atmaz karşılaştığı “yuva”, onun ister istemez ilk “okul”udur da. Bunun için “aile okuldur”, “anne öğretmendir” biçiminde alışageldiğimiz sözler, çok da farkında olmadığımız bir gerçeğe işaret ediyor: Bu gerçek, insanoğlunun tertemiz bir “fıtrat”la doğduğu dünyada, “aile”sinin sadece genetik olarak değil, aynı zamanda duygusal, zihinsel ve ahlâkî anlamda da mirasçısı olduğudur. Aslında her aile, kişi için beşikten mezara kadar sürecek olan öğrenme ve hayatı anlamlandırma süreçlerinin ilk ve en etkin mekanıdır. Evet, hemen her anne-baba çocuğuna karşı beslediği sevgiyi, çeşitli biçimlerde ve kendi anlayışları çerçevesinde bir “eğitim”e dönüştürmeye çalışır. Ancak sevgi anlayışları ve sevgiyi gösterme biçimleri aileden aileye değiştiği gibi, eğitimde disiplin uygulama metotları da farklılaşmaktadır. Eğitim anlayışlarında son dönemde görülen gelişmelerle birlikte, otoriter ve güç kullanmaya dayalı eğitim metotlarının yerini, çocuk merkezli ve çocuğun bütün isteklerini yerine getirmeye dayalı bir anlayış almaya başlamıştır. Bu yeni anlayışa göre aileler hayatlarını çocuklarının istekleri doğrultusunda düzenlemeye çalışmaktadırlar. Çocuklarımızın hayatına çizgi film ve oyun karakterleri olarak giren sihirli dünya; yavaş yavaş gerçek dünyanın yerini almaya başlamıştır. Giyim kuşamdan gıdaya; eğlenceden eğitime kadar her anlamda bir tüketim patlamasının yaşandığı bu dönemde, çocuklarımız her geçen gün büyüklerinin dünyasına artan bir tür memnuniyetsizlikle bakmakta, kendisine sunulanlarla asla yetinmemekte ve hep daha fazlasını istemektedir. Doğru ve yanlışın ayırt edilmesinde ise anne-babalar her geçen gün otoritelerini daha da kaybetmektedirler. Sağlıklı bir eğitim anlayışı ise, öncelikle çocuklarımıza “koşulsuz sevgi”, “hoşgörü” ve “doğru bir disiplin anlayışı”yla yaklaşmamıza ve onlar için “etkili bir model” olmamıza bağlıdır.
HAYATI SEVGİ GÖZLÜĞÜYLE OKUYAN ÇOCUKLAR
Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz! (Pestallozzi) Bugün artık şiddet, haksız rekabet, müstehcenlik, cinsel teşhir, insanın nesneleştirilmesi, kin ve nefret içerikli yayınların artması gibi pek çok sorunla örülü dünyamızda çocuklarımıza verebileceğimiz eğitimin ilk adımı onlara bir sevgi gözlüğü armağan etmektir. Bu ise, ancak ilk önce kendi sevgi gözlüklerimizi takmakla mümkün olacaktır. Yani sevmeyi öğrenmekle.. Çocuklarımıza olumlu davranış kazandırmanın ilk ve en önemli şartı, onlara içtenlikli ve koşulsuz olarak sevgimizi sunmaktır. Daha ilk aylardan itibaren anne kucağının sıcaklığı ve kokusu ile sevildiğini anlayan insan yavrusu, hayata kendisine tutulan sevgi aynası ile bakmaya başlayacaktır. Çocuklarımız, aslında bizim en güzel aynamızdır. Sevgimizi, nefretimizi, ihmalimizi, eksilik ve kusurlarımızı seyredebileceğimiz mükemmel bir ayna. Daha anne karnında annesinin duyguları ile yoğrularak ilk duygusal deneyimlerini yaşayan çocuk, kendisine verilen karşılıksız sevgiyi, güzel ahlâka dönüştürecek enerjiyi biriktirmeye başlayacaktır. Çocuğun doğumunu izleyen aylardan itibaren ona duyduğumuz sevgiyi en açık biçimde göstermek, disipline aykırı bir durum değildir; aksine çocuğun her koşulda anne ve babası tarafından sevileceğini bilmesi, ona sağlıklı bir özdenetimin ilk gereğini kazandırır. Bu, çocuğunuzun kendine güven duyması, kendisiyle barışık bir kişiliğe sahip olmasıdır. Örneğin otoriter ailelerin çocukları, kurallar ve sorgusuz itaat çemberi içinde sevildiklerini yeterince hissedemediklerinden, kendilerine yöneltilen her türlü kısıtlama ve cezayı sevilmedikleri ve istenmedikleri yönünde algılamaktadır. Yine aşırı koruyucu aile tipinde çocuklar, kendilerine duyulan sevgiyi daima etrafında birilerinin bulunması ve onu desteklemesi olarak algılamakta; tek başına kaldıklarında, kişisel olarak yetersiz ve zayıf hissetmektedir. Aşırı hoşgörülü aile örneğinde ise çocuklar kendilerine duyulan sevginin daima karşı tarafın kendisi için fedakârlıkta bulunması ve isteklerinin yerine getirilmesi olarak tanımakta; böylelikle hayata karşı daima alıcı ve istekleri konusunda sınır tanımaz kişiliklere sahip olmaktadır. Bütün bu yanlış sevgi gösterim örneklerinden sonra denilebilir ki, anne-babalar; çocuklarının hırçınlığının, hayata dönük nefretlerinin, ruhsal tatminsizliklerinin sebeplerini ilk önce bu sevgi alışverişinde gösterilen zafiyette aramalıdırlar.
