kadin

Salı, Nisan 18, 2006 · Kategori: Anne

İç donanımı itibarıyla kadın bir şefkat abidesidir; şefkati de yaratılış ve tabiatından kaynaklanmaktadır. Bu nezih tabiat, yanlış müdahalelerle kirletilmemişse, hep şefkat düşünür, şefkat söyler; şefkatle oturur-kalkar; bir ömür boyu çevresindekileri şefkatle süzer ve herkese kadeh kadeh şefkat içirir. Herkesi şefkatle kucaklayıp herkese şefkat içirdiği aynı anda, inceliğinin ve içtenliğinin gereği olarak da sürekli ızdırapla yutkunur durur. Bir tül gibi titrer etrafındaki herkesin üzerine, anne-babasına, kardeşlerine, arkadaşlarına ve bütün yakınlarına; tabiî mevsimi gelince eşine, evlatlarına. Paylaşırken onlarla zevki, lezzeti, neş’eyi, güller gibi açar ve çevresine gülücükler yağdırır. Görünce de onlarda tasayı, kederi, yapraklar gibi sararır, solar ve hüzünle inler.

Her zaman güzel şeyler görmek, güzellerle içli dışlı olmak ister; ne var ki, bazen umduklarını bulur, bazen de bulamaz. Bazen, çevresinde rüzgâr hep zorlu eser ve sarsar onun dil bağladığı her şeyi, işte o zaman inler dolaşır dolaştığı her yerde. Hafakanlarla köpürür durur ve içten içe gözyaşlarıyla soluklanır. Bazen de, ufkunda tüllenen güzelliklerle tıpkı çocuklar gibi sevinir ve herkese kâse kâse neş’eler sunar.

Ruh ufku itibarıyla eşini bulmuş ve çocuklarıyla susuzluğunu giderebilmiş bir kadının, Cennet hurilerinden ve böyle birinin çevresinde örgülenmiş yuvanın da Firdevs’ten farkı yoktur. Her hâlde böyle bir cennetliğin gölgesinde şefkat yudumlaya yudumlaya yetişen çocukların da ruhanîlerden farkı olmayacaktır, evet böyle bir yuvada neş’et etme bahtiyarlığına ermiş bir fert, başı Firdevslere ermiş gibi ötelerin neş’esiyle yaşar ve çevresine tebessümler yağdırır durur.

Böyle bir yuvada, tenler ve cesetler ayrı ayrı görünse de, herkese ve her şeye hükmeden can bir tanedir. Her zaman kadından fışkırıp bütün bir yuvayı saran bu can, manen bir büyü, bir ruh gibi her zaman herkesin üzerinde kendini hissettirir ve âdeta onları bir yerlere yönlendirir. Kalb ufkunu karartmamış ve ruhunun önü açık mübarek bir kadın, aile sistemi içinde tıpkı bir Kutup Yıldızı gibidir; hep yerinde durur, kendi etrafında döner; sistemin diğer üyeleri ise, varlıklarını her zaman onun çevresinde şekillendirir ve ona bağlılık içinde hedeflerine yürürler, evet, herkesin yuva ile münasebeti muvakkat, sınırlı ve izafîdir. Kadın ise, başka bir işi olsun olmasın, içinde şefkat, merhamet, sevgi macununun kaynayıp durduğu mutfağıyla sürekli evinin orta yerinde dimdik ayakta durmakta ve duygularımıza neler ve neler pişirip sunmaktadır..!

Duygu ve düşünce dünyasıyla sonsuza tam yönelmiş bir kadın, hiçbir mürşid ve hiçbir muallimin duyuramayacağı şeyleri duyurur ruhlarımıza ve gönüllerimizi, zamanın solduramayacağı, kimsenin silemeyeceği en enfes mânâların en nefis hatlarıyla süsler; derken şuuraltı donanımımızla bizi daha sonraki hayatımızda, dünyaları peyleyebileceğimiz ne potansiyel zenginliklere ulaştırır! Biz hemen her zaman böyle yetkin “insan-ı kâmile” bir kadının huzurunda, ruhlarımıza ötelerin merhamet, şefkat ve şiirinin döküldüğünü duyar gibi olur ve içimizin derinliklerinde hep uhrevîleşmenin neşvesiyle ürpeririz.

Bize göre kadın, hususiyle de analık buuduyla, semalar kadar derin ve gönlünde göklerin yıldızları kadar duyguların, düşüncelerin köpürüp durduğu bir his ve merhamet yumağıdır. O her zaman, acı-tatlı talihiyle uyumlu, sevinçleriyle-kederleriyle barışık, neş’eyle-tasayla iç içe, kine-nefrete kapalı, her hâliyle ihya ve imar peşinde ve yeryüzünde ilâhî hilâfetin en saf mayası, insanî inceliğin de âdeta özü ve usaresidir. Bilhassa, inancı ve sonsuzluk düşüncesiyle gönül kapılarını ebediyetlere aralamış bahtiyar bir kadın; madde ve mânânın, cisim ve ruhun birleşik âlemi diyebileceğimiz sihirli bir noktada, tasavvurlar üstü öylesine parlak bir konuma mâliktir ki, bunun ötesinde ona vereceğimiz en yüksek payeler ve makamlar dahî onun güneşler gibi parıldayan gerçek değerleri yanında -yeri, konumu ve mazhariyetleri adına mübalâğalara girilerek hakikî hâline gölge düşürüldüğü için- sönük birer mum mesabesinde kalırlar.

