AYLIK DERGİDEN SEÇMELER

Cuma, Mayıs 23, 2008 · Kategori: -Yorum-Makaleler

AYLIK DERGİDEN SEÇMELER
İnsanlığın Ortak Değeri: İlim Din Üzerine Konuşmanın Adabı
Bitmeye Yüz Tutan Hazinemiz: Kanaat Çıkmaz Sokakta Çocuk Olmak
Hastalara Karşı Dinî Görevlerimiz Kimsesizlerin Kimsesi Olmak

AYLIK DERGİDEN SEÇMELER
Fatih ve Sanat Büyük Fetih
Başkanlığımızın Almanya’daki Faaliyetleri Kendini Bilmek, Allah’ı Bilmek
Doğru Ol! Kaşgarlı Mahmut ve Divan-ı Lügati’t-Türk

Kalıcı Bağlantı - Yorum (1) - Yorum yaz! | Etiketler : AYLIK DERGİDEN SEÇMELER

Diyanet Dergisinden

Cumartesi, Nisan 26, 2008 · Kategori: -Yorum-Makaleler

Diyanet Dergisinden takip edilebilir lütfen abone olunuz

 

Temeli Allah Korkusu Olan

İslâm Medeniyetinin Işığında

Dünyayı Düşünmek

 

Allah korkusu, doğaya, çevreye ve bütün varlık âlemine hikmet gözüyle bakan, dünya hayatını haz ve egemenlik değil, sorumluluk ve imtihan alanı olarak değerlendiren bir medeniyet anlayışının inşasında kurucu unsur olarak yer alır ve inanan insanlara vahyin ışığında yol gösterir. Bu duygu sayesinde Müslümanlar, tarih boyunca madde ile manayı, bilgi ile duyguyu, bireyin özel çıkarı ile toplumun genel yararını, dünyevî kaygılarla ahirete yönelik beklentileri aynı pota içinde eritmeyi başarmış, nesneleri birer meta değil, Allah’ın ihsan ve nimeti; tabiatı ve çevreyi yağmalanması gereken fırsatlar değil, haklarına riayet edilmesi ve sorumluluk içinde  yararlanılması gereken imkânlar olarak görmüştür.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/o/4_24_12.asp

 

 

Din Eğitiminde Âlemi Öğreterek Allah’ı Tanıtma

Çocuklara olduğu kadar gençlere ve yetişkinlere de Allah’ı tanıtmak, sanıldığı kadar kolay değildir. Aralarında yaklaşım farklılıklarının olması gerekse de her birinin kendine özgü zorlukları bulunmaktadır. Şimdiye kadar Allah’ı tanıtmak için çok çeşitli yol ve yöntemlere baş vurulduğu görülmektedir. Çağımızda gelişmiş olan psikoloji, eğitim bilimleri ve özellikle de din eğitimi bilimi gibi beşerî bilimlerin verilerinin ışığında meseleye yaklaştığımızda çok ilginç sonuçlarla karşılaşmaktayız. Allah’ı tanıtma adına ortaya konan yaklaşımların birçoğunun, kaş yapalım derken göz çıkardığını, bilimsel veriler açıkça göstermektedir. Bu sonuçlar, özelde Allah’ı tanıtma, genelde ise din eğitimi işinin rastgele, atadan babadan görülen usullerle, el yordamıyla vb. değil de, tamamen bilimsel bir yaklaşımla, bilgiyle, bilinçle yapılması gerektiği gerçeğini açığa çıkarmış olmaktadır

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/o/4_24_5.asp

 

İnanç Hürriyeti

Cabir b. Abdullah (r.a.)’dan nakledildiğine göre, bir bedevî Allah Rasûlü (s.a.s.)’ne gelerek Müslüman olmak üzere biat etti. Bir süre sonra hastalandı ve Hz. Peygamber'den biatini feshetmesini istedi. Allah Rasûlü bunu kabul etmedi. Bedevî, ikinci ve üçüncü talebine de olumsuz cevap alınca Medine’den ayrıldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Medine, kirini atan temizini tutan bir körük gibidir,” buyurdu. (Buhari, Ahkâm, 45)

Burada yorumunu yapacağımız hadis, inanç hürriyeti konusunda sevgili Peygamberimiz’in tutumunu açık biçimde ortaya koyan bir rivayettir. Kendisine gelip Müslüman olan ve bağlılık yemini yapan bir bedevînin, hastalığını bahane ederek İslâm’dan ve Medine’den ayrılmasını uygun bulmayan, fakat imkânı olduğu halde onun gidişine de engel olmayan Hz. Peygamber, bedevîye olan kırgınlığını yukarıdaki ifadesiyle dile getirmiştir. O, insanları Allah’ın yoluna davet eden bir elçi olarak, bu davete icabet edenlere ne kadar sevindiyse, bundan uzak duranlara veya verdiği sözden cayanlara da o nispette üzülmüştür. Ümmetini, ateşe düşme tehlikesine maruz pervanelere benzeten ve onlar ateşe koştukça eteklerinden çekip korumaya çalışan Allah Rasûlü’nün (Müslim, Fedâil, 17), kendisini âdeta ateşe atan bir bedevîye bu şekilde tepki göstermesi anlaşılabilir bir tutumdur. Onun için Cenab-ı Hak sevgili elçisinin bu hassasiyetine, “ Demek onlar bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa, arkalarından üzülerek neredeyse kendini harap edeceksin.” (Kehf, 6) ayetiyle işaret etmiştir.

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/o/4_24_9.asp

 

İmaj, hayatlarının bütününü kapsayan en önemli kavramlardandır. Ayakkabıların bağcıklarının duruşundan saç modeline, elinde taşıdığı çantasından içtiği gazoz ya da meyve suyu türüne, gezdiği mekânlara, izlediği ve dinlediği programlara varıncaya kadar, çevrem dediği insanlar tarafından belirlenmiştir. Onların kabulü gencimizin de kabulü oluvermiştir nasılsa? Hangileri tam olarak bizim sevgili gencimizin zevkine uygundur, bilemeyiz. Ama önemli olan imajdır!

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/o/4_24_7.asp

 

 

İslâm Medeniyeti ve Özellikleri

İslâm, toplum hayatındaki maddî ve manevî talepleri tam bir denge içerisinde karşılayabilecek ve gerçek anlamda bir medeniyetin kuruluşunu mümkün kılacak değer hükümlerine sahip bir dindir. “O ne yalnızca bir mistik inanç ne de salt bir felsefedir. İslâm, Allah’ın yarattıkları için koyduğu kanunlara uygun bir hayat tarzı ve yoludur. Onun en yüksek işi, insan hayatının maddî ve manevî tarafları arasında tam bir uzlaşma meydana getirmektir.” (Muhammed Esed, Yolların Ayrılış Noktasında İslâm, trc. Hayreddin Karaman, İstanbul 1986, s. 24)

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/o/4_24_1.asp

 

Birlikte Yaşamanın Getirdiği Görev Ve Sorumluluklar

Ayette “uzak komşu” ve “yakın komşu” zikredilerek komşulara ihsan önemle vurgulanmıştır. Toplum hayatında insanlar, mesken, dükkân, iş, yolculuk ve benzeri pek çok alanda sosyal ilişki halindedir. Aynı ilde, ilçede, köyde ve mahallede birlikte yaşarlar. İnsanın komşularına, arkadaşlarına ve misafirlerine iyi davranması, haklarına riayet etmesi ve saygılı olması temel görevidir. Peygamberimiz (s.a.s.), “Cebrail bana komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, onu mirasçı kılacak sandım.” (Buhârî, Edeb, 28; VII, 78) “Komşularına iyi komşuluk et ki gerçek Müslüman olasın.” (İbn Mâce, Zühd, 24; II,1410) “Allah katında komşunun hayırlısı komşusuna hayırlı alan kimsedir.” (Tirmizî, Birr, 28) “Kim Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsa komşusuna iyilik etsin.” (Buhârî, Edeb, 31; VII, 79) buyurarak komşulara nasıl ihsanda bulunulması gerektiğini beyan etmiştir. Bu itibarla ekonomik durumları, sosyal konumları, itibar düzeyleri, etnik kökenleri ve inanç durumları ne olursa olsun, komşularımıza iyi davranmamız, her şeyden önce onlara Allah'ın bir kulu olarak bakmamız gerekir