HATA YAPMAK ÖĞRENMEK İÇİNDİR Hiçbir çocuk kusursuz değildir. Denilebilir ki, bir çocuğun hata yapmasından daha doğal birşey yoktur. Bunu biliriz de, çoğu zaman çocuklarımızın taşkınlıklarını, sabırsızlıklarını hata ve kusurlarını anlayışla karşılamak konusunda yeterli tahammülü gösteremeyiz. Oysa çocuklarımız doğruyu yanılarak, düzgün bir işi hata yaparak öğrenebilir. Önemli olan hata yapan bir çocuk karşısında doğru ve öğretici bir tavır sergilemektir. Hata yaptığı için azarlanan bir çocuk; ne için azarlan dığına değil, gururunun incinmesine odaklanacaktır. Kendisini dinlemeksizin nasihat ettiğiniz çocuğunuz, hatasını değil de, sadece onu anlamadığınızı düşünecektir. Hatası sebebiyle ceza alan bir çocuk suçu ile verilen ceza arasında doğrudan bir ilgi kuramadığında, öğrenmeyi gerçekleştiremeyecektir. O halde, yapılan hatanın öğrenilmesi için öncelikle çocuğunuzun bu hatayı anlaması gerekmektedir. Yaşına ve karakterine uygun anlatım ve tutumlarla bir çocuğun hatalı bir davranıştan vazgeçmesi çok kolaydır ve bu en etkin öğrenme biçimidir. Unutmamak gerekir ki “İyi bir disiplin, çocuğun isteklerine engeller koyarak değil, (sabır ve) anlayışla kurulabilir. Bu ise, çocuğun uygun olan isteklerinin kabul edilmesi ve kendisine gerçekten zarar verebilecek durumlara engel olunması demektir.” (Koytak, Necla, Anne-Baba Olmak Kolay Değil, Uçurtma Yay., İstanbul, 2005, s. 110)
BİR ÖĞRENME BİÇİMİ OLARAK ÖDÜL VE CEZA Çocuk eğitiminde disiplinin amacı, çocukta sağlıklı bir özdenetim geliştirmektir. (Yörükoğlu, Atalay, a.g.e., s. 214) Nitekim devamlı olarak “ödül” ve “ceza” gibi bir dış uyarıcıya bağımlı olarak sergilenen doğru davranış, aslında henüz öğrenilmemiştir. “Ödül” ve “ceza” ancak yerli-yerinde ve doğru biçimde uygulandığında; -çocuğunuz doğru davranışı benimseyene kadar- kullanılabilecek etkili bir eğitim metodudur. Buna göre ödül ve ceza her şeyden önce ölçülü ve tutarlı olmalıdır. Yine davranışlara yönelik her türlü teşvik, alışkanlık haline gelene kadar pekiştirilmelidir. Tutarsız ödül ve ceza, öğrenme ve sorumluluk kazanmayı engeller; deneme ve isyanı körükler. (Mackenzie, Robert, (çev. Dr. Hande Gürel), Çocuğunuza Sınır Koyma, Hyb. Yay., Ankara, 2000, s.14) Yine aşırı ödül, çocuğun hatalarını görmesini ve kabul etmesini zorlaştırırken, aşırı ceza kendisine yapılan haksızlığa tepki geliştirmesini ortaya çıkarır. Ödül ve cezada tutarsızlık birkaç biçimde gerçekleşebilir: Bir davranış sonucunda öngörülen ceza veya ödülün yerine getirilmemesi şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, ebeveyn ve yakın akrabalar gibi otoriteler arasındaki farklı tavırlardan kaynaklanabilir. Ayrıca aynı kişinin belli bir suça farklı durumlarda değişik tepki vermesi de bir tutarsızlık örneği teşkil eder. Ödül ve cezada önem verilmesi gereken diğer bir husus, doğrudan doğruya kişiliğe yönelik övgü ve yergi yerine, davranışın sonuçlarına ilişkin ödül ve ceza vermektir. Bu türlü ödül ve ceza “öğrenme”yi beraberinde getirir. Davranışlarından memnuniyet duyduğunuz çocuğunuza, “Sen çok uslu, çok cici bir kızsın” yerine; “Söz dinlemen ne kadar güzel” demeniz, arkadaşıyla kavga eden çocuğunuza, “Çok yaramaz bir çocuksun” yerine, “Arkadaşına kötü davranman onu çok üzmüş olmalı, haydi gel özür dile” demeniz uygun ödül ve ceza örnekleridir. Çocuğun kişiliğine yöneltilen eleştiriler ise yanlış davranışın öğrenilmesini değil, öfke ve nefreti pekiştirir. Hakaret edilen bir çocuk, kişiliğine göre ya hakaret etmeyi öğrenir, yahut kendisine güven duygusunu yitirir.
İŞE KENDİMİZDEN BAŞLAYALIM Çocuklarımıza “iyi” ve “doğru”yu öğretmenin en doğal ve tartışmasız olarak en etkili yolu, onlara olmamız gerektiği gibi bir “model” olmaktır. Zira çocuklarımız öncelikle gözlem ve taklit yoluyla öğrenirler. Farkında olmasak da çocuğumuz günlük hayatın en sıradan dakikalarında bile davranışlarımızı, tepkilerimizi, hatta duygusal durumlarımızı en ince ayrıntılarıyla gözlemlemektedir. O, gözlem ve sezgilerinden hareketle durmaksızın bir öğrenmeyi gerçekleştirmektedir. Ahlâkî ve inanca dayalı davranışlar söz konusu olduğunda bu durum daha da önem kazanır. Çocuğunun gözü önünde yalan söyleyen bir babanın ondan “dürüstlük” beklemesi ne kadar gerçekçi olur? Yahut, kendisi çocuklarına kötü söz ve davranışla muamele ettiği halde çocuğunun kavgacı ve uyumsuz hareketlerini düzeltmeye çalışan bir anne ne kadar başarılı olabilir? Olumsuz örnek olmamak kadar olumlu örnek teşkil etmek de model olmanın gereklerindendir. Özellikle yararlı alışkanlıkların kazandırılmasında anne-babanın bu alışkanlıklara sahip olması önem kazanmaktadır. Sonuç olarak eğitimde “disiplin”in amacı, çocuğun hatasının ve olumlu davranışının üzerinde düşünmesini sağlamak ve kalıcı, sağlıklı davranış geliştirmesine yardımcı olmaktır. Çocuklarla kişilik mücadelesine girmek, onların üzerinden kendi öznel ihtiras ve hayallerini gerçekleştirmeye çalışmak, onlar üzerinde otorite kurarak kendilerini daha iyi hissetmek sıkça karşılaştığımız yıkıcı durumlardır. Bunların yerine, çocuklarımızı en az yetişkin ve bağımsız bir birey kadar ciddiye almak; istekleri, duyguları, hayalleri karşısında dostça yaklaşmak; dayanmak istediğinde güvenilir bir dayanak olmak; ancak asıl önemlisi, onları her koşulda ayakta tutmaya yarayacak sağlıklı eğitimi gerçekleştirmek.. Anne-baba olmanın belki en zor ama sonuçları bakımından en vazgeçilmez sorumluluğu bu olsa gerektir.
* Bu yazı Diyanet Aylık Dergi Nisan 2006 s. 41-44’te yayınlanmıştır
- Saturday, Nisan 12, 2008 - {0} -
SÜNNETLERİ ÖĞRENİYORUM OYUNU
Peygamberimizin (sas) sünnetlerini öğrenmek veya tekrar etmek için tasarlanmış güzel bir oyun.
Hazırlanışı
Pullar adındaki dosyadan çıktı alındıktan sonra pul şeklinde kesilir.