Bizim düşünce dünyamız ve değerler atlasımızda kadın, hilkat hâdisesinin en önemli rengi, insanlık âleminin en bereketli ve sihirli rüknü, evlerimizde Cennet güzelliklerinin kusursuz bir izdüşümü, varlık ve bekâmızın da en sağlam teminatıdır. O yaratılmadan önce Âdem Nebi yalnız, eko-sistem ruhsuz, insanoğlu inkıraza teslim, yuva ağaç kovuğundan farksız bir in ve insan da kendi ömür fanusunun mahpusuydu. Onunla ikinci bir kutup oluştu ve kutuplar birbirine bağlandı. Varlık yeni ve farklı bir sesle, bir görüntüyle şenlendi, yaratılış tamamlanma vetiresine girdi ve yalnız insan da bir nev’e dönüşerek, kâinatın en ehemmiyetli bir unsuru hâline geldi; geldi ve eşine değerler üstü değer kazandırdı.

Gerçi kadın, fizyoloji ve psikoloji açısından farklı bir tabiata sahip ve ayrı özellikleri hâizdir; ama bu, erkeğin kadından üstün ya da kadının erkekten aşağı olması mânâsına gelmez. Kadını-erkeği havadaki azot ve oksijen şeklinde düşünecek olursak, her ikisi de hususi yerleri, konumları itibarıyla fevkalâde önemlidirler ve aynı ölçüde birbirlerine muhtaçtırlar. Havadaki unsurları birbiriyle mukayese ederek: “Azot daha kıymetlidir.” ya da “Oksijen daha faydalıdır.” mülâhazası ne ölçüde abes ise, kadın-erkek arasında bu türlü mukayeselere girmek de o ölçüde bir münasebetsizliktir. Evet, kadın-erkek, yaratılış ve dünyadaki misyonları açısından birbirlerinden farksızdırlar ve bir vahidin birbirine muhtaç iki ayrı yüzü gibidirler.

“Zen merde, civan pîre, keman da tîrine muhtaç;
Eczâ-i cihan cümleten birbirine muhtaç.”

Ama acaba kadın, dünyanın her yerinde ve her zaman bu ölçüdeki değerleriyle tanınabildi mi? Hiç zannetmiyorum; işte Muhterem Ş. Can’dan küçük alıntılarla bir kısım örnekler: Dünyanın bir bölümünde o, hiçbir zaman evlenme, miras ve diğer insanî hakların en küçüğüne dahi sahip olamadı. Herhangi bir hakka sahip olmak bir yana o, kasırgadan, ölümden, yılandan, zehirden daha zararlı bir yaratıktı. (Vedalar’daki onun fotoğrafından gördüklerimiz bunlar...) Bir başka zaviyeden aynı bölgede o, hislerine tâbi bir mahlûk gibi görülüyor, kendisine bakılıp görülmemesi lâzım geldiği vurgulanıyor, bakıp görme mecburiyetinde kalınınca da kendisiyle konuşulmaması, konuşulunca da uzakta durulması esas alınıyordu. (Ki Buda ile Amenda arasında geçen konuşmadan süzüp çıkardığımız resimde bunlar apaçık...)

Bir başka coğrafyada, erkek ailenin mutlak hâkimi, kızlarsa evlerde hizmetçi konumunda birer zavallı; hatta bazen babaları tarafından satılan birer esir gibidirler. Aslında onlar böyle bir muameleye müstahak idiler; zira kadın Âdem’i aldatmış ve onu kötülüğe sevk etmişti. Bu açıdan da o mutlak mel’un sayılmalıydı. (Bazı İsrail kaynakları itibarıyla kadın hakkında biçilen hüküm de bu çerçevede...)

Diğer bir dünyada ise, o insan sayılmıyor, kendisine isim verilmiyor; l, 2, 3 diye hitap ediliyor, hatta bazen domuz gibi görülüyordu. (Bu mide bulandıran tablo da Eski Çin’den...)

Daha başka bir âlemde ise o, çocuk yapan bir makine ve orta malı değersiz bir meta idi. (Yunan ve Roma’ya ait bu yaklaşımda edebimize takılıp dışarıda kalan daha başka mülâhazalar da var...) Şu sözler de, işte bu kültürün devâsâ düşünürlerine ait: “Kadın, Cehennem’in kapısıdır ve o bir maldır.” (Eflatun’un düşüncesi diye kayıtlı...) “Kadın yaratılış itibarıyla yarım kalmış bir erkektir.” (Bu da Aristo’ya ait.) “Kadın, erkekler büyük işler başarmasın diye yaratılmıştır. O yaratılmasaydı, erkekler tanrılaşabilirlerdi.” (Çiçero) Kadını aşağılayıcı benzer yaklaşımlar daha sonra da devam etmiştir. Sekizinci Henry dönemine kadar (1509-1547) kadın, Cennet’te ilk günahın işlenmesine sebebiyet verdiği için İncil’e el süremezdi. İşte bu atmosferde şu kabil mülâhazalar çok yaygındı: “Kadın -hâşâ- bir hilkat hatasıdır.” (“Yitirilmiş Cennet” yazarı Milton) Bir azizin ağzından dökülen şu sözlerse fevkalâde ürperticidir: “Eğer kadınlar âhirette cinsî duygularıyla dirilecek olurlarsa, korkarım orada da erkekleri baştan çıkarırlar.” (Dilerim bu, Saint Augustine’e bir isnad olsun)

Modern çağlarda da kadını karalama hep aynı çizgide devam etmiştir: Nietzsche; “Kadınla konuşacağın zaman kırbacı eline almayı unutma!” diyerek, âdeta bir dünyanın düşüncesine tercüman oluyordu.

Leon Tolstoy, evlilikle alâkalı hatıra defterinde; “Evlendiğim için çok mutluyum. Yuva saadeti bir güneş gibi ruhumu aydınlatıyor.” diyordu ki, bunlar yerinde ve doğru sözlerdi. Ama bir süre sonra yazdığı bir romanında roman kahramanını: “A, sakın evlenme; eşin ortaya iyi bir eser koymanı engeller. Alâkalarını baskı altına alır ve seni aşağı ve sıradan bir varlık hâline getirir. O bayağı bir varlık olduğu için kocasının ruhunu da bayağılaştırıp alçaltmak ister.” şeklinde konuşturarak, kadınlar hakkında gerçekten ne düşündüğünü açıkça ortaya koymuştu.