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/o/4_24_8.asp

Kalıcı Bağlantı - Yorum (1) - Yorum yaz! | Etiketler : İman, ilim ve irfanın aydınlığında gönüllere yerleşen Allah korkusu, her zaman müminlerin hayata ve geleceğe bakışlarını

Aylik Dergilerden

Perşembe, Nisan 24, 2008 · Kategori: -Yorum-Makaleler

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/DIYANET/avrupa/2008/mart/martd/INDEX.HTM  pdf olarak okuyabilirsiniz
---------
 
Osmanlı Donanmasının Mânevi Fenerleri
Ahmet Ürgüplü
 

Osmanlı bahriyesinde vazife yapan Müslüman mürettebatın yanı sıra, Hristiyan mürettebatın da dinî vazifelerini yapmaları maksadıyla -zaman zaman geri dönmeseler de- gemiden ayrılarak kiliselere gitmelerine müsaade edilmiştir. Hattâ 1847’de Sultan Abdülmecid’e, Kaptan Paşa tarafından verilen bir arizada, donanmada görev yapan Hristiyan teb’anın açık denizlerde ibadetlerinden geri kalmamaları için gemilere papaz tâyin edilmesi istenmiştir.
http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=4233

................

http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=3913

 

Hac

Hac, kasdetme ve yönelme mânâlarına gelir. Ancak onu, mutlak kasd ve mücerret yöneliş mânâlarına hamletmek de doğru değildir. Hac, hususî bir zaman diliminde, hususî bir kısım yerleri, yine bir kısım hususî usullerle ziyaret etmeye denir ki; senenin belli günlerinde, hac niyetiyle ihrama girip, Arafat’ta vakfede bulunmak ve Kâbe’yi tavaf etmekten ibaret sayılmıştır. İhram haccın şartı, vakfe ve tavaf ise onun rükünleridir.
Her sene, dünyanın dört bir yanından yüz binlerce insan, “Beytullah”a teveccüh edip, mübarek bir zaman dilimi içinde, Sahib-i Şeriat tarafından belirlenmiş bazı mekânları hususî bir kısım usullerle ziyaret eder.. vazifelerini yerine getirir ve günahlarından arınırlar ki böyle bir vazife “Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe’yi tavaf etmesi, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır.” fermanıyla, İslâm’ın beş esasından biri olarak gücü yeten herkese farz kılınmıştır
.

------------

İslâm Kelâmcılarına göre Hıristiyanlık:

 

Christianity According to Muslim Theologians: The Example of Qâdî 'Abd al-Jabbâr

-Kadı Abdülcebbâr Örneği-

Lejla DEMİRİ

Müslüman-Hıristiyan ilişkilerinin ilk örneklerine daha İslâmiyet'in ilk yıllarında rastlanmaktadır. Kur'ân-ı Kerim Hıristiyanlardan, onların inanç esasları, dîni yaklaşımları ve kutsal kitaplarından söz etmektedir. Ayrıca tarihî kaynaklar, Hz. Muhammed ile ilk Müslüman toplumun Hıristiyanlarla olan münasebetleri ve görüşmelerine tanıklık etmektedir. Özellikle 630'da Necrân'dan gelen (Kuzey Yemen) Hıristiyan heyetinin Medine ziyaretini, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında gerçekleşen teolojik diyalog örneklerinin ilki olarak değerlendirmek mümkündür.1

İlk dönemden itibaren Müslümanlar birden fazla Hıristiyan mezhebi ile yüz yüze gelmişlerdir. Buna bağlı olarak, Hıristiyanlık'a atıfta bulunan Müslüman yazarlarca kaleme alınmış eserler, başlıca üç Hıristiyan mezhebinden söz etmektedir: Melkâîler,2 Nestûrîler3 ve Yakûbîler.4 Fetihler sonucunda Müslüman-Hıristiyan ilişkilerinin daha da yoğunlaşması ile birlikte Müslümanlar, bu üç Hıristiyan mezhebin dışında, meselâ Suriye'de Ermeni Kilisesi, Mısır ve Habeşistan'da ise Kıptî Hıristiyanlık'ı ile de tanışmışlardır.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=747

 

----------------

İslam'ın Tevrat* ve İncil'e Bakışı

The Torah and Bible Perception of Islam

Lütfullah CEBECİ

Prof. Dr., Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.

İslam'ın bir konudaki görüşünü belirlemek için, her şeyden önce onun ana kitabı ve anayasası olan Kur'an-ı Kerim'in o hususta ne dediğine bakmak gerek. Bu açıdan Kur'an-ı Kerim'in şu anda insanlığın elinde bulunan iki önemli kitap ve din hakkında ne dediği çok önemlidir.

Allah Teala birçok ayette, Hz. Musa'ya (Hud, 110; İsra, 2; Müminun, 49; Furkan, 35; Kasas, 43 vb.) ve Hz. İsa'ya (Tevbe, 30; Bakara, 87 vb.) "kitab" verdiğini/insanlara iletilmek üzere ilahi mesajını vahyettiğini haber verir. Kur'an-ı Kerim Hz. Musa'ya vahyedilen kitabın isminin, "Tevrat", Hz. İsa'ya vahyedilen kitabın isminin, "İncil" olduğunu bildirir. (Hadid, 27; Maide, 44-46 vb.)

Her iki kitap da öncelikle İsrailoğulları'na (Casiye, 16; Al-i İmran, 49; Mümin, 53 vb.), sonra da ulaşabildiği diğer bütün insanlara iletilmek üzere gönderilmiştir. Mesela Hz. Musa'nın peygamberlik görevi, Tevrat'ı, o günkü Firavun'a ve onun halkı olan Mısırlılara iletmeyi de içermektedir.

http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=749

 

----------------

Kur'ân'da Ahlak Esasları
Prof Dr Ibrahim Emiroglu

Arapça bir kelime olan ahlakın konusunu insanın karakteri, iyi ve kötünün tespiti, iyiyi alıp kötüden kaçınma yolları, insanın yapması gereken vazifeler oluşturur. Kur'ân-ı Kerim, bilinen ahlak kitaplarındaki sisteme göre değil de kendine mahsus sistematiği içerisinde eksiksiz bir ahlak sistemi oluşturacak zenginlikte nazari prensipler ve ameli kurallar getirmiştir. Kur'ân ahlakı sayesinde insan, davranışlarındaki güzel ve çirkin olanı anlarken fazilet ve reziletleri de kavrar, ahlakı faziletlerle süslenme ve kötülüklerden yahut manevi hastalıklar (emradu’l-kalb)’dan kurtulma yollarını öğrenir. Zaten ahlakın gayesi de budur.
http://www.yeniumit.com.tr/konular.php?sayi_id=79&konu_id=1112&yumit=bolum2

 

--------------

 

Hayat: İman ve Amelle Güzelleşir

Kerim Buladi

Allah Teâlâ, insanoğlunu çeşitli nimetlerle donatmıştır. O’nun insanoğluna lütfettiği maddi ve manevi nimetlerin sayılması imkansızdır. Nitekim bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “O, size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.”1

“Allah’ın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkanları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi?...”2 âyetinde belirtildiği gibi, bazı nimetler açık olarak müşahede edilirken, bazıları ise müşahede edilemez. Akıl, düşünce, irade, vahiy, İslâm vb. lütuflar, manevî nimetler olarak zikredilmiş, vücudumuzun organları, içtiğimiz sular, yediğimiz sebzeler, meyveler, yer altı ve yer üstü zenginliklerimiz, deniz ürünleri vs. ise maddi nimetler olarak belirtilmiştir.