El Kartları adındaki dosyadan çıktı alındıktan sonra, koyu çizgili yerlerden kesilir.
Not: Kağıtlar pvc kaplattırılırsa daha uzun ömürlü olur.
Oynama Şekli
2-8 kişi ile beraber oynanır. Her oyuncunun elinde bir El Kartı olur.
Pullar bir kutunun yada bir torbanın içinden tek tek çıkarılıp okunur.
Okunan sünnet kimin elindeki kartta varsa, pulu o alır ve kartının üstüne koyar.
Kartındaki sünnetleri ilk tamamlayan oyunu birinci olarak tamamlar.
Download
Microsoft Excel dosyaları olarak : El Kartları Pullar
JPG Resim dosyaları olarak : El Kartları 1 El Kartları 2 Pullar
kabirden mektup sitesinden tesvik amacli alinmistir
- Çarşamba, Ocak 23, 2008 - {2} -
| Ergenler neden yalan söyler? | Bu davranış ergenlik döneminde ailelerin çok şikâyet ettikleri bir problemdir. Kendilerine göre bazı yöntemlerle çözümlemeye çalıştıkları ve gün geçtikçe karşılıklı güvensizliğin geliştiği bir süreç haline de dönüşebilir. Aslında yalan çocukken başlar. Hayalle yalanı ayırt edemeyen çocuk hayal dünyasındaki her figürü bu şekilde aktarmaya çalışır. Fakat ailelerin tutum ve yaklaşımlarıyla bu problem ya aşılır ya da çözümsüz bir hal alır. Çocukluk döneminde başvurulan yalanlar çocuğun daha çok kendini koruduğu bir liman gibidir. Nasıl bir cezayla karşılaşacağından çok emin olamadığı zaman yalana başvurur. Hata yaptığını fark ettiği zaman dayakla karşılaşma kaygısı yalan davranışının devam etmesini sağlar. Ergenlik dönemine girildiği zaman ise ailenin tutum ve davranışları artık çocuk tarafından öğrenilmiştir. Ailenin tavırlarını içselleştirdiği için onlara karşı kendini ortaya koyma davranışı olarak özgürleşme çabası içindedir. Özgürleşme ve bağımsızlık istekleri aile tarafından reddedildiği zaman kendini yetersiz gördüğü durumlarda yalan bir kalkan görevini görür. Yalanı en çok ergenler başarısız kaldıkları durumlarda kullanırlar. Ergenlik çağındaki çocuklar yetersizliklerini bir sığınak olarak gördükleri yalanla kapatmaya çalışırlar. Notları düşük giden bir öğrencinin ailesinin tepkisinden korktuğu için buna rağmen iyi durumda bir karne beklediğini ifade etmesi başarısızlığı kabul etmekte zorlandığını gösterir. Başarısızlık ergenler için bir utanç kaynağıdır. Ebeveynlerin yalana neden başvurduğunu keşfetmeleri gerekir. Kendi değerlerini korumak için benlik değerlerini ailenin önünde güçlü tutmak isterler. Yalanı genellikle bir sorunla başa çıkma yöntemi olarak gören ergen, çözüm yollarını da daha fazla yalana başvurarak gösterir. Yalan söyleme davranışı devam ettiği sürece ailenin çocuğa güveni kırılır. Yalan söyleyen bir çocuk veya ergen güvenilmez olarak adlandırılır ve bütün davranışları sorgulanır. Arkadaşları arasında da yalanlar fark edildikçe dışlanma eğilimi başlar. Ailenin çocuğa sadece yalan söylemenin kötü bir şey olduğunu söylemesi yeterli değildir. Yalan davranışın ortaya çıkardığı sonuçları ergenle birlikte karşılıklı konuşarak çözümlemek gerekir. Onu yalan söylemeye iten sebepleri bulup ortaya çıkarmak çözümü de kolaylaştıracaktır. Ergen kendisini ortaya koyarken bir şekilde kendisini ifade etmeye çalışır. Anlatmaya çalıştığı her düşünce ve duygu ebeveyn tarafından dikkate alınmalıdır. Dikkate alınan bu ifadeler arasında onu bu davranışa iten duygu dinamikleri fark edilecektir. Ergenler genelde kafasından geçenleri doğrudan değil, farklı şeyler aktararak anlatma ihtiyacı duyar. Esas ihtiyacının fark edilmesini ister. Ailenin bu duyguları fark etmesi ve ortaya çıkarması zaman alabilir. Yalan söylemeye teşvik edecek bir ortamın ebeveynler tarafından da oluşturulmaması gerekir. Eleştirel bir bakış açısı ve yargılama isteğini hissederse ergen anlatacağı konuları ifade etmez ve saklama eğilimi gösterir. Ergenin güvenini kazanmak ona doğrudan ceza vererek değil, bu davranışın sonuçlarını düşünmesi gerektiğini uygun bir dille aktarmaktır. Yalanın içeriği değil, yalanın neden söylendiği önemlidir. Kendi sınır yolculuğunda bir keşfe çıkan ergen ailenin tasvip edip etmeyeceğini fark etmeden kendini denemeye başlar. Hayatta yeni bir şeyler denemek, heyecan ve adrenalin tutkusunu harekete geçirdiği için onlar için değerlidir. Ergen çoğu zaman yalan söylediğinin farkındadır. Fakat bunu nasıl çözüme ulaştıracağını bilemez. Hatasının sorumluluğunu alması gerektiği yönündeki bir davranışı sergilemek en sağlıklı çözümdür. Böylelikle yanlışını onarması için ona bir imkân verilmiş olur. Bazen yalan, bir alışkanlık haline gelebilir. Bu alışkanlığı çözümlemek ailenin tutum ve davranışlarını değiştirmesiyle çözümlenemiyorsa farklı psikolojik problemlerin olduğu düşünülmelidir. Yalan davranışı davranım bozukluğunda veya yetişkinlik döneminden önce başlayan kişilik bozukluklarında çok sık görülebilen bir davranış sorunudur. Başka davranış kusurlarıyla birlikte görülüyorsa eğer kendine ya da başkalarına zarar verecek davranışlar içeriyorsa bu problemin profesyonel bir destekle çözümlenmesi gerekir. Bu durum daha çok yalanın patolojik bir hal alması durumunda geçerlidir. Otokontrol sistemini tekrar oluşturmak ve sorumluluk hissedecek bir davranış patenti geliştirmek için teropatik bir yardım ya da psikiyatrik bir destek gerekebilir.