İslâm’ın ilk zuhur ettiği Arap Yarımadası’nda Cahiliye dönemi itibarıyla durum aynıydı; kadının dünyaya gelişi de, büyümesi ve büyütülmesi de ve daha sonra evlenmesi de tamamen birer trajediydi. Kız çocukları bir taraftan ailenin sırtında birer yük kabul edilir, diğer yandan da mevcudiyetleri birer ar vesilesi sayılarak, bazı bölgeler itibarıyla diri diri toprağa verilirlerdi.

Topyekûn insanlığa ebedî var olmanın mesajlarıyla gelen İslâm, (Bu konu etrafındaki konuşmaların bir kitap hâline getirilebileceği vaadiyle şimdilik bu mevzuu icmali bağlıyoruz.) toplum tarafından, kadının gasp edilmiş haklarını da istirdad ederek onu açıkça sıyanet altına alan ve bu hususta sağlam kurallar vaz’eden ilk dindir. Kur’ân; “Erkeklerin kadınlar üzerinde bazı hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır.” (Bakara, 2/228) fermanıyla, herhangi bir yoruma meydan bırakmayacak şekilde bu gerçeği vurgular ve kadını yaratılış plânındaki konumuna yükseltir. Veda Hutbesi’nde İnsanlığın İftihar Tablosu: “Size, kadınların hukukunu gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı öğütlerim, kadınlar size Allah’ın emanetidirler.” buyurur. Kadının, hemen bütün dünyada bir meta gibi alınıp-satıldığı o meş’um dönemde, onları saygı duyulacak bir konuma yükseltmek, kadınlık âlemi için önemli bir tarihî hâdisedir. Kur’ân ve Sünnet’te, kadının konumu ve hakları o kadar net ve açık vurgulanır ki, onun İslâm’la esaretten kurtulduğunu söylersek, zannediyorum mübalâğada bulunmuş olmayız.

Zaten, bütün bir insaf dünyası da, kadın konusunda böyle düşünmektedir. İslâm dünyasındaki yazarların pek çoğunun tanıyıp başvurduğu G. Demombyne: “Kur’ân, kadın hakları konusunda şimdiki Avrupa kanunlarının getirdiği esaslardan daha müsait esaslar getirmiştir.” der. Tanınmış bir diğer araştırmacı olan Stanley Lane-Poole ise: “İslâmiyet’in kadın hakları konusunda yaptığı değişiklikleri hiçbir kanun vâzıı yapamamıştır.” diyerek, önemli bir itirafta bulunur. L. E. Obbald da aynı mülâhazaları paylaşma sadedinde: “Kadınları esaretten kurtarıp, onlara mahrum edildikleri hakları iade ancak İslâmiyet’le gerçekleştirilebilmiştir.” der ki, bir kadirşinaslık ifadesidir.

Evet, Allah kadını başka değil, erkeğe eş olarak yarattı. Âdem Havva’sız, Havva da Âdem’siz olamazdı. Bu ilk çift, hem Yaratıcı adına hem de varlık hesabına âyinedarlık ve tercümanlık gibi önemli bir vazife ile vazifelendirilmişlerdi.. iki ceset, bir ruh gibiydiler ve bir hakikatin ayrı ayrı iki yüzünü temsil ediyorlardı. Zamanla, kaba anlayış ve hoyrat düşünce bu birliği bozdu. Onun bozulmasıyla da hem aile düzeni hem de içtimaî nizam bozuldu.

Aslında, İbn Fârıd’ın da dediği gibi, kadının güzelliği de erkeğin güzelliği de, Güzeller Güzeli Yaratıcı’nın cemalinden birer parıltıydı. Bu iki hilkat harikasının, birbirlerini kendi konumlarında kabul edip el ele ve omuz omuza bulunmaları, onları olduklarının ötesinde ayrı bir güzelliğe ulaştırıyordu. Yaratılış plânıyla belirlenmiş bulunan çerçevenin dışındaki farklı yorumlar ve takdirler ise, onları çirkinleştiriyor, hoyratlaştırıyor.. ve bilhassa güzellik ve endamın en anlamlı yanı, “hiss-i mücerred” olması itibarıyla, Hak cemalinin çok buudlu bir aynası sayılan kadın, beşerî tabiatının kesif renkleriyle kendi kendini matlaştırıyor ve her şeyi cismâniyete bağlayarak o önemli âyinedarlık vazifesini daraltıyor ve âdeta bir fitne vesilesi hâline getiriyordu ki, ona fitne denmesi de bu özel tavrı itibarıyla olsa gerek.

Evet, kadın kendi derinliklerinin şuurunda olup ve kendi tabiatının sınırları içinde kaldığı sürece, varlığın özündeki güzellikleri aksettiren öyle mücellâ bir ayna hâline gelecektir ki, meşru çerçevede ona, doğru bakıp doğru düşünebilenler bir hamlede cismâniyetlerinin karanlıklarından kurtulur, Hakk’ın güzelliklerini temâşâ ufkuna yükselir ve gönüllerine:

“Afitâb-ı hüsn-ü hûbân akıbet eyler u ful,
Ben muhibb-i la yezâlim “la uhibbü-l âfilîn.” [1]

dedirtirler.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

ANNE

Cuma, Nisan 14, 2006 · Kategori: Anne

  Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır. Kâbe, topyekün kâinat hakikatinin; Mekke umum beldelerin, dimağ bütün bir bünyenin ruhu, mânâsı, özü ve atlası olduğu gibi, anne de âile cüz-i ferdinin temeli, direği, esâsı ve Yaratıcı Kudret’in de en önemli bir malzemesidir. Yuvada herşey onun etrâfında döner, ona dolanır ve ona dönüşür. O ise, kutup yıldızı gibi hep kendi çevresinde döner ve ucu gökler ötesi bir yörüngede yol alır.