Allah Teâlâ’nın, insanoğluna ihsan ettiği nimetlerin başında hayat nimeti gelmektedir.3 Akıl, düşünce, muhakeme ve irade ile donatılan insanın hayatı, başka varlıkların hayatına benzemez. Çünkü insan, kendisine verilen bu nimetler sayesinde varlıkların en şereflisi olarak nitelendirilmiştir. Birçok varlık, birçok nimet, bir çok imkan onun hizmetine verilmiştir. Bu yüzden insan, Allah’ı tanımakla, O’nun emirlerine, yasaklarına göre hayatını tanzim etmekle ve şükretmekle yükümlü kılınmıştır.

http://www.altinoluk.com/makale_detay.php?makale_no=d266s040m1&dergi_sayi=266 

-------------

AİHM, İslam’a Hristiyanlık Gibi Bakıyor”

Ali Bardakoglu

Hıristiyanlık ile Müslümanlık arasında çok ciddi bir fark vardır. Batı insanı Hıristiyanlığı, ana kaynağıyla değil, daha çok sosyolojik yönüyle bilir. Hıristiyanlığın tarihindeki kırılmalar sebebiyle oluşan çeşitli mezhepler, ayrı bir inanç, hatta ayrı bir din şeklinde gelişmiş ve kiliseler ayrılmış, ibadet ve ritüeller farklılaşmış, kısaca her biri ayrı bir din gibi yapılanmış ve böyle kabul edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Batının, Hıristiyanlık tarihinin ve Hıristiyanlık geleneğinin ağır baskısı altında olduğu için, kendi dini yapılanması ve kabulleri istikametinde İslam dininin nesnel, rasyonel, ortak bilgisini ve İslam dünyasındaki sosyolojik din olgusunu anlamaya çalışıyor. Halbuki, İslam dünyasında böyle bir tarihi tecrübe, böyle bir tarihi süreç yoktur.

http://www.altinoluk.com/makale_detay.php?makale_no=d266s048m1&dergi_sayi=266

------------

BİR HAYAT TARZI OLARAK PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİPROF.DR. MEHMET SOYSALDI
Resulullah’ın siyaset, ekonomi, hukuk, ahlâk, adab, eğitim, aile hayatı gibi konulardaki uygulamaları, O’nun sünnetinin sosyal boyutunu teşkil eder. Bu yönüyle Hz. Peygamber (sav), hem toplumun lideri, hem de toplumun üyesi olarak, mükemmel bir İslam toplumunun nasıl olması gerektiğini pratik olarak bizlere göstermiştir.

-Biz müslümanlar, Peygamberimizin kul hakkına karşı hassasiyetini;

-Kuvvetin değil hakkın hâkim olduğu hukuk anlayışını;

-“Komşusu aç iken tok uyuyan bizden değildir”(6) buyruğundaki sosyal adalet anlayışını;

-Ferdi topluma, toplumu ferde feda etmeyen idare anlayışını;

-Yeryüzünde adaleti hâkim kılmayı esas alan i’lây-ı kelimetullah anlayışını;

-Her türlü sömürüyü bertaraf eden ve eşref-i mahlûkat olan insanın, insanca yaşamasını hedef alan ekonomi anlayışını;

-İnsanın ruh-beden bütünlüğünü bozmadan insan-ı kâmil yetiştirmeyi esas alan eğitim anlayışını,

Kısaca söylemek gerekirse, O’nun toplum hayatında amaçladığı hedefleri ve esas aldığı ilkeleri sosyal hayatımızın temeli haline getirmeliyiz.
http://www.turkgazeteleri.com/GZT/DRG/gulistan.htm  gülistan dergisi

 

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : DERGILER

Başörtüsü Savunmasının Yöntemi ve Haklılık Delilleri

Çarşamba, Nisan 2, 2008 · Kategori: -Yorum-Makaleler

 

Nuri Çakır

Doç. Dr.

Başörtüsü, çok eski tartışmalara konu olmakla birlikte, son yirmi yılda üzerinde en çok konuşulan konulardan birisidir. Bu kadar yoğun tartışmalara konu olduğu için başörtüsünü birçok açıdan inceleyen çalışmalar yayınlanmıştır. Ancak, hâlâ tartışılmaya devam edilmektedir. Bütün bunlara rağmen, toplumsal bir konsensüse ulaşabilmek için hâlâ seviyeli tartışmalara ihtiyaç vardır.

Başörtüsünü gündelik hayatlarının bir parçası olarak gören insanlar, karşılaştıkları sıkıntılar üzerine, tabii olarak kendilerini savunma ihtiyacı hissetmektedirler. İşte, bu noktada bazı problemler yaşanmaktadır. Çünkü, bazen insanlar kendilerini savunurken, yanlış yöntemler kullanabilmektedirler. Bu durumlar sıkıntıların devam etmesine neden olmaktadır.

İşte, bu makalede, insanların yaşama biçimlerini savunurken düştükleri bazı hatalara dikkat çekilecektir. Bu durum yeni yöntem önerilerini de beraberinde getirecektir. Bütün bunların yanında bu çalışma, otoriter eğilimlerle insanın en tabii hakkı olan kıyafet özgürlüğüne yasak getirmenin ne kadar tutarsız bir davranış olduğunu da ortaya koymaktadır.1

A. Başörtüsü Namus İlişkisi

Başörtüsü takmanın, "namus" kavramıyla doğrudan bir ilişkisi vardır. Yani edep, haya, doğruluk ve güvenilirlik gibi faziletlerin sonucu olan ve yüksek değer taşıyan hasletler ve ahlaki ölçülerle ilgilidir. Bu durum, başörtüsü kullananlar için, çoğu kez unutulmaktadır. Üstelik, bu unutmada sadece devletin değil, kamuoyunun da katkısı vardır.2 Şöyle ki, başörtüsü namus ilişkisini gündeme getiren bir kişi, "başı örtülü olanlar namuslu da başı açık olanlar namussuz mu!" gibi bir bakış açısına sahip olabilmektedir. Aslında, bu bakış açısı tutarlı değildir. Çünkü, herkes için farklı da olsa, kıyafete ilişkin bir namus ölçüsü mutlaka vardır. Kimisi için saçının görünmesi, kimisi için omzunun görünmesi namusuna zarar verir iken, bir başkası için de sadece avret yerinin görünmesi namus anlayışına aykırı olabilir. Ama her halde, kıyafetin/örtünmenin namus ile ilgisi gözardı edilemez.3

Bütün bunlardan dolayı, başörtüsü sadece temel hak ve hürriyetler açısından değil, aynı zamanda namusun korunması için de savunulması gerekmektedir.

B. Otoriter Devlete Karşı Hürriyet Mücadelesi

Başörtüsüne karşı çıkanların önemli bir kısmı, başörtüsünün siyasal simge olarak kullanıldığını savunmaktadır. Peki böyle bir yaklaşım çok mu yanlıştır? Bu tutumu sorgulamak amacıyla bir an için bu iddianın doğru olduğunu varsayalım ve anlamaya çalışalım.

"Başörtüsü takanların çoğu, bunu belli bir siyasi görüşü ve bu görüştekilerin partisine desteği ifade etmek üzere takıyorlar. Sokakta dilediklerini yapsınlar, ama kamusal alanda siyaset yapmak olmaz, bu nedenle memura da öğrenciye de başörtüsü yasaklanmalıdır."4

Başörtüsü takanlar bir partiye oy verdikleri için başörtülü değillerdir. Aksine başörtülüler, son on beş yıl içinde başörtüsü hürriyetini getireceği ümidiyle birçok partiye oy vermişlerdir. Başörtüsü yasağının kalkmasını önemli gören dindarların oy verdikleri partilerin kendilerine göre ortak özelliği, bu yasağın, devlet tarafından "muhafazakâr millete" dayatılan bir yasak olduğu ve milletin de iktidara gelerek bu yasağı kaldıracağı ümididir.