Bizim Aile Dergi Ocak sayisi-2008
Belkıs ERTÜRK Psikolog |
- Cuma, Ocak 11, 2008 - {0} -
Ahmet Yapıcı
Üçyüzlü Çeşme Camii İmam-Hatibi
TOPLUMU oluşturan en küçük birim olan ve insan neslinin devamını da sağlayan aile, insanın sosyal, psikolojik ve biyolojik ihtiyaçlarını gideren bir kurumdur. (Mustafa Aydın, Kurumlar Sosyolojisi, s. 35) Tarihin çeşitli devirlerinde ailenin büyüklüğü veya küçüklüğü, aile bireylerinin sayısı ve ailenin dayandığı otoriter yapı değişse de ailenin cinsel, dinsel, sosyal, psikolojik ve biyolojik fonksiyonları genelde hep aynı kalmıştır.
Aile, insan için neslin devamını sağlayan, insana huzur ve mutluluk veren ve insanı günahlardan koruyan bir özelliğe sahiptir. (TDV İslâm Ansiklopedisi, Aile maddesi) Ailenin şekli ve aile bireylerinin sayısı zaman, bölge, sosyal ve iktisadî yapı gibi farklılıklardan dolayı farklılık gösterse de genelde aile anne, baba ve çocuklardan oluşan bir topluluk olarak tanımlanır. Aile içinde çocuğun ayrı bir yeri vardır. Çocuk hem ebeveyn için bir mutluluk kaynağı hem de bir sorumluluk vesilesidir.
İslâm nazarında çocuk Allah’ın insanlardan dilediğine (Şura, 49, 50) bahşettiği bir lütuf, insan için dünyada imtihan vesilesi, (Enfal, 28) dünya hayatının tatlı bir süsü (Kehf, 46) ve Allah’ın insana bir emanetidir. Kur’an, çocukların birer emanet olduğu gerçeğinden hareketle, onları ateşin azabından korumayı telkin etmektedir. (Tahrim, 6) Çocuklarımızı ateşten korumanın yolu ise onlara dini terbiye vermektir. Bu konuda Hz. Ömer’in Peygamberimize, "Kendimizi ateşten koruruz ama çocuklarımızı nasıl koruyacağız?" sorusuna Peygamberimizin, "Allah’ın sizi yasakladığı şeylerden onları engellersiniz. Allah’ın size emrettiği şeyleri onlara emredersiniz. Böylece onları korumuş olursunuz." (Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 7/426) şeklindeki cevabı, bu korumanın nasıl olacağı hususunda bize bir yol göstermektedir.
Çocukları dinî bilgi ve terbiye ile büyütmek anne-baba için vazifedir. Çünkü İslâm’a göre herkes tasarrufu altındakilerden sorumludur."Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden sorumlusunuz" (Buhari, Kitabu’l-Ahkâm, 2) hadisi bu gerçeği ifade eder. Peygamberimiz (a.s.): "Çocuklarınıza ikram edin ve terbiyelerini güzel yapın." (İbn Mace, Edeb, 3) "Bir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha iyi bir miras bırakmış olamaz." (Tirmizi, Birr, 33) buyurarak, bu vazifenin kutsallığına ve önemine dikkat çekmiştir. Çocukları en güzel şekilde eğitmek, onlara dinî ve millî terbiyelerini vermek, her anne-babanın arzu ettiği ancak her anne-babanın bunu başaramadığı bir gerçektir.
Allah, Kur’an’da aile ortamını karşılıklı sevgi ve merhamet olarak tarif etmiştir. (Rum, 21) Buna göre aile ortamı, karşılıklı sevgi ve merhamet ortamıdır. Aile bireyleri arasındaki ilişkiler sevgiye dayalı olmalıdır. Karşılıklı sevgi ve saygı, aile bireylerini birbirine daha çok yakınlaştıracaktır. Çocuk sevgi ortamında büyümelidir. Çünkü çocuğun göreceği sevgi veya sevgisizlik onun kişiliğine etki edecektir. (Abdurrahman Dodurgalı-Din Eğitiminde İlkeler ve Yöntemler, s. 108) Aile ortamında çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey sevgi ve şefkattir. Bundan dolayı anne-baba, çocuklarına sevgi ve şefkat göstermelidir.
Peygamberimizin çocukları sevdiğini, öptüğünü gören bir bedevinin bunu yadırgaması ve çocuklarını hiç öpmediğini itiraf etmesi üzerine Peygamberimizin, "Allah senin kalbinden merhameti almışsa, ben ne yapabilirim." (Buhari, Edeb, 18) buyurması konunun ehemmiyetini gösterir. Aile ortamının sevgi ve şefkatinden mahrum olan çocuk, sosyal hayatta bunun kötü sonuçlarını görecektir. Ana baba, aile içinde sevgi, şefkat ve huzuru temin etmeli ve çocuklarından sevgi ve merhameti esirgememelidir. Çünkü ailesinden sevgi görmeyen çocuk, zamanla sevgisiz büyür, sevgiyi unutur ve insanları sevmediği gibi onlardan da sevgi beklemez hâle gelir. Herkesi düşman görür, başkaları ile arasına set koyar ve kendini başkalarından korumaya çalışır. (Dodurgalı, age, s. 111)
Ana baba, çocuklarına karşı sevgide âdil olmalı ve bir tarafa ağırlık verip diğeri ihmal edilmemelidir. Peygamberimiz (a.s.) bu konuda, "Allah'tan korkunuz ve çocuklarınız arasında adaletli olunuz." (Ebû Davud, Büyû, 83) tavsiyesinde bulunur. Anne babanın çocuklarına karşı adaletli olması, aile içinde kaynaşmayı ve huzuru artırır, çocukların anne-babaya olan sevgi ve saygıları artar. Çocuklar arasında kız veya erkek diye bir ayrım yapmak, İslâm’a göre cahiliye anlayışıdır ve bundan sakınmak gerekir. Nitekim Peygamberimiz kız ve erkek çocuk arasında ayrım yapmayı hoş görmemiştir. (Buharî, Edeb, 12-13) Allah, Kur’an’da birçok ayette bu tür bir tavrı şiddetle yermiş ve böyle bir davranışın Allah’ın hükmünü beğenmeyen bir cahiliye tavrı olduğunu beyan etmiştir. (Nahl, 58, 59) Peygamberimiz (a.s.) de cahiliye devri Arap toplumunda kız-erkek ayrımı yapılmasından ve kız çocuklarının hor görülmesinden dolayı, bir çok hadiste kız çocukları ile ilgili övücü sözler söylemiş, bu cahiliye inancını kırmaya çalışmıştır. (Ebu Dâvud, Edeb, 130, (5147); Tirmizî, Birr, 13 (1913)) Onun için anne-baba, çocukları arasında bu tür bir ayrım da yapmamalıdır.