Evet anneler, dünyada ukbâ eksenli varlıklardır. Hilkatteki rol ve istihdamlarıyla elde ettikleri mükâfatları, çektikleri meşakkat ve sıkıntılarıyla gördükleri mukabele arasındaki tenâsüb-süzlük bu gerçeğin en açık delili. Bunun böyle olduğunu anlamak için uzun boylu araştırmaya da gerek yok; onların bir ömür boyu neler ekip neler biçtiklerine, neler çekip neler bulduklarına göz ucuyla bakmak bile yeter sanırım..

Simaları cennetteki hûrilerin yüzleri kadar uhrevî, bakışları meleklerinki kadar derin, duyguları da ruhânîlerinki kadar durudur annelerin.. onlar, suyu, toprağı, havası ötelerden getirilmiş mübârek bir zeminin gülleri gibi o kadar imrendirici, o kadar sevimli, o kadar büyüleyicidirler ki, insan dikkatle bakabilse onlarda cismâniyetini aşan, dünya ve içindekilerini aşan, hatta kendilerini de aşan bir sihrin bulunduğuna hükmeder.

Duygu ve düşünceye açık mütecessis ruhlar, onların her zaman hisli, içli ve şefkatle köpüren dünyalarında, firdevsî düşüncelerle beslenmiş en tatlı rüyâların akislerini bulur ve insanî tasavvurları aşan bir zevk zemzemesine ulaşır. Biz hemen her zaman, onların ikliminde geceleri ayrı bir edâda, gündüzleri de başka bir üslupta sekîne televvünlü esintiler duyar ve gönüllerimize, göklerin merhametinin, şefkatinin ve şiirinin döküldüğünü hissederiz; hissederiz de, ufkumuzun bitevî meleklerle, ruhânîlerle kuşatıldığını sanırız. Kimbilir kaç defa, onların gecenin koynunda menekşe renkli füsûnlu çehrelerinde, hilkate esas teşkil eden bir ruh ve mânânın bütün zamanları ve me-kânları aşıp bulunduğumuz yere sarkıtıldığını görmüş ve kökü sonsuzlukta engin bir rahmetin, onların tebessüm ve teessürleriyle iç içe parıldadığını hissetmiş; muğlak, müphem fakat celbedici bir kısım sâiklerle kendimizi onların kucaklarına atmak istemişizdir. Kimbilir kaç defa kırılmış-dökülmüş, buruklaşmış-garipleşmişizdir de, onların ümit ve itmi’nân tüten, o kuş yuvalarından daha sıcak, daha canlı, daha duru ve âdeta tılsımlı sî-nelerine kendimizi salmış, onların esrarlı mırıltılarıyla hazdan hazza kanatlanmış ve huzurla gerinmişizdir.

Onlar, bizi, her bağırlarına basışlarında karşılık beklemeyen birer vefâ kahramanı misillü büyülü bir hâl alır; biz de onlarla herşeyi aşabileceğimiz hissiyle bir güven ve emniyet içinde gerilir, etrâfı süzer; hatta herkese meydan okuyor gibi bir tavra girer ve onlara sımsıkı sarılırdık.

Anne, gökler kadar derin.. ve içinde göklerin yıldızları kadar duygu ve düşüncelerin kaynaşıp köpürdüğü, köpürüp lav ırmakları veya yeraltı çayları gibi şuraya-buraya aktığı sırlı bir his yumağıdır. Evet o, acı-tatlı kaderiyle uyumlu.. sevinçlerle, kederlerle barışık.. beklentileri olmayan, beklentilere takılıp yavrularına gönül koymayan.. tabiatı İlâhî ahlâkla kristalize öyle bir vefa ve şefkat âbidesidir ki; ne çektiği mihnetlerin mahşerdeki ter lüccesine denk gelip gırtlağına dayanması; ne de evlat vefâsızlığının bir poyraz gibi esip rûhunu sarması; sarıp ona gurbetlerin en acısını yaşatması onu dize getiremez ve ona “pes” dedirtemez...

Çocuğunun parçalayıcı neşterleri altında, ciğeri delik-deşik edilirken, bıçağı eline kaçırıp da “Anam!” diye inleyen bir kanlı kâtilin koluna “kuzum!” çığlıklarıyla sarıldığı hikâye edilen bir anne ciğeri üstûresini, çocukluğumdan beri ne zaman anmışsam hep ürpermiş ve bu mini damlada anne şefkatinin enginliğini duymaya çalışmışımdır. Hele, ebediyet ve ahirete inanan, dolayısıyla da bedenî ve cismânî olduğu kadar uhrevî ve rûhânî yanları da olan anneler!. Bunlar madde ve mânânın, cisim ve rûhun yerleşik âleminde, gönülleri evlatlarına karşı, tasavvurlar üstü öyle güçlü râbıtalara sahiptir ki; dünya ehlince çok köklü ve güçlü kabul edilen alâkalar bile ona nisbeten zayıf bir gölgeden ibâret kalır. Ne var ki, imanı, imandaki sonsuzluk zevkini duymayanlara bunu anlatmak çok da kolay olmayacaktır.

Evet, onlardaki samimiyetin hep böyle derin kalmasını, ihlâsın kesintisiz devam etmesini.. ve onların kalplerinin her zaman sevgiyle coşmasını, bakışlarının alâka ve güven vaadiyle içimize akmasını fenâ ve zevâl vadilerinde yetiştikleri halde bu kadar ebedî ve mâverâî hislerle dolup-taşmalarını anlatmak oldukça zor olsa gerek...