Dindarlar ve başörtüsü yasağının kalkmasını isteyenler farklı partilere de oy verseler, aslında bunların ortak özelliği devletin başörtüsüne karşı takındığı tavrı değiştirebilme çabasıdır. Bundan dolayı başörtüsüne hürriyet isteyenler, başka savunma sebeplerinden önce, bu temel sebebi açıkça nazara almalıdırlar. Diğer ifadeyle başörtüsü, bir taraftan, din ve vicdan hürriyetinin sonucu olarak, diğer taraftan da devletin resmi ideolojisine karşı durma hakkının bir gereği olarak savunulmalıdır.

Aslında, demokratik devletlerde devletin resmi ideolojisi olmaz, devrimle bir hayat biçimi de dayatılmaz. Bundan dolayı, resmi ideolojiden farklı görüşlere sahip olan insanların sindirilmeye çalışılması, demokrasinin en genel tanımlarına göre yanlış ve çağdışıdır.

Burada bireysel hürriyetlerle başörtüsünü savunmak ile "devlet otoritesinin dayattığı dünya görüşüne muhalefet edebilme hakkı" açısından başörtüsünü savunmak arasındaki farka dikkat çekmek istiyoruz.

Din ve vicdan hürriyeti bireysel hürriyetlerdendir. Gelişmiş ülkelerde dahi, kamu düzeninin ve din seçme hürriyetinin korunabilmesi için, başkalarına dinî telkin yapma hakkının sınırlandırılması yoluna gidilmiştir.5 Oysa, devlet otoritesinin dayattığı dünya görüşüne muhalefet edebilme hakkı, demokrasinin ta kendisidir ve insan haklarının başlangıcıdır. Demokratik devletin "ideolojik devlet" olamayacağı prensibi nedeniyle, ideoloji dayatmaya başlayan her devlete karşı hak aramak ve bu anlamda siyasal hürriyet istemek, din hürriyetinden daha geniş bir hak ve hürriyettir.

O halde, başörtüsünün "karşı-ideolojik bir tavrı" yansıttığı kabul edildiği takdirde; bu tavır, din hürriyetine dayalı tavırlara nazaran daha kesin ve daha korunmaya layıktır. Zira, ikincisi birincisinin sonucudur. Muhalefet hakkı olmayan bir ülkede din hürriyetinden bahsedilemez. Diğer ifadeyle, başörtüsünün otoriter devlet tarafından baskı nedeniyle bilinçli olarak siyasallaştırılmış olması, otoriter devletin savunduğunun aksine, başörtüsünün savunulmasını zorlaştırmamakta, aksine daha kolaylaştırmaktadır.

Bu durumda akla şu soru gelebilir: Otoriter devlete muhalefet etme hakkının, "kamusal alana" yönelik bir sınırı olmayacak mıdır? Okulda ya da devlet dairesinde bu hakkı savunmaya kalkmak, okula ya da devlet kurumlarına siyaset sokmak anlamına gelmez mi?

Elbette hayır. Başörtüsünün memurlar ve öğrenciler için serbest olması, ideolojik ayrımcılık değil, aksine, devrimlerle başlatılmış çağdaş-çağdışı ayrımın sona erdirilmesidir. Yanlışlık nerede ve kimin üzerinde yapılıyorsa, doğrusu da önce orada uygulanmalıdır.

C. Başörtüsü ve "Mini Etek" Hürriyeti

Başörtüsü müdafaası sırasında sık duyulan savunma mekanizmalarından birisi de, "Devlet mini etek giyene karışmadığı gibi, başörtüsü takana da karışmasın." cümlesidir. Bu cümle mini etek giyen bir bayan tarafından söylendiğinde, "benim dilediğim kıyafeti seçme hakkım varsa sizin de bu hakkınız olmalı" anlamına gelen, anlaşılabilir bir cümledir. Ve başörtülülere, muhtemelen insan hakları namına verilmiş bir destektir.6

Buna karşılık, salt bir hürriyet talebi gibi görülmesine rağmen, dindarlar tarafından söylendiğinde, başka bir anlama gelmektedir. Gerçekten dindarlar için, mini etek günahkarca ve ahlâken zayıflık ölçüsü olan bir kıyafeti temsil eder. Çünkü, dinen yasaklanmıştır. Savunma için, mini etek-başörtüsü karşılaştırması yapan bir dindar, aslında zihnindeki bu kayıt nedeniyle şunu söylemek istemektedir: "Devlet ahlâksızlık yapana karışmadığı gibi, dinî inancının gereğini yerine getirmeye çalışana da karışmasın." Böyle bir karşılaştırma doğru değildir. Karşılaştırmada mini etek yerine başka bir kıyafet konulmuş olsaydı, daha sağlıklı bir karşılaştırma olurdu. Mesela, "isteyen sarı kazak giyebiliyorsa, başörtüsü de takabilmelidir" ya da "devlet toka takana karışmadığı gibi başörtüsü takana da karışmasın" denilseydi yanlış olmazdı. Çünkü, dinî kıyafetle ahlaka aykırı kıyafeti mukayese etmek çelişkili ve yanlış bir savunma yöntemidir.

Zira, başörtüsü "takma davranışının" ahlâki standartlarla hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen ve sadece kültür ve din hürriyeti ile ilgilidir. Devlet açısından da olsa olsa devrimlerle ve laiklik ilkesiyle ilişkilendirilebilir. Oysa, mini etekle/açık-saçık kıyafetle sokağa çıkmanın din hürriyeti ile ilgisi yoktur; insanlar benimsedikleri herhangi bir inancın gereği olarak mini etek giymemektedirler. Bilakis, bu davranış, devletin korumaya çalıştığı kamu düzenini ihlal eder. Bu nedenledir ki, "alenen hayasızca hareket" her ülkede ve ülkemizde suçtur.

O halde, mini etek adı altında ahlâka aykırı kıyafete hürriyetle, başörtüsü hürriyetini karşılaştırmak ve birbirine eş görmek, başörtüsünü savunmayı daha da zorlaştırmakta ve bu yoldaki hak aramalarını yanlış yöne sevketmektedir.

Mecelle'nin, "Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır" kuralı, burada uygulanmalıdır. Kötülüğü önlemek de iyiliği sağlamak da önemlidir, şayet bir öncelik gerekiyorsa, kötülüğü önlemek önce gelmelidir. Oysa, başörtüsü-mini etek kıyaslamasıyla bu kural çiğnenmektedir. Halbuki, dindarlar yukarıdaki savunma biçimiyle, kötülüğü/ahlâksızlığı önlemeyi geriye bırakıp, hatta görmezden gelip, iyiliği/din hürriyetini ön plana almaya yönelmektedirler. Kanaatimizce böyle bir öncelik zorunlu değildir. İnsanlar bir yandan ahlâksızlığı önlemek için çalışmalı, diğer yandan da devletin her türlü hürriyeti ve başörtüsü hürriyetini kabul etmesini istemelidir. Ahlâksızlık hürriyet değil, suçtur; suç işleme hürriyeti şeklinde bir hürriyet ise hiç bir zaman olmamıştır.

Kıyafet tercihleri arasında mukayese yapılacaksa cümle şu şekilde olmalıdır: "Devlet başını açana karışmadığı gibi, başını örtene de karışmamalıdır."

D. Diğer hususlar

Başörtüsü savunması sırasında yapılan, ama zaten basında çok işlendiği için burada ayrıntılarına girmeye gerek duymadığımız diğer bazı yanlışlıklarla ilgili değerlendirmelerimiz ise şunlardır:

1. Başı örten örtünün adı, rengi, boyu önemli değildir. Önemli olan örtünmenin ruhudur. Yani kişinin emrolunduğu gibi örtünebilmesidir. Zira, başörtüsü hürriyetine karşı olanlar için, başörtüsünün her türlüsü "çağdışı"dır.

2. Başörtüsünü yasaklayan bir kanunun olup olmadığı da nihai planda önemsizdir. Zira, herhangi bir biçimde, başörtme hakkını sınırlandıran bir kanun çıkarılmış olsa dahi, bu yasağın meşruiyeti sonucunu doğurmaz. Aksine, mücadelenin biraz daha şiddetleneceği anlamına gelir.