Aile içinde ana-baba, çocuğa sevildiğini göstermelidir. Çeşitli sözlerle, davranışlarla, ona değer verildiği ve sevildiği hissettirilmelidir. Bunun da en güzel yolu çocuğa zaman ayırmak, onunla meşgul olmak, onunla oynamak, konuşmak ve onu dinlemektir. Günümüzde ailelerin en büyük sıkıntılarından biri de çocukları ile aralarındaki bu iletişim kopukluğudur. Oysa çocukla konuşulmalı, sıkıntılarını rahatça anlatmasına fırsat verilmeli ve konuştuğu zaman dinlenmelidir. Çocuk, fikirlerini söylediği zaman azarlanmamalı, dinlenmeli ve gerekli makul açıklama yapılmalıdır. Bu, çocuğun özgüven kazanmasını, fikirlerini çekinmeden ifade edebilmesini ve ana babasına daha çok bağlanmasını ve güvenmesini sağlayacaktır. (Bilgin, age, s. 53)
İsmin, kişinin üzerinde psikolojik bir etkisinin olduğu açıktır. Anne-babaya düşen ilk görev, çocuğa güzel bir isim vermektir. İsmin anlamının güzel olması, tavsiye edilen hususlardandır. Çocuğa dinî, millî değeri olan güzel ve kulağa hoş gelecek isimler verilmelidir. Halk arasında, Kur’an’da geçen bir ismi çocuklara vermek gerektiği şeklindeki kanaat, çoğu zaman yanlış anlamalara yol açmaktadır. Kur’an’da övülen bir ismin çocuğa verilmesi elbette güzeldir ancak esas olan, ismin Kur’an’da geçen bir isim olması değil, anlamının güzel olmasıdır. Peygamberimiz (a.s.)’in uygulamasında da bunu görmekteyiz. Peygamberimiz (a.s.) çocuklarımıza güzel isim koymamızı emretmiş ve kendisi kötü manalı ismi olanların isimlerini değiştirmiştir. Mesela, Zahim (sıkıntılı) ismini Beşir’e (neşeli); Hazne (zorluk) ismini Süheyl’e (kolaylık) çevirmiştir. (Bilgin, age, s. 45)
Çocuk, dünyaya gözlerini aile ortamında açar ve aile ortamında kendini güvende hisseder. Çocuğun ailesinden alacağı güven duygusu, onun gelecekteki hayatını da etkiler. (Haluk Yavuzer, Ana-Baba ve Çocuk, s. 15, 9) Bunun için anne-baba çocuğa bu güveni, sevgi ve şefkati vermelidir. Çocuk, okul öncesi dönemde kendisine model olarak anne-babasını alır. Onların değer yargılarını örnek olarak benimser, hareket, tutum ve konuşma gibi davranışlarını taklit etmeye çalışır. Bu model alma, çocuğun gelecekteki kişiliğinin şekillenmesinde etkili olur. Kız, anneyi; erkek, babayı örnek alır. Bu dönemde anne baba, çocuğun nazarında en üstün, en güzel ve en yakışıklıdır. (Haluk Yavuzer, age, s. 22-23) Ancak burada anne babanın kötü alışkanlıklardan sakınması önemli bir husustur. Çünkü çocuk, anne-babasında gördüğü bu davranışları benimseyecek ve bunlara özenecektir. Ana-baba, çocukların yanında sigara ve alkol kullanmamalı, kumar gibi kötü davranışlardan uzak durmalıdır. Erken yaşta sigaraya başlayan çocukların, ana-babalarına özenerek zararlı alışkanlıklara bulaştıkları bilinen bir husustur. Anne-babası sigara ve alkol kullanan gençlerin suç işleme ve zararlı davranışlara bulaşma ihtimali daha yüksektir. Dolayısıyla çocuk, aile içindeki havayı teneffüs ettiği için özellikle aile bireylerine çok önemli görevler düşmektedir. Eğer çocuk, aradığı sevgi, şefkat ve ilgiyi kendi ailesinde bulamamışsa, özellikle ergenlik ve sonrası dönemde bunun zararlı sonuçlarını görecektir. Bu aşamada çocuk beğendiği veya toplumda ön plana çıkan bir takım insanları (sanatçı, sporcu gibi) kendisine model olarak alacak, kendisini onlarla özdeş kabul edecektir. Bu tür bir tavrın ise olumlu sonuçları olabileceği gibi, olumsuz sonuçlarının daha fazla olması kuvvetle muhtemeldir.
Eğitimde örnek davranışın ve model olmanın ne kadar önemli ve etkili bir yol olduğu bilinen bir husustur. Kur’an’da bu gerçeği zaman zaman ifade eder ve önce kişinin kendisinin iyi davranışları yapmasını, kötü davranışlardan sakınmasını ve daha sonra başkalarına telkinde bulunmasını emreder. (Saf, 2) Din eğitiminde ise bu ilke son derece önemlidir. Çünkü din, inanç temelli olduğu kadar, esas pratikte yaşanan ilahi mesajlardır. (İnanç+amel+ahlâk=Din) Çocukta ise öğrenmenin ilk şekli taklittir ve çocuk çevresinde gördüğü davranış biçimlerini taklit etmeye çalışır. Bu dönemde çocuk örnek davranışlara ihtiyaç duyar ve çocuğun önündeki en büyük örnek anne-babadır ve onların örnek davranışları, çocuk için başkalarının davranışlarından daha etkilidir. (Dodurgalı, age, s. 139) Bu yüzden çocuk dinî bilginin yanında, pratik dinî davranış şekillerine ihtiyaç duyar. Evde namaz kılmak, beraber camiye gitmek, çocuğu teravihlere götürmek, Kur’an okumak, oruç tutmak, sahura kalkmak, iftar etmek, iyilik yapmak, yaşlılara hürmet etmek, fakirlere yardım etmek gibi davranışlar ve ibadetler, çocuk için örnek davranışlar olacaktır. Bunlar aynı zamanda çocuğun gönül dünyasında iz bırakacağı gibi, çocuğu iyilik ve ibadet yapmaya alıştıracaktır. (Dodurgalı, s. 204) Hz. Peygamber (s.a.s.) torunlarıyla beraber namaz kılmış, secdeye varınca omzuna binen torununu eliyle yere indirmiştir. (Buhari, Salat, 106, Edeb, 18)