Bir düşünün; bizim için onlar, ne uzun hazırlıklar dönemi geçirmiş!. Ne aşılmaz zorluklara toslamış ve neleri aşmış?. Ne çetin hadiselerle pençeleşmiş, ne kadar hayâl ve melâl ile oturup kalkmış?. Ne hülya ve rüyâlarla dolup boşalmış, ne kadar yeis ve inkisarlarla burkulmuş?. Ne zorluk ve sıkıntıları göğüslemiş ve kaç türlü çileyle preslenmiş?. Ne sancılar çekmiş ve ne kadar inlemiş? Kaç defa çığlık çığlığa ağlamış ve ne kadar ağlama dindirmiş?. Kaç defa merhametle coşmuş ve kaç defa merhamete ihtiyaç hissetmiş?. Hâsılı bizim için ne değerli şeyler harcamış ve ne emekler sarfetmiş.. sarfetmiş ve sonra da herhangi bir beklentiye girmemişlerdir...

Evet bizi, varlığa ermenin hemen her safhasında kucaklayan, koklayan, öpüp öpüp okşayan, teessür ve infiallerimizi yatıştırıp sıkıntılarımızı paylaşan; yemeyip yediren, giymeyip giydiren, açlığını-tokluğunu, açlığımız-tokluğumuz içinde hissedip yaşayan, mutluluk ve saadetimiz adına insanüstü bir gayretle akla-hayale gelmedik zorluklara katlanan.. bize, vücudumuzun gelişmesi, irâdemizin kuvvetlenmesi, zekâmızın incelip keskinleşmesi, ufkumuzun uhrevîleşmesi yollarını gösteren.. bütün bunları yaparken de açık-kapalı herhangi bir beklentiye girmeyen bir varlık varsa, işte o da anadır.

Biz hayatımızın önemli bir bölümünü tâvusların renk renk tüylerinden daha güzel; çiçeklerin sihirli dünyasından daha büyülü, kuş yuvalarından daha sıcak ve daha canlı, en koruyucu seralardan daha koruyucu, daha emin onların kucaklarında, onların atmosferinde geçiririz. Evet biz, korumanın-kollama-nın, neşesini-heyecânını, gösterişini-hesâbını, sistemini-yolunu onlarda görmüş, onlarda tanımış, onlarda duymuş ve onlarda tatmışızdır. Hele, ihtiyaç ve zaaflarımız; güçsüzlük, yetersizlik ve hayatın bir kısım aksilikleriyle birleşerek üzerimize çullanışında hep onlara sığınmış ve karşımıza çıkan handikapları hep onlarla aşmaya çalışmışızdır. Biz onlara sığınırken onlar da gönüllerinin bütün sıcaklığıyla bizi sînelerine basmış ve hafakan dolu gönüllerimize emniyet ve itmi’nân üflemişlerdir.. böyle durumlarda, zannediyorum hemen herkes, kendi gönlünden olduğu kadar, onların bakışlarından, tebessümlerinden, mimiklerinden kopup gelen bir his tufanını, bir şefkat esintisini ve sessiz bir şiiri dinler gibi olurdu.

Biz, onlarla geçen bu hisli, bu hülyâlı gün ve gecelerin içinde âdeta hep bir saadet rüyâsı yaşamışızdır. Günlerin masmavi saatlerinde hayâtın en tatlı nağmelerini, annelerin bam teli gibi ses veren sînelerinden duymuş ve şuurlarımızın ihâtası ölçüsünde “herhalde gerçek mutluluk da bu olsa gerek” demiş ve kendimizden geçmişizdir.

Anne, hilkat hadisesinin en önemli esâsı, insanlık dünyasının en bereketli rüknü ve bizim de gözümüzün aydınlığıdır. Biz hepimiz, medyûniyetin en altından kalkılmayanı ve sorumluluğun en ağırıyla onun karşısında iki büklümüz. İki büklümüz ve şerefimiz de gökler gibi bu kamburumuzda.

Annenin pırıl pırıl çeliğine su veren kaynak, meleklerin akgüvercinler gibi başına konup kalktıkları cennet şadırvanları olsa gerek.! Öyle olmasaydı rûhunun ışığı hiç gözlerimizi böylesine kamaştırabilir miydi? Onun ışığı değil, gölgesi bile per-vâneleri yakar -kendi dünyamda o yüce mâhiyetin tedâi ettirdiği öldüren hislerin şokunu henüz üzerimden atabilmiş değilim- ziyâsı, -şimdilerde daha iyi hissediyorum- karanlık gönüllerimizi aydınlatan sırlı bir ışık kaynağıdır.

Anne, rûhundaki incelikle, yürekliliği atbaşı götüren öyle bir şefkat kahramanıdır ki, şefkati, re’feti ve zerâfetiyle ele alındığında bir tüy gibi yumuşak, bir ipek gibi de ince ve zarif olmasının yanında çocuklarını koruma ve kollama hususunda bir dişi aslan gibi sert ve parçalayıcıdır.

Şu gökkubbe altında ne varsa onun eli hepsinin üstündedir.. ve cennete giden yol onun ayaklarının altından geçer. Allah, kitabında ona öyle bir ululuk ve sultanlık vermiştir ki, yeryüzü sultanlıkları ona nisbeten, liyâkatsız başlarda kuru birer taçtan ibâret kalırlar. Zâten, onun ayağının altında yerini bulamamış başlardaki taçların da kalıcı hiçbir değeri olduğu söylenemez.