Bununla birlikte bu bilgi, otoriter devletin bu amaçla bir kanun dahi çıkaramamış olduğunu göstermek bakımından faydalı olabilir.

3. Anayasa’da ve kanunlarda tanımı bulunmayan "kamusal alan" kavramına, başörtüsüne hürriyet arayışları kapsamında ihtiyaç yoktur. Dinin yaşanması neticesinde, dini teamüllerin toplumsal hayatın her safhasında kendini hissettirdiği Türkiye gibi ülkelerde, dar bir kamusal alan tanımlaması yapmak, toplumun dinsizleştirilmesini gerekli kılacağından bu tekliflerin pratik değeri yoktur. Kamusal alan yaklaşımlarıyla dini yaşama biçimlerini sınırlamaya kalkmak, din hürriyetini sınırlayacağından demokrasiyle bağdaşmaz.

Hukukun temel ilkelerinde, başörtüsü hürriyeti zaten korunmaktadır. Buna rağmen, savunmada, "kamusal alan" kavramına ve "hizmet alan, hizmet veren" ayrımına güvenmek ya da bu ayrımı geçerli saymak yanlış bir tercihtir. Zira, otoriter devletin baskı için kullandığı bir çok kavram gibi kamusal alan kavramı da hukuki/anayasal kavram değildir.

4. "Kamusal alan" kavramı çerçevesinde yapılan tartışmalarda gündeme gelen, öğrencilerin ve hastaların başörtüsü takabileceği, ancak öğretmen vb. kamu görevlilerinin takamayacağı yönündeki görüşler de tutarsızdır.

Kamu hizmeti veren öğretmenin başörtülü olması halinde tarafsızlığın bozulacağı görüşü, öğrencinin başörtülü olması halinde sözkonusu değil midir? Yani öğrencinin başörtülü olması halinde tarafsızlık bozulmayacak mıdır? Bu açıdan bakılınca, öğretmen öğrencisinin başörtüsüne "karşı" olabilir, başı açık bir doktor başörtülü hastasına karşı yanlı davranabilir.

Yanlı davranış gösteren kamu görevlilerini, bu tutumlarından dolayı cezalandırmak mümkün iken, niçin toptancı bir yaklaşımla bütün başörtülü kamu görevlileri töhmet altında bulundurulmaktadır. Bu durum büyük bir haksızlıktır.

Aslında, başörtülülerin tarafsız olamayacağı tezi, otoriter devletin toplumun bir kısmından yana olduğunu gösteren işari bir manaya da sahiptir. Hür ve demokratik bir ortamda böyle bir ihtimal sözkonusu değildir. Çünkü, devlet halkının hepsine eşit uzaklıkta bir hizmetle sorumludur. Zira, devletin tarafsızlığı sayesinde, başörtmenin ya da örtmemenin bir avantaj olmaktan çıktığı bir toplumda, başörtülü ya da başörtüsüz olmak bir siyasetin değil, salt bir dinin ya da dünya görüşünün ifadesi olarak ortaya çıkacaktır.

5. Mustafa Kemal'in ve yakın arkadaşlarının başörtüsüne karşı olmadıklarını savunmak başörtüsünü savunmanın doğru bir yolu değildir. Zira, yapılmış devrimlere objektif bakıldığında, aslında başörtüsüz toplum projesinin de yapılacak devrimler sıralamasına konulduğu sonucuna varılacaktır. Gerçekten de Tek Parti döneminin ve sonrasının bütün ders kitaplarındaki resimlerde, toplumda yapılmak istenen bu devrim, aile fertlerinin görüntüsüne kadar götürülmüştür. Resimlerde büyükanne başörtülü, anne başı açık, çocuk başı açık/"çağdaş" olarak tasvir edilmiştir. Bu tarz yaklaşımlar, aslında, safların netleşmesini önlemekte ve dolayısıyla problemin kangren haline gelmesine yol açmaktadır.

6. Dinin başörtüsü konusundaki emrinin mahiyetinin, kapsamının ve sınırlarının bu tartışmada önemi yoktur.7 Devletin, başörtüsü yasağını, başörtüsünün farz olmadığını ileri süren bir din yorumuna dayanarak sürdürmesi ne kadar yanlışsa, dindarların devletin bir kurumunun vereceği fetvaya dayanarak başörtüsü savunması yapması da o kadar yanlıştır. Bu alan, "güya laik" devletin içtihat alanı değil, kişilerin inanç ve kültür alanıdır. Ayrıca devletin, bu fetvayı verecek resmi bir "alimler kurulu" kurmayacağını da kimse garanti edemez.

7. Başörtüsü mücadelesinde hürriyetten yana olanların, hangi dünya görüşüne sahip olduğu, hangi partiye mensup olduğu, yasak karşısında fiilen hangi tavrı takındığı/başını açıp açmadığının da önemi yoktur. En önemlisi, şayet aktif siyasetin içindelerse yasağın kalkmasını isterken bunu siyasi bir malzeme olarak kullanmayı düşünüp düşünmedikleri önemli değildir. Dinin siyasallaştırılması ve siyasete alet edilmesi, zannedildiği gibi, toplumun dinî taleplerini dile getirmek ve bunlar üzerinden siyaset yapmak değildir. Aksine, demokraside her siyasi hareket, kendi şablonu içinde, toplumun dinî taleplerini de düşünür, tartışır ve iktidar olursa uygulamaya geçirir ve bununla halkın karşısına çıkıp oy ister.

Bu nedenle bu mücadelede, mücadele niyetinin, mücadele saikinin ve mücadele sebebinin fazlaca bir önemi yoktur. Önemli olan, doğru taraftakilerin, kendince doğru yöntemleri uygulayarak ve doğru deliller yardımıyla hareket edip etmediklerdir. Hatta aslolan, buğzu küllendirmeden mücadeleye devam etmektir.

Tevekkül zorunlu olduğuna göre, netice alıp almamanın da bu mücadelede fazla bir önemi yoktur. Diğer ifadeyle, müsbet hareket etmek ve vazife-i İlahiyeye karışmamak en önemli prensiptir.

8. Problemin çözümü için, "devleti ele geçirmek" gibi tepeden inmeci yöntemlerin faydası yoktur. Zira aslolan, salt başörtüsünü takmak değil, onu belirli bir dinî şuur ile takmaktır. Bu şuurun edinilmesi için ise, devletin, hürriyetleri genişletmesi yeterlidir. Diğer ifadeyle devletin tam demokratik devlet olması yeterlidir ve toplumun muhafazakârlığı arttıkça devletin de muhafazakâr demokratik bir devlet olması kaçınılmazdır.

O halde bize düşen asıl görev, Bediüzzaman Said Nursi'nin 13. Mektup'ta dediği gibi, toplumun halinden şikayetçi (mütehayyir) olan % 80'lik kesimine nur göstererek, selametli bir yolu bulması için yardımcı olmaktır. Devletten istememiz gereken ise, başı kapatma yasağını ve nasihatin önündeki diğer her tür yasağı kaldırarak (bu arada başı açma yasağı da koymayarak), hürriyetin, sırr-ı teklifin ve insaniyetin, yani İslamiyet'in önünü açmasıdır. Zira, bir devletin bir dine hürmeti, aslında o dine en iyi hizmetidir.

Dipnotlar

1. Bu yazıda "başörtüsü" kavramını başı örten örtülerden sadece biri için değil, genel olarak "başörtüleri" için kullanacağız.

2. Başörtüsünün çeşitli yasaklardan dolayı aç-kapa usulüyle kullanılması da ilk bakışta bu olumsuzluğa katkı yapıyor gibi görünebilir. Zira, bunlar başlarını açmaktan rahatsızlık duymakla birlikte, başlarını açmak zorunda kaldıklarında kendilerini "namusu zedelenmiş" kişiler olarak gördüklerini söylemek zordur, namus daha ağır bir kavramdır. Ancak kanaatimizce bunlar özgür bırakılsalar bu uygulamadan vazgeçeceklerine göre, kendi özgür iradelerinin ürünü olmayan bu uygulamanın olumsuz sonuçlarından sorumlu tutulmaları, kanaatimizce ahlâken doğru değildir.