Bundan dolayıdır ki, çocuklara bazı kolay duaları öğretmek, Allah’ın isimlerini öğretmek, vakit namazlarına, özellikle Cuma, bayram ve teravih namazlarına götürmek, oradaki ulvî havayı teneffüs etmelerini sağlamak, oruç ibadeti ile onları tanıştırmak, onlara Kur’an okumak veya Kur’an okumasını öğretmek, onların dinle hemhâl olmalarına katkıda bulunacaktır. Peygamberimizin çocuklara yedi yaşından itibaren namazı öğretmeyi emrettiğini (Ebû Davud, Salat, 26) dikkate alırsak, namazın önemli bir görev olduğunu ve çocukları evde ve camide namaza ısındırmak gerektiğini söyleyebiliriz. Dinî hayatın vazgeçilmez mekanlarından biri olan camilere çocukları alıştırmak, onların cami ile bağlarını sürdürmelerini sağlamak hususunda herkese büyük görevler düşmektedir. Çocuklara camiyi sevdirmenin aksine camiye gelen çocuklara bağırmak, onları kovmak veya dövmek, çocukların ruh dünyasında onulmaz yaralar açacak, onların camiden ve dinden soğumasına sebep olacaktır. Nitekim bunun örnekleri çokça görülmüştür. Bu hususta anne ve babalar kadar, din görevlileri ile cami cemaatına önemli görevler düşmektedir. (Din Eğitimi ve Öğretimi, Halis Ayhan, 3. Bsk. s. 166 ve devamı)
Mûsikînin insan üzerinde önemli bir etkisinin olduğu malumdur. Bu sebeple çocuğa güzel mûsikî eserlerini dinletmek, onları uyuturken güzel ninniler mırıldanmak, onlara Kur’an dinletmek, güzel ilahiler öğretmek, onların bilinçaltında ve ruh dünyasında etki bırakacaktır. Bu hususta Türk-İslâm edebiyatımızda zengin bir birikimin olduğunu ve bir çok ninninin asırlardır çocuklarımıza anneler tarafından okunduğunu ve hâlâ okunmakta olduğunu biliyoruz. Yine onlara Kur’an öğretmek, onları yaz kurslarına göndermek, dinî terbiye açısından önemli birer adımdır. Zira Peygamberimiz, çocuklara Kur’an okumayı öğretmeyi, onları bu hususta yetiştirmeyi ümmetine tavsiye etmiştir. (Peygamberimizin Sünnetinde Terbiye, İ. Canan, s. 129)
Sevginin insan hayatındaki önemi ve gereği hemen hemen tüm pedagoglar ve psikologlarca belirtilen bir gerçektir."Allah sevgisi, insanda yaratılıştan mevcut olan bir duygu olup, Allah’a karşı sevgi telkin etmeyen bir dinin düşünülmesi ise insanlık duygusuna aykırıdır... Günümüz eğitim anlayışında, üzerinde en çok durulması gereken duygunun sevgi duygusu olduğu şüphesizdir. Eğer çocuk, Allah sevgisine ulaşan bir insan olabilirse, başta insanlar olmak üzere, bütün yaratıkları sevecektir... Çocuk psikolojisi alanında yapılan araştırmalarda, hem psikolojik, hem de din bakımından en önemli kavramın Allah sevgisi olduğu vurgulanmıştır."(Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, M. Emin Ay, s. 104) Ancak dinin özünün sevgi olduğu gerçeğinden yola çıkarak, çocuklara Allah, peygamber gibi dinî değerler öğretilirken, bu eğitim, korku üzerine değil sevgi temeline oturtulmalıdır. Çocuğu ilk planda Allah, cehennem gibi değerlerle korkutmak, çocuğun Allah’a öfke duyması, dinden nefret etmesi gibi olumsuz neticeler doğurabilir. Bundan dolayı, "Allah yakar, taş eder" türünden ifadelerden sakınılmalıdır. (Ayhan, sh, 113) Çocuklar, ibadetlere veya ahlâki değerlere zorlanmamalı, severek, isteyerek yapmaları sağlanmalıdır. Bunlara soğuk bakıyorsa sebepleri araştırılmalı ve isteyerek güzel davranışlarda bulunmaya özendirilmelidir. (Ayhan, age, s. 167-168)
Eğitimde mükafatlandırma bir yöntem olduğu gibi, cezalandırma da bir yöntemdir. Çocuğa ceza vermeden önce davranışın yanlışlığı konusunda ona bilgi vermek gerekiyor. (M. Emin Ay, Ailede ve Okulda İdeal Din Eğitimi, s. 56) Yani önceden tedbir alarak çocuğun yanlış yapmasını önlenmelidir. Çocuk yanlış bir davranışta bulunduğu zaman, o davranışın niçin yanlış olduğu ona anlatılmalı, onun doğru olanı gösterilmeli ve çocuk doğru davranış yapmaya özendirilmelidir. Yapılan yanlış davranışın olumsuz sonuçları çocuğa gösterilerek, çocuğun pişman olması ve bir daha ondan uzak durması sağlanmalıdır. Gerekiyorsa ceza vererek caydırıcı olunmalıdır. (Dodurgalı, s. 152) Ancak cezada aşırı gidilmemeli, şiddet kullanılmamalıdır. Çocuğa karşı şiddet kullanmak olumsuz sonuç doğurur ve günümüzde aile içinde, özellikle çocuklara yönelik şiddetin ne kadar kötü sonuçlar doğurduğuna şahit olmaktayız. İslâm kaynaklarında, Peygamberimiz (a.s.)’in çocukları dövdüğüne dair hiçbir rivayet yoktur. Aksine Peygamberimiz, çocuklara sevgi ve merhametle muamele etmeyi, onlarla oynamayı, onlara değer vermeyi ve onlarla bir büyük gibi konuşmayı telkin etmiş ve bizzat hayatında bunu yaşamıştır. Dayak, çocuk eğitiminde faydalı bir yöntem olmadığı gibi, çocukta olumsuz izler bırakacaktır. Çocuk, dayak sonucu ailesine karşı korku ve nefret içinde olabileceği gibi, çocuğa saldırgan olmayı ve sorunlarını şiddet yoluyla çözmeyi öğretecektir.