Ey ruhlar gibi ince, melekler kadar mâsum ve gökler kadar da derin, yüce ve değerli varlık, öteler sana kıymetler üstü kıymet vermekte ve senin nazını çekmektedir. Senin ününün bestesi tâ meleklerin oturup kalktığı yerlerde duyulmakta, hayatının şarkısı cennet yamaçlarında yankılanmaktadır. Sen her zaman duygu kancalarının ucu ciğerinde, din cevherinin gerdanlığı da boynunda yaşadın! Biz hepimiz senin kölelerin, sen ise şefkat, vefâ ve samimiyet ağıyla bizleri avlayıp esir eden taçsız bir sultansın! Eğer şu varlık âleminde herşeyin kendine göre bir rûhu, bir hayat cevheri varsa, bizim hayat cevherimiz de sen olmalısın!

Allah, kıyâmet sabahında seni Zâtının ışıklarıyla aydınlatsın! Geleceğin, cennetin cuma yamaçları gibi neşeli ve vuslatın da kutlu olsun!

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Oğluma

Pazar, Nisan 2, 2006 · Kategori: Anne

Zehra FİDAN 
 Bir anne için evlâdı bir yetişkin olduğunda dahi hâlâ bebektir.
Ah yavrucuğum!.. Çoğu zaman sana rağmen, seni, kendi seçtiğim kalıplara uydurmaya çalışacağıma, keşke seninle bunları konuşsaydım. Sana, seninle dopdolu beni anlatabilip, senin seni anlatmalarını dinleyebilseydim keşke. Çok mu geç oldu dersin? Sanmıyorum. Her şeyin bir telâfisi, belli ölçüde de olsa mutlaka vardır.

Bedenime misafirliğinin altıncı ayında bile hâlâ bazı şeylerden tiksindiğimi gören komşular, yüzlerindeki en bildik ifadelerle, "saçlanıyor gari..." dediklerinde, seninle dolu karnımı kucaklamamak için kendimi zor tutmuştum. Her ikimiz için de çok zor bir yolculuğun sonunda yanıma seni yatırdıklarında, o günlerde mideme rahatsızlık veren saçların simsiyah, pırıl pırıl parlıyordu. Ya beni hâlâ göremeyen yumuk gözlerin? O gözlerin açılıp da beni görmesini, beni bilmesini yüreğimdeki okyanusa dokunmasını nasıl da heyecanla beklemiştim güzel yavrum. Ya uzattığım parmağımı hemen kavrayan minicik parmakların. Gül pembesi teninin kokusu hâlâ burnumda... Göğsüne dayanıp da soğurmaya başladığım o cennet kokusu, zahirde kaybolsa da yüreğimdeki okyanusun üstünde bir buhurdanlık gibi tüter durur.

Ah evlâtçığım!.. Bana Rabbim'in gönderdiği en büyük hediye, karşılığı çok yüksek bir vazife olan en büyük hediye idin. Ve hâlâ da öylesin. Fakat şu gecenin karanlığında kalemimle paylaştığım hasbihalimi, dizinin dibine çökerek, sana yakararak yaptığım bir özür kabul et ne olursun. Senin gibi eşsiz bir hediyenin, dünya nimetlerinin en tatlısının, vazifelerin en ücreti peşin ödenmişinin ve en kutsalının kıymetini bilemedim. Hayır yapmayacağım; "sen çocuk, ben çocuk... Bir de üstüne hayatın bitip tükenmez gaileleri... Ne yapaydım?" demeyeceğim. Artık yüreğim özgür. Savunma mekânizmalarına sığınmayacağım.

Kara gözlerinin ışıltısı, "sizi kutlarım anneciğim" der gibi bedenime, yüreğime yayıldı hemen.

Ah ruhum!.. Başladım artık, hiç olmazsa azıcık devam edeyim. Kim bilir, bu belki de seninle oluşturacağımız kitabın ilk harfi olur. Böyle bir harfle başlayan kitap biter mi dersin? Olsun! Bitmese de çocuğunun anası devam eder. Hatimesi olmayan bu kitabı bütün analar kıyamete kadar yazar dururlar.

Ne diyordum? Üç-dört yaşlarında ne kadar kıpırdak, ne kadar hareketli, o zamanlardaki deyimimle ne kadar yaramaz bir çocuktun. Sanki ben işe "yarar" bir anneymişim gibi, nasıl da yaftayı geçirivermiştim boynuna. Ben de çok genç ve enerji doluydum ama, senin bitip tükenmez enerjinle yarışamıyordum bir türlü.

Kitaplığımızdaki kitaplar, yani boyunun yetişebildiği yere kadar olanlar; her gün en az bir kere yere dökülürdü. Kim bilir o raflarda, sana yabancı kâğıt yığınları arasında ne arıyordun? Onlardaki muammayı çözebilmek için kendince yaptığın, yapabildiğin tek şeydi onları dökmek. Resimli bir masalla seni onların ülkesine gezintiye çıkarmak yerine, işaret parmağımı gözüne sokarcasına sallayarak, emirler ve tehditler yağdırdım. Ne kötü talih. Yani evvelce senin sonra da benim için. Halbuki masallar ülkesine yapacağımız bir yolculuk her ikimizi de ne kadar rahatlatırdı, kim bilir?

Ya oyuncaklarını devamlı kırışın, bozuşun... Ve benim tavrım. Sendeki merak, o renkli ve büyülü şeyleri anlama duygusu öyle yoğundu ki... Küçük otomobilinin motorunu görebilmek için, onu kırmaktan başka çaren var mıydı? Ya da kardeşinin ağlayan bebeğinin sırrını, o plâstik bedendeki kutucuğu yerinden çıkarmadan nasıl keşfedecektin? Seni merakından ve benim toyluğumdan yalnızca Rabbim korudu güzel çocuğum.