3. Nitekim başörtüsü takan, ancak bunu namusu ile ilgili görmeyen bayanların hemen hemen hepsi, plaj kıyafetiyle yabancılara görünmeyi, hiç tereddütsüz, kendi namus anlayışına aykırı bulur. Aynı şekilde, plajda yabancı erkeklere görünmeyi namus anlayışı yönünden mahzurlu görmeyen bayanların hemen hemen tümü, kendi evinde plaj kıyafetine yakın kıyafetle otururken bir yabancının perdenin açık kalan kısmından kendisini gözetlemiş olmasını namusuna sataşma olarak görür.

4. Bu görüşü kabul edenlerin bu teorisine göre, memurların ve öğrencilerin siyasal görüş ifade etmeleri yasak ise bunun tabii sonucu olarak, milletvekillerinin, siyasal görüşlerini ifade etmek üzere, -hatta TBMM dışında takmıyor olsalar dahi- TBMM'de başörtüsü takmaya hakları olmalıdır. Ama, onlar görüşlerinde böyle bir çelişki görmemektedirler. Çünkü, bu kişiler, kendileri tam farkında olmasalar da aslında TBMM'nin adının, "Türkiye Büyük Devlet Meclisi" olması gerektiğini, milletvekillerinin de devlet memuru olması gerektiğini savunmaktadırlar. Zaten, otoriter devlet, 1923'te yapılan baskın seçimle ve merkezden listelemeyle oluşturulan İkinci Meclisinden itibaren, meclisi, gerçekte devletin meclisi olarak görmüştür. Başörtüsü mücadelesi ise, otoriter devlet-muhafazakar millet mücadelesinin, bu güne yansıyan ve bayanlar üzerinden sürdürülen bir biçimidir.

5. Nitekim, Fransa'da başörtüsü yasağı, şayet konulacaksa, bu nedenle ve sadece öğretmenler için konulacaktır. Zira onlar, Müslüman olmayan çocukların, Müslüman olan ve başörtüsü takarak bunu gösteren öğretmenlere özenerek Müslümanlığı seçebileceğini düşünerek, bu durumun, küçüklerin ve onlar adına anne babalarının özgürce din seçme hakkının elinden alınması anlamına geldiği sonucuna varmaktadırlar. Dolayısıyla, çocukların din seçme hürriyeti ile öğretmenlerin dini yaşama hürriyeti arasında bocalamaktadırlar.

6. Başörtülülerin böyle bir desteğe ihtiyaçlarının olup olmadığı ve bu desteğin, başörtülüler yönünden mini etek giyenlere karşı lüzumsuz bir yumuşamaya yol açıp açmadığı hususları, muhtemelen ilginç olabilecek ayrı bir tartışma konusudur.

7. Aşırı bir görüşe göre, başörtüsü ile saçı kapatmak farz değildir, asıl farz olan, bu örtü ile yakanın kapatılmasıdır. Gariptir ki, bir yandan, -başörtüsünün saçı örtmesinin gerekmediğini düşünenler de dahil olmak üzere- bütün din adamları başörtüsünün yakayı örtmesi gerektiğini söylemekte, ama diğer taraftan, başörten gençler, başörtüsüyle saçlarını kapatmakla birlikte -gittikçe çoğalan biçimde- yakalarını açmaktadırlar.

http://www.koprudergisi.com/ alintidir

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : Başörtüsü Savunmasının Yöntemi ve Haklılık Delilleri

Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından ha

Çarşamba, Mart 12, 2008 · Kategori: -Yorum-Makaleler

Diyanet, "Bir gazetenin manşetten verdiği haberde feminizm için "ahlak dışı" ifadesinin kullanıldığını belirterek toplumu yanlış yönlendi." açıklamasını yaptı.

Diyanet tarafından hazırlanan ve piyasaya iki cilt olarak sunulan ilmihalde yer alan 'kadın hakları' başlığındaki açıklama haberleştirildi. Diyanet, Batı'da feminizm hareketinin ortaya çıkış serüvenini, olumlu ve olumsuz sonuçlarını kadın hakları ve aile hayatı açısından değerlendiren 14 sayfalık yazının çarpıtılarak verildiğini belirtti. Başkanlık olarak kadın haklarını ve toplumda bu konuda bilinç ve duyarlılık oluşmasını çok önemsediğini belirten Diyanet, kadın haklarını güçlendirmeye yönelik etkinlikleri her geçen gün artırdıklarına dikkat çekti. "Diyanet İşleri Başkanlığı olarak kadın hakları, cinsiyet ayrımcılığı, kadınlara yönelik şiddet, kadınların eğitimi ve benzeri konularda yanlış anlaşılmaya meydan verecek her türlü söz ve tavırdan kaçınmakta duyarlı olacağımızı da bilinmesini isteriz" diyen Diyanet, buna rağmen yapılan çarpıtmaların iyi niyetli olmadığının altını çizdi.

Diyanet'in 2 ciltlik ilmihalinde , Batı'da feminizm hareketinin ortaya çıkış serüvenini, olumlu ve olumsuz sonuçlarını kadın hakları ve aile hayatı açısından değerlendiriliyor. Geçmiş milletlerde kanına verilen hakların irdelendiği ve islamla birlikte kadının sahip olduğu hakların ayet ve hadisler ışığında açıklandığı yazıda, kadının islamla birlikte elde ettiği statüye dikkat çekiliyor. Yazıda kadından şöyle bahsediliyor: " İslâm dini, zina ve fuhuşu önleyici tedbirler alması yanında, bütün müslümanların kardeş olduğunu, her müslümanın malının, kanının ve namusunun 'Mekke kadar, Kâbe kadar' mukaddes ve dokunulmaz olduğunu ilân etmek suretiyle kabileler arası savaşı ortadan kaldırdı. Bu gelişme en çok kadınlara yarar sağladı. Çünkü yeni düzen, onları esir düşüp câriye olmaktan, erkekler için gelişigüzel bir tatmin aracı ve ganimet malı haline gelmekten kurtardı. Artık kadın iffetsizliğe zorlanamayacak, hatta iffetine gölge düşürücü sözler söylenemeyecekti.

Kadın, yaratılış itibariyle erkeğe göre ikinci derecede bir değere sahip değildir. İslâm'da insanlık ve Allah'a kulluk bakımından kadınla erkek arasında bir fark bulunmadığı gibi temel hak ve sorumluluklar açısından da kadının konumu erkekten farklı değildir. Kadınlar hakkında ibadet temizliği ve ibadetlere ilişkin bazı özel düzenlemelerin bulunması, bir cinsin kul olarak üstün tutulması veya ikinci derecede kabul edilmesi anlamında olmayıp, bunlar cinsin biyolojik yapı ve fıtrî özelliklerine binaen konmuş hükümlerdir. İslâm hukukunda, bir insan olarak erkeğe tanınan temel insan hakları kadına da tanınmıştır. Buna göre hayat hakkı, mülkiyet ve tasarruf hakkı, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, inanç ve düşünce hürriyeti, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatının gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında fark yoktur.

Kadının maddî ve mânevî kişiliği, malı, canı ve ırzı erkeğinki gibi değerlidir; her türlü hakaret, saldırı ve iftiradan korunması gereklidir. Aksine davrananlar hakkında İslâm hukukunda ağır cezaî hükümler konulmuştur.

Kadın bağımsız bir hukukî şahsiyettir; hak ehliyeti ve fiil ehliyeti açısından kadın olmak, ehliyeti daraltan bir sebep değildir. Haklarının kocası ya da başkası tarafından ihlâl edilmesi halinde hâkime başvurarak haksızlığın giderilmesini sağlamak hususunda erkekten farklı bir durumda değildir."