- Perşembe, Mayıs 10, 2007 - {0} -
|
|
|
Çocuğun karakter sahibi bir insan olarak yetişmesi, en çok üzerinde durulması gereken konuların başında gelmektedir. Konuyu, en güzel örneğimiz Hz.Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ve Asha-ı Güzin’den misaller vererek izah etmeye çalışacağız. Resulüllah (s.a.v.), çocukların sırları saklama ahlâkı ile yetiştirilmelerine itina göstermiştir. Çünkü bu ahlâk, çocuğun şimdiki ve gelecekteki olgunluğunu, ailenin selamet ve gidişatını, toplumun yapısını belirler. Sır tutmayı alışkanlık haline getiren çocuğun iradesi güçlü olur. Böyle bir çocuk diline hâkim olur, zor zamanda dehşete düşmez, cesur ve dayanıklı olur. Bu karakter ve ahlâk yapısıyla da toplum içinde itimat telkin eder, güvenilir bir insan haline gelir. Abdullah b. Cafer (r.a.) anlatıyor: Bir gün, Resulüllah (s.a.v.) beni terkisine (deve üzerinde oturulan yere) aldı. Bana sır olarak bir söz söyledi. Ben onu hiçbir kimseye söylemem. (Resulüllah'ın (s.a.v.) def-i hacet için siper olarak kullanmayı en çok sevdiği şey, hurmalık veya tümsek bir yer/tepecik idi.) (Müslim, Hayz, 79; Ebu Dâvud, Cihad, 44; İbn Mace, Taharet, 23)
Çocuğun sır tutmasıyla ilgili bir başka örnek de çocuğun doğru bir davranışından dolayı takdir edilmesidir. Bu takdir ve beğenilme duygusu, çocukta kendine güven ve olgunluk kazandıran faktörlerin başında gelmektedir. Hz.Peygamber'in (s.a.v.) hizmetine koşan Enes, anasının yanına dönmekte gecikmişti. Bunun üzerine anası: -Niye geciktin? diye sordu. Enes: - Resûlüllah (s.a.v.) beni bir haceti için göndermişti, dedi. Anası: - Hacet neydi? diye sordu. Enes: - O bir sırdır, dedi. Bu cevap üzerine anlayışlı, zeki ve basiretli mü'min kadın, çocuğa sır tutmasını öğretme konusunda, analara bir ders vererek: - O halde Resûlüllah'ın (s.a.v.) sırrını hiçbir kimseye söyleme! dedi. (Ahmed b. Manbel, I, 204.) Yemek Adabı Çocuğun gelişiminde önemli adap ve ahlaklardan birisi de yemek adabını benimsetmektir. Yemek konusu, hem mide şehvetinin gelişmesinin engellenmesi, hem de toplum içerisinde kabul ve saygı görmesini sağlayacak önemli bir adımdır. Ömer b. Ebî Seleme (r.a.) anlatıyor: “Ben Resulüllah'ın (s.a.v.) eğitim ve gözetimi altında henüz bir çocuktum. Elim yemek kabının içinde dolaşıyordu. Bunun üzerine bana: 'Ey çocuk! Besmele çek, sağ elinle ve önünden ye" buyurdu. Artık ondan sonra hep öyle yedim.” (Buhari, Yeme, 2; Müslim, Eşribe, 108; İbn Mace, Yeme, 8; Ahmed b. Hanbel, IV, 26.) Yine Enes (r.a.) anlatıyor: “Ümmü Süleym, içinde hurma bulunan bir sepeti, benimle Resulüllah'a (s.a.v.) gönderdi. Ama ben O'nu bulamadım. O, az önce kendisini davet ederek bir yemek yapan azatlı kölesine/arkadaşına gitmişti. Ben de hemen O'na gittim. Vardığımda yemek yiyordu. Birlikte yemem için beni davet etti. Ev sahibi etli ve kabaklı bir tirit yapmıştı. Gördüm ki Resülüllah (s.a.v.) kabaktan hoşlanıyor. Ben de kabağı toplayıp O'na yaklaştırmaya başladım. Yemeği yiyince Resulüllah (s.a.v.) evine döndü. Ben hurma sepetini önüne koydum. - Resulüllah (s.a.v.) yemeye ve bölüştürmeye başladı. Nihayet sepetteki hurmayı öylece bitirdi.” (İbn Mace, Yeme, 28; Ahmed b. Harıbel, fll, 108.) Yemek yerken, yanımıza bir çocuk gelse ne yapmamız gerekir? İshak b. Yahya b. Talha anlatıyor: “İsâ b. Talha ile beraber mescidde idim. Derken Sâib b. Yezid içeri girdi, beni yanına çağırarak: - Şu yaşlı adama git ve ona: ‘Amcam İbn Talha sana Resulüllah'ı (s.a.v.) görüp görmediğini soruyor de.’ Ben de gittim ve: - Rasulüllah'ı (s.a.v.) gördün mü? dedim. Bunun üzerine o şu cevabı verdi: - Evet, Resulüllah'ı (s.a.v.) gördüm. Yanımdaki çocuklarla birlikte, ona gitmiştik ve onu bir sepet içindeki hurmadan yerken bulmuştuk. Yanında bazı sahabeler de vardı. Bize de avuç avuç hurma verdi ve başlarımızı sıvazladı. (Hadisi, Taberani rivayet etmiştir.) İmam Gazzâli, çocuğun öğrenmesi ve uygulaması gereken yemek adabının önemine geniş yer vermiştir. Burada biz onları maddeler halinde sıralamak istiyoruz: 1-Yemeği sağ eliyle yer ve besmele çeker, 2- Önünden yer, 3- Başkasından önce yemeğe davranmaz, 4- Yemeğe ve yemek yiyenlere gözünü dikerek bakmaz, 5- Yerken acele etmez, 6- Yemeği iyice çiğner, 7- Lokmaları peşpeşe yutmaz, 8- Yemeği elbisesine ve ellerine bulaştırmaz, 9- Katığı şart ve mecburi görmemesi için, bazen sade ve katıksız ekmeğe alıştırılır, 10- Çocuğun yanında, çok yemek yiyenler hayvanlara benzetilerek oburluğun çirkin olduğu anlatılır ve az yemek yiyen terbiyeli çocuklar övülür. Yemeğin üstün bir nimet olduğu ama onun problem yapılmaması çocuğa telkin edilir. 11- Kuru ve katı yiyeceğe razı olmak. Selef Çocuklarının Alimlere Karşı Adabından Örnekler Alim ve ilim ehli ile ilişkilerinde, çocuğa öğretilmesi gerekenlerin başında saygı ve hürmet gelmektedir. Zira, Kendisinden ilim öğrendiği kişiye saygı duymayan, o ilimle İslam adabına uygun amel yapamaz. Hele adap ve edep konularında, uygun terbiye ve görgüyü alamamış çocuk, ilmin de kıymetini takdir edemeyecektir. Yine örneklerle konuyu izlemeye devam edelim. Said b. el-Müseyyeb (r.a) iki rek'at namaz kılar, sonra otururdu. Derken Ensar ve Muhacir sahabenin çocukları etrafına toplanırdı. Onlardan hiçbir kimse ona bir şey sormaya cesaret edemezdi. Ancak, onlara bir hadis okuyarak başladıktan sonra, bir şey sorabilirlerdi. (Sem'âni, Edebul-İmlâ..., s. 36.) İkrime'nin (r.a) rivayetine göre İbn Abbas (r.a) şunu anlatmıştır: Resulüllah (s.a.v.) vefat edince (*), Ensardan bir adama: - Gel de, Resûlüllâh'ın (s.a.v.) ashabına bazı şeyler soralım. Çünkü bugün onların sayısı çoktur, demiştim Adam: - Şaşarım sana İbn Abbas! Aralarında Resûlüllah'ın (s.a.v.) ashabından olanlar varken, insanların sana ihtiyaç duyacaklarını mı sanıyorsun? dedi ve benden ayrıldı. Ben de tek başıma ashâba bir şeyler sormaya gittim. Eğer bana belli bir adamdan hadis ulaşır ise, onun kapısına gider, içerde o öğle uykusunu (kaylule) uyurken ben de hırkamı yastık yaparak kapısında yatardım. Rüzgâr da üzerime toprak sürüklerdi. Derken o çıkınca beni görüyor ve: - Ey Rasülüllah'ın (s.a.v.) amcası oğlu! Hayırdır, ne için geldin? Haber gönderseydin de ben sana gelseydim! derdi. Ben de: - Hayır, benim sana gelmem daha doğrudur/uygundur, diyor ve artık ona hadisi sorardım. Ensardan olan bu adam hayli yaşadı. Nihayet bir ara beni, insanlar etrafımda toplanmış ve bana birşeyler soruyorlarken gördü ve: - Bu genç benden daha akıllıdır, dedi. (Ebû Ğudde, Safahât, s. 37.) Hasan el-Basrî de, âlimlerin meclislerinde âdâba riayet etmesi için oğluna hatırlatmada bulunur ve şöyle derdi: "Yavrucuğum! Âlimlerle oturduğun zaman, konuşmaktan ziyâde dinle. Güzel konuşmayı öğrendiğin gibi iyi dinlemeyi de öğren. Kendisi susuncaya kadar hiçbir kimsenin sözünü -uzun olsa dahi- kesme!" Son olarak, sahabi çocuk Semura b. Cündeb'in Resulüllah'ın (s.a.v.) huzurunda takındığı edebi hatırlatmak istiyoruz. O der ki: "Resulüllah'ın (s.a.v.) zamanında ben bir çocuktum ve O'ndan duyduklarımı ezberliyordum. Orada benim konuşmama engel olan şey, sadece benden daha yaşlı insanların bulunmasıydı."
(*) Dipnotta yazar, konu hakkında bir rivayete dayanarak Resulüllah'ın (s.a.v.) vefat ettiği sırada İbn Abbas'ın 10 (on) yaşında olduğunu söylüyorsa da, kaynaklar onun, o esnada 13 (onüç) veya 15 (onbeş) olduğu, onbeş yaşında bulunduğunu bildiren rivayetlerin daha sahih olduğu ifade edilmektedir. Bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, VIII, 296; Ahmed b. Hanbel, Müsrıed, 1, 373)
|
| GÜLİSTAN ARAŞTIRMA SERVİSİ |
- Salı, Nisan 3, 2007 - {1} -
|
Hakkımda
güzel bir forum adresi....
www.nurforum.org/forum/index.php
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Diyanet Avrupa Hazreti Muhammed sas
Kategoriler
-DESTEK-Dingorevlisi-DuaDemeti-GULLERIN-EFENDISI-hutbeornekleri-hutbedualari-ilmihal-KUTLU-DOGUM-NAMAZ-Yorum-MakalelerALLAHAlmancaAnneBASINbaziilgicekendinibilgilercanakkaleCocukDiyanet_Hac_SorulariDiyanetSinavSorularigenc kalemlerGÜNCELhadisHATIMHikayeAlintilarihurafeibretlerIZLE-DINLEKulakverinizkuranikerimlinklerMERAK-ETTIKLERINIZMillilerimizNE-GUZELneypiyesRAMAZANVEKADIRGECESISAHABEsiirtarihTERIMLERYARDIMYazKuranKursu
Son Yazılar
- YALNIZLIK KAPINI ÇALMADAN... ZEYNEP YETER ARSLAN
- etkinkiller camiler ve din görevlileri haftası
- Ramazan Bayramı Mesajı
- KADİR GECESİ MESAJI
- DİTİB Genel Başkanı Sadi Arslan’ın Ramazan Ayı Mesajı
- 2009 Yılı Sadaka-ı Fıtır Miktarına İlişkin Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı
- 3 ay yaz tatiline girilmistir
- Üç Aylar ve Regâip Kandili
- Na't-ı Şerîf
- Gel Uyan Gecelerde
- Bir Gece-Mehmet Akif Ersoy
- Canlara Cânân Diye Sevdim
- İlâhi
- Yoga ve Düşündürdükleri
- Aydınlanmanın ve Pozitivizmin İslam'a Bakışımıza Etkisi
- diyanet 2009 yurtdisi görevlendirme test sinav sorulari
- VII. Avrasya İslam Şurası Sonuç Bildirisi
- Ditib Camii -köln merkez camii-diyanet
- DİTİB – Genel Merkezi ve Merkez Camii
- katliama tepki
- Diyanet
- Hacı Kazım Ozan'ın cenazesi defnedildi
- mardindeki katliam
- İDEAL BİR HUTBE NASIL OLMALIDIR?
- SEVGİLİ DİLENCİSİ...
Arkadaşlarım
• cansofi • aynalibaba • mustafanazif • zandy • atavedin • temizekran • bilalcan60 • esin • aise • azizefedogan • sumeyye2 • yonelis • adaynur2 • ikizler • FATIMA • ahsennur • yunusum • erdemersin • milkboy • sudaayakizleri • mucahid23 • vuslatsevdasi • zamanbitiyor • IsI • ahha • ersince • ozlem405 • gencer • tayyib41 • emremmavi • efrasyap • ankhaber • shekkercik • nstar • islamfelsefesi • sehzade78 • duha • Ozdemir • dinimislam • woelfin • ibnarabi • elki • hakkinrahmeti • ekrem • muzaffererdem • mevlevi • sepya • asu • dewe • vatanim • omasozturk • mag0323 • nurdanhaleler • cemre • ucarsu • yenistil • frekans • adntakimi • sadeceMustafa • sergul • xsindrelax • neslinursema1 • onurhan1907 • nsmc • 1984nilufer • nurum1 • aylin2 • nurtanem • veyis2 • arstekin • barensel • nurla • vuslat78 • calinus • hatto • ahmet36 • KeLeBeKk • alsancakkoyu • zenci • farukk • kalemabi • haticane • ercan14 • bilkentclup • neslinursema2 • UNUTULAN • ertugrultasci • OmerEkinciMicingirt • dostlukrehberi • kerrar • abucum • erdemcabuk • zelyot • teslimiyet • slaytlar • neslinursema • Sunuhat • urungu38 • zahara • hilal17
|