O arabaların süratle gelip geçtiği yollarda, sıkı sıkı ellerimi tutan minik ellerinin yerinde, artık gelişmiş bir erkeğin güçlü elleri var. Artık yollarda ellerimi sığınmak ve korunmak için değil, korumak için tutuyorlar. Bir zamanlar belime gelen başına bakmak için, başımı yukarılara kaldırıyorum artık. Tuvaletini söylemen; ellerini, yüzünü yıkamayı öğrenmen için ne kadar uğraşmış, ne hayal kırıklıkları yaşamıştım. Oysa şimdi öylesine titiz bir delikanlı oldun ki, zaman zaman beni bile beğenmiyorsun. Ne güzel değil mi çocuğum? Artık prizlere çivi sokmaktan vazgeçtin. Evimizdeki elektrik arızalarını sen tamir ediyorsun. Yapmak istediğin elektronik âlet fikrini anlata anlata bitiremedin. Sana bir sır vereyim mi? Seni çok iyi dinledim ama, o kadar çok kendine has terim kullanıyorsun ki; anlar gibi göründüğüm anlattıklarının, bir çoğunu anlamadım.

Sonu gelmez soruların, sonu gelmez anlatımlara dönüştü. O sorularının hepsini tamamıyla dinleyememiş ve cevap verememiştim ama, şimdilerde seni can kulağıyla dinliyorum. Ne garip, hep annelerin çocuklarını eğittikleri söylenir. İzninle ben bunun tersini söyleyeceğim. Seni eğitiyor gibi görünürken eğitilen hep bendim güzel çocuğum. Bak dinlemeyi bile öğrettin bana.

"Ana hakkı ödenmez." derler. Ak saçlı, eli nasır tutmuş anacağımın hakkını ödeyebileceğim gibi bir kanaatim yok. Sizler gibi bir hediyeyi, küçük gönlüme okyanusları sığdıran Rabbimi anlamamda bana rehberlik yapan sizleri, ihmal ettim. Vazifemi hakkıyla yapamadım. Gönlümdeki okyanuslardan; edep, ilim, ölçü tuğlalarıyla örülmüş arklar yapıp gönlünüze boşaltamadım. Fakat hiçbir şey için geç değil, öyle değil mi? Artık perdeyi araladım ya... Bu da bir şeydir. Artık ilk harfi yazdım ya, gerisi gelir. Canlarım, güzellerim, sizi böyle güzelliklerle donatanın aşkına, annenize hakkınızı helâl edebilecek misiniz?

Kalıcı Bağlantı - Yorum (1) - Yorum yaz! | Etiketler :

Canım Annem

Pazar, Mart 26, 2006 · Kategori: Anne

 
  
Ah yüzündeki gülüşleri Cennetin güllerine benzeyen Canım Zehra annem
Beni bu dünyada yetim bırakıp sessizce gittin ya
Gözbebeklerime gözyaslarını ve kalbime ayrılıkları miras bıraktın
Canımdan bir can yüregimden tüm sevgileri alarak gittin ya
Meger seni ne cok seviyormusum canım annem

Ah gözlerindeki ısılıtıyı yıldızların kıskandıgı canım Zehra annem
Senden sonra Geceleri kimin dizlerinde mutluluklardan uyuyakalacagım
üzüldügümde kimin kollarına sarılıp teselli bulacagım
Sen benim canımdaki tek varlıgım nefesimdeki canımdın
Gİderken beni de götüremezmiydin Cennetin en güzel bahcelerine
Meger seni ne cok seviyormusum Cennetin en güzel annesi canım annem

Sacları Cennetteki güllerin kokularından kokan canım Zehra annem
Ah hastalagımda sende üzülür aglardın, güldügümde ise sende gülümserdin
Neden gidiverdin bir geceyarısı
Hani yenilmeyecektik bu elim hastalıga
Aglıyorum simdi canım annem
Sıkı sıkı tut demistin ellerimi hasta yatagında
Simdi ellerim bombos, kollarımı saran sen yoksun canım annem

Geceleri kabuslardan gözyaslarımla uyandıgımda kim silecek gözbebeklerimi
Senin gidisinle yaktıgım tüm agıtlarımı kim dindirecek
Ah simdi kollarına sarılıp doyasıya koklamak isterdim mis kokunu
Meger seni ne cok severmisim bu dünyada

Simdi dilimdeki tüm dualarımdasın ve gözbebeklerimdeki ıslak gözyasımdasın
her gecen gün sana özleminle bin kat daha yanıyorum yoklugunda
Ah yarınlarımdaki umudumsun yasama sebebimdin
Canımdın nefesimdeki aldıgım
Cennetin en güzel bahcelerine
Yüzündeki tatlı gülüşleriyle baharı getiren Zehra annem
Seni cok özledim ve sen uzaklarda olsan da seni seviyorum canım gibi
İsmail Sarıgene alintiidir

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : Canım Annem

Annem'e

Çarşamba, Mart 22, 2006 · Kategori: Anne

Annem'e
 



Kapkaranlık bir geceye düşmüş nur
bir cennet bahçesimiydi saklandığım yer
ve bir tıkırtı huzur veren zamanların başlangıcı
bir damlanın yaprağa verdiği huzur.

Aydınlığa açarken gözlerimi, ağlayarak
bir melek durmuştu başucumda mütebessim
bembeyaz ırmaklarda doyururken bedenimi
o tıkırtıyı duydum; sol göğsünde nefesim.

Asumanın berraklığı vardı nurlu yüzünde
parmaklarına geçirdiği bulutlarla okşarken tenimi;
ince bir esinti sandım, ürperti sardı tüm bedenimi
ve melekleri gördüm, gıpta ile seyrederken annemi


Sen mi melektin, yoksa penceremden gözleyenler mi?
geceleri yanımda olduğunu bilmek adına ağlayışlarımı
yüzünde tebessüm görmek adına oynayışlarımı
mukayese ederken penceremde kimsecikler kalmamıştı.

Şimdi büyüdüm; serpildi tomurcuk evladın
bir bilsem ömrümün senden fazla mühletini
ve bilsem ardımdan yas tutup ağlamayacağını
hediye der altın tabakta sunardım yaşamdaki payımı.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

ANAMA

Cuma, Mart 17, 2006 · Kategori: Anne

 


Dokuz ay koynunda gezdirdi beni
Ne cefalar çekti ne etti Anam
Acı tatlı zahmetime katlandı
Uçurdu yuvadan yürüttü Anam

Anaların hakkı kolay ödenmez
Analara ne yakışmaz ne denmez
Kan uykudan gece kalkar gücenmez
Emzirdi salladı uyuttu Anam

Doğurdu beni Sivas ilinde
Sivralan Köyünde tarla yolunda
Azığı sırtında orak elinde
Taşlı tarlalarda avuttu Anam

Ben yürürdüm Anam bakar gülerdi
Huysuzluk edersem kalkar döverdi
Hemen kucaklayıp okşar severdi
Çirkin huylarımı soyuttu Anam

Çocuğudum Anam bana ders verdi
Okumamı çalışmamı ön gördü
Milletine bağlı ol da dur derdi
Vatan sevgisini giyitti Anam

Tükenmez borcum var Anama benim
Onun varlığından oldu bedenim
Kimi köylü kızı kimisi hanım
Ta ezel tarihte kayıtlı Anam

Veysel der kopar mı Analar bağı
Analar doğurmuş ağayı beyi
İşte budur sözlerimin gerçeği
Okuttu öğretti büyüttü Anam


Aşık Veysel Şatıroğlu

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler :

Aney

Çarşamba, Mart 15, 2006 · Kategori: Anne

Aney
 

Bu akşam aklıma yine sen geldin
Dersi bıraktım çalışamadım.
Saat 1'e geliyordu Aney, yatamadım
Uyku gözüme girmedi
Sen bu saatlerde benim beşiğimi sallardın
Uykunu harab ederdin benim için
Ağladığım zaman, sancılandığım zaman
Kalkardın, süt verirdin, nane kaynatırdın
Aney, canım aney, kurban aney
Hayalin önümde şimdi anıt gibi durur
Sen şimdi leğenin başına oturmuş, hamur yoğuruyorsun
Yarın ekmek yapacaksın, akşama kadar
Gözlerin tezek dumanından yaşaracak
Alnında ter bulgur bulgur kabaracak
Sıcak bazlamalar yapacaksın.
Ben orda yokum ağlayacaksın
Ağlama Aney ağlama, gündür bu, nasıl olsa geçer
İnsan insana tez kavuşur.
Ben sizi hiç unutmadım, hiç unutmayacağım
Ben okuyorum Aney okuyorum mühendis olacağım
Sana yeni yeni avizeler alacağım
Dedim ya okuyorum mühendis olacağım
Mektubunda diyorsun ki; bu gece çiğ köfte yaptık
Lokmalar boğazımdan geçmedi
Her sofraya oturuşumuzda senin yokluğun belli oluyor
Biliyorum Aney biliyorum, Senin kalbin ipek gibidir
İncedir, yufkadır, benim yokluğuma dayanamazsın
Özledim diyorsun benim için.
Ben de özledim seni
Babamı da, bacımı da, gardaşlarımı da
Karayazılı memleketimi de
Hepinizi özledim, özledim ama gel gör ki
Kader bu elvermiyor, ne yapacaksın
Rıdvaniye'de sela şimdi
Sisleri perde perde dağıtan bir ses
Sonsuzda Allah'a ulaşan bir yankı
Bir ezan sesiyle uyanır insanlar, yorgun gecede
Uyanır herkes
Köyden şehire saman taşıyan
Deve kervanları gelir bu saatte
Çıngırak sesleri geceyle gündüzü birleştirir
Sabah olur, babam erkenden işe gider
Aney evimiz yine o yokuşta mı?
Dar sokaklar, taş duvarlar arkasında mı?
Eskisi gibi yıkık dökük mü gene?
Ah! Aney Ah! unuttum inan evimizin şeklini
O ev denen köstebek yuvalarını
Kerpiç damları, kuyu suyunu, sıra gecelerini,
Bağ yapılarını...
Yağmur dualarının anılarını yitirdim
Hele sen buraya bir gel de gör
Sonsuza uzayan gökdelenleri, sıra sıra taksileri
Geceleri renk renk ışıkları, denizde vapurları
Balıkçıları, kızları, erkekleri, insan selini
Ama benim hiç birinde gözüm yok
Ne kızlarında, ne taksilerinde, ne de gökdelenlerinde
Benim aklım sizde ve memleketimde...
Ben okuyorum Aney, okuyacağım,
Göreceksin bak mühendis olacağım.
Bizim orda, Ezo gelin, türkü türkü uzanır
Düğünlerde davullar vurulur
Zılgıtlar çalınır, lorke, delilo oynanır
Böylesine gitar denen çalgıyla
Sabahlara kadar ye ye ye diye bağırmazlar
Değil mi Aney
Hani yaz geldi mi, evimizin o küçücük penceresine
Bir çift yusuf tutan kuşu konar ya,
Hani asmamız üzüm tutar, sumaklar sakızlanır
İnsanlar çalışır, harıl harıl kış için
Güneş yandırır o kavruk yüzlerini
Hani sen elinde sıtıl, suya gidersin
İşte o zaman geleceğim, bekle beni...
Ah Aney daha neler var neler sana yazamadığım
Mektubumu burada bitirirken,
Beni büyüten ellerinden, binlerce kere öperim
Canım Aney, Kurban Aney, Can Aney.......
 

Mehmet Atilla Maraş

Kalıcı Bağlantı - Yorum (1) - Yorum yaz! | Etiketler :