 

Kalıcı Bağlantı - Yorum (2) - Yorum yaz! | Etiketler : Diyanet'in 2 ciltlik ilmihalinde , Batı'da feminizm hareketinin ortaya çıkış serüvenini, olumlu ve olumsuz sonuçlarını k

Din ile Özgürleşme: Türkiye Tecrübesi*

Salı, Mart 4, 2008 · Kategori: -Yorum-Makaleler

                                                 Prof.Dr. Ali BARDAKOĞLU               

                                                 Diyanet İşleri Başkanı                     

İnsan Hakları ve Din Özgürlüğü

Giriş

İnsan hakları evrenseldir ve bireyler, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, sadece insan olmaları bakımından bu haklara sahiptir. Din özgürlüğü de insan haklarının bir parçasını oluşturur ve diğer insan haklarıyla mukayese edildiğinde baş sıralarda yer alır. Ancak temel insan hakları arasında belki de en çok tartışılanı, teorik itiraza ve pratik ihlallere maruz kalanı din özgürlüğüdür.

Aslında bu durum biraz da dinin mahiyetinden ve çok geniş bir alanda doğrudan ve dolaylı biçimde etkinlik iddiası taşımasından kaynaklanmaktadır. Biraz da bu sebeple olacak, hukuk metinlerinde dinin ve din özgürlüğünün tam ve kapsamlı bir tanımını yapmak hep sorunlu olmuştur.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 18. maddesi din özgürlüğünü şöyle tarif etmektedir: “Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü vardır; Bu hak, din ya da inancını değiştirme özgürlüğünü ve tek başına ya da cemaat halinde, toplum içinde ya da özel olarak öğretme, uygulama, ibadet etme ve riayet etme yoluyla dinini ya da inancını açığa vurma hakkını içerir.” Din özgürlüğü kavramının İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde vicdan ve düşünce özgürlüğü ile birlikte zikredilmesi bu kavramlar arasında zımnen yakın bir ilişki olduğunu ima etse de, gerek vicdan gerekse düşünce özgürlüğünün kapsamı din özgürlünün kapsamından daha geniştir.

Bu madde daha sonra din özgürlüğü alanında oluşturulan hukuk metinlerine bir başlangıç teşkil etmiş, ancak bu özgürlüğün kapsamı zaman içinde bir hayli gelişmiştir. Mesela bu maddede belirtilmeyen “etnik azınlıkların dinlerini koruma hakkı”, “ailelerin çocuklarına kendi inançlarına uygun olarak dini ve ahlaki eğitim verme hakkı” gibi bazı hakların daha sonra oluşturulan metinlerde belirtilmesi, din özgürlüğü alanındaki gelişmelerin de zaman ve zemine dayalı bazı farklılıklar arz edebileceğini göstermektedir. Günümüzde insan hakları çerçevesinde değerlendirilmeyen bazı dini uygulamalar ileride bu çerçeveye dahil olabilir; veya tersinden, günümüzde bu çerçevede değerlendirilen bazı uygulamalar, belirli sınırlamalara tabi tutulabilir.

Din özgürlüğünü geliştirmeye çalışırken, evrensel noktalarda buluşmak kadar, dinlerin ve medeniyetlerin kendilerine has bazı teolojik, tarihsel ve kültürel yönlerini dikkate almak da önemlidir.

İnsan hakları ile din özgürlüğü arasındaki ilişkide karşılaşılan diğer bir zorluk, zaman zaman haklar arasında ortaya çıkan gerilimli ilişkidir. Bazen din özgürlüğü alanındaki bir hak, genel anlamda insan hakları içinde yer alan diğer bir hak ile çelişebilmektedir. Mesela bazı yazarlar kadınların insan haklarının, din özgürlüğü adına Amerika Birleşik Devletleri’nde, İsrail’de, Hindistan’da, Pakistan’da ve diğer yerlerde ihlal edildiğini savunmaktadır. Bu sebeple “evrensel insan haklarının dünyadaki dini, ahlaki ve kültürel farklılıklarla ciddi bir gerilim içinde olduğuna yönelik” yaygın bir kanaatten bile bahsedilmektedir.

Din özgürlüğünün gerek kavramsal çerçevesinin belirlenmesi, gerek uygulamada insan haklarının sağlanması ile kamu düzeninin korunması arasındaki dengenin biri lehine bozulmaması için, ilgili birçok kavramın içinin doldurulması ve bu konularda teorik ve pratik birçok çözümlemelere gidilmesi gerekir. Bunların başında da hoşgörüyü din özgürlüğü alanında nasıl anladığımız ve uyguladığımız hususu gelir. Bir erdemli davranış şekli olarak hoşgörü (tolerance) ile hukuki bir norm olarak müsamaha (toleration) da din özgürlüğü alanında karşılaştığımız temel kavramlardan biridir. Hoşgörüye dayalı davranışın ve müsamahaya dayalı normların temelinde “karşılıklılık ilkesi” bulunmaktadır.

Demokrasi ve çoğulculuk kavramları da din özgürlüğü ile yakından ilgilidir. İnsan haklarının temelinde din özgürlüğünün yattığını savunanlar kadar demokrasi ve din özgürlüğünün birbiriyle bağlantılı kavramlar olduğunu, dini hoşgörünün tesisine yönelik çabaların demokratik toplumların ortaya çıkmasında itici güç rolü oynadığını ileri sürenleri de burada zikretmek gerekir. (Öktem 2002: 46; Habermas 2004: 15)

Bunlardan da öte, İslam dininin metinleri ve İslam dünyasının 14 asırlık tecrübesi açısından din özgürlüğünün nasıl anlaşıldığının ve uygulandığının irdelenmesi, teori ve pratik arasındaki farklılıkların sebebine inilmesi ve bu alandaki sorunların açık yüreklilikle tartışılması, insan haklarının vazgeçilmez unsurları ve değerleri hakkında ya da insanlığın ortak barışını tehdit eden eğilim ve sapmalar konusunda İslami bir bakış açısının, hatta ortak söylemin ve tavrın oluşturulması da din özgürlüğünü nasıl anlayabileceğimize ışık tutan açılımlardır.

Bu nedenle aşağıda bütün bu hususlara sırasıyla alt başlıklar halinde değinmek, daha sonra da Türkiye özeline inerek din özgürlüğü bağlamında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumunu ana hatlarıyla belirtmek istiyorum. Gerçekten de, Türkiye’nin bu alandaki tarihsel tecrübesi ve özgün konumu, bunun bir parçası olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapı ve misyonunun laiklik ve din özgürlüğü açısından değerlendirilmesi de çağdaş dünyanın bu alanda karşı karşıya kaldığı sorunlar ve elde ettiği kazanımlar açısından fevkalade önem taşımaktadır.

a. İslam ve Hoşgörü

İslam’da din özgürlüğünü teminat altına alan bazı ahlaki ilkeler mevcuttur. Bu ilkelerin başında dine inanmanın hür bir seçime ve iradeye dayalı olması ilkesi gelir. İslam’da imanın olmazsa olmazlarından biri hür iradedir. Dış ve iç iradenin uyuşması ihlas ve samimiyet adını alır. Sık tekrarlanılan meşhur bir hadise göre “Ameller niyetlere göredir”, dolayısıyla niyeti halis olmayan, inancında samimi olmayan kimsenin imanı makbul değildir. Şüphesiz samimi bir inanç, insanın hür iradesine dayanan bir inançtır. İman ile insan iradesi arasındaki bu sıkı bağ sebebiyledir ki Kuran-ı Kerimde “Dinde zorlamanın olmadığı” (Bakara 2/256) açıkça belirtilir. Ayeti kerimede İslam yerine din kelimesinin kullanılması bu hükmün kapsamının genişliğini ifade etmesi açısından da önemlidir. Diğer bir ifadeyle kimse İslamiyet’e girmeye zorlanamayacağı gibi, kimse Hıristiyanlığa veya Museviliğe girmeye de zorlanamaz. Yani genel anlamda, herhangi bir dine inanmada bir zorlama olamaz. Zorlamanın yasaklanmasına gerekçe olarak da Kuran-ı Kerim, doğru ile yanlışın, hak ile batılın birbirinden açık bir şekilde ayırt edilebilecek derecede ortada olduklarını belirterek, insana düşen görevin akli ve kalbi melekelerini kullanarak önündeki alternatifler arasında bir tercih yapması gerektiğine işaret etmektedir. Sadece tek bir seçeneğin bulunduğu durumlarda (ki bu durumda ‘seçenek’ tabirini kullanmak bile sorunlu olabilir, çünkü ortada zorunlu olarak inanmanın dışında seçilecek herhangi bir şey yoktur) insanların inançlarının samimiyeti şüpheye düşmüş olur. Bu durum insan iradesini dışta bırakır ve dine inanmanın temel esprisi olan iradi karar ortadan kalkmış olur. Söz konusu ayette geçen “ikrah” kelimesi “zorlama” anlamına gelebildiği gibi, insanın hoşuna gitmeyecek, onun çirkin göreceği, onun zoruna gidecek söz ve davranışlar olarak da anlaşılabilir. Ayetin kapsamına, fiziki bir zorlamanın yanı sıra, rahatsız edici söz ve fiiller, tavırlar ve tutumlar da girer. İnsan iradesini ön plana çıkaran diğer bir ayette Hz. Peygambere Allah şöyle hitap etmektedir: “Gerçek Rabbinizdendir. O halde, dileyen inansın, dileyen de inkar etsin!” (Kehf 18:29)

b. Çoğulculuk İlkesi

İslam’da din özgürlüğünün teminatı olan diğer bir ilke, İlahi iradenin tüm insanları tek bir din üzere toplamayı murat etmemiş olmasıdır. “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi hakkı benimseyip iman ederdi. Yoksa sen inanmaları için insanlara zor mu kullanacaksın?” (Yunus 10/99) İlahi iradenin insan tercihine önem vermesi diğer bir ayette şöyle ifade edilmektedir: “İsteyen iman etsin, isteyen küfrü tercih etsin” (Kehf 18/29). Bu bir onay değil insan iradesine önem vermenin ve insanı din gibi hayati bir tercih konusunda bile özgür bırakmanın ifadesidir. İnsanlığın tarih boyunca daima farklı dini inanış ve tercihler içinde olduğuna ve bundan sonra da bu çeşitliliğin devam edeceğine işaret eden bu ayetler, İslam’ın kendini hak din olarak görmesi ve böyle bir iddia taşıması ile çelişmez. Aksine bu, İslam’ın hem farklı dinlerin zaten tabii olarak sahip olduğu özgürlük alanını tanıtması ve müslümanları bu tabii çoğulcu görünüme alıştırması, hem de kendine duyduğu özgüveni ve bunu inananlarına aşılama stratejisini ifade eder.

c. Karşılıklılık İlkesi

İslam dininin en temel ahlaki ve hukuki ilkelerinden biri olan karşılıklılık (tekabuliyet) ilkesi pek çok alanda değişik şekiller de karşımıza çıkar. İnanç alanında iyiliklerin karşılığını bulması, ekonomik alanda sözleşmelere titizlikle uyma, beşeri ilişkilerde temel bir ahlaki prensip olarak “kişinin başkalarına kendine davranılmasını istediği şekilde davranması” gibi hususlar hep bu temel ilkenin farklı tezahürleridir. Hatta bazı noktalarda ilk bakışta tek taraflı gibi görülebilecek emirler bile, özde bu ilkeye dayalıdır. Mesela “komşuya iyilik” tüm komşular için gerekli olması sebebiyle karşılıklılığı zorunlu olarak gerektirir. Din özgürlüğü açısından da bu ilkenin Kur’an-ı Kerim’de çeşitli örnekleriyle karşılaşmaktayız. Hz. Peygamber Mekke döneminde maruz kaldığı zorluklar ve gördüğü eziyetler karşısında, Mekkelilere “Sizin dininiz size, benim dinim bana” (Kafirun 109:6) ayeti ile cevap vererek inanç düzeyindeki farklılıkların varlığına ve tabiiliğine işaret etmekteydi.

Karşılıklılık ilkesine dayalı olarak din özgürlüğünü teminat altına alan diğer bir örnek başka dinlerin tanrılarına sövmenin yasaklanması ile ilgilidir. Kur’an-ı Kerim’de Allah Müslümanlardan başka dinlerin tanrılarına kötü sözler sarf etmemelerini ister: “Onların Allah’ın dışında çağırdıklarına sövmeyin ki, onlar da [size olan] düşmanlıklarından dolayı bilmeden Allah’a sövmesinler; çünkü Biz, her topluma yaptıkları işleri güzel göstermişizdir. Ancak, daha sonra onların dönüşleri Rablerine olacaktır, O zaman Rableri, onlara yaptıklarını bildirecektir.” (En’am 6:108)

d. Önyargılar ve Sorunlar

Yukarıda belirtilen, insan hakları ve din özgürlüğünün temellerini oluşturan bu ilkelere rağmen, günümüz İslam dünyasında bazı katı zihniyetlere ve zararlı akımlara rastlanmaktadır. Bilhassa 11 Eylül hadisesi ve sonrasındaki gelişmelerle gündeme gelen bu zihniyet ve akımlar, zaman zaman mücadelelerinde şiddet ve teröre müracaat etmekte ve maalesef bunu İslam adına yaptıklarını iddia etmektedir. İslam’ın temel ilkeleriyle taban tabana zıt bu akım ve görüşlere paralel, Batıda da İslam’ı hoşgörüden uzak şiddet ve terörle özdeş gören kimseler ve eğilimler de mevcuttur. Dolayısıyla İslam dünyasında çoğunluğu teşkil eden, Kur’an’ın tabiriyle aşırılığa kaçmayarak “orta yolda” dinlerini yaşayan Müslümanların aynı anda ikili bir mücadele yürütmeleri gerekmektedir: Bir yandan kendi içindeki aşırılıklara karşı çıkmak ve bu aşırılıkların dinde yerlerinin olmadığını göstermek, diğer yandan özellikle kasıtlı oluşturulan negatif İslam imajının düzeltilmesine çalışmak. Bu konuda hem İslam dünyasında hem de Batıda sağ duyu sahibi kimselerin diyalog ve işbirliğine her zamankinden daha büyük ihtiyaç vardır. İçinde bulunduğumuz karşılıklı güvensizliğin karşılıklı güvene dönüşebilmesi için her iki tarafa düşen görevlerin olduğu muhakkaktır. Sağlıklı bir anlama süreci ve diyalog için karşılıklı önyargıların bertaraf edilmesi gerekmektedir. Bunun ilk adımı, her iki tarafın birbirini tanımlama ve isimlendirme sürecinde dikkatli olunmasıdır.

Bu noktada Batılı bazı çevrelerde ve özellikle medyada İslam’ın nasıl tanımlandığına bakıldığında maalesef önyargılarla dolu bir manzarayla karşılaşıyoruz. İslam kelimesinin önüne yerli yersiz pek çok sıfatlar eklenmekte, dinin temel kaynakları, tarihi tecrübesi ve günümüzdeki konumuyla bağdaşmayan “ılımlı İslam,” “radikal İslam,” “fundamantalist İslam,” “İslami terör” gibi nitelemelerde bulunulmaktadır. Burada öncelikle, dinin kendisi ile dindarların tutumları arasındaki farka vurgu yapmak gerekir. Örneğin “ılımlı İslam” nitelemesini ele alalım. Bu kavramın öncelikle neyin karşılığı veya neyin karşıtı olduğunu göz önüne almak gerekir. Ortada biri ılımlı diğer aşırı İslam yoktur. Biz bütün Semavi dinlerin ılımlı olduğuna, bütün dinlerin gerilimin değil, huzurun kaynağı olduğuna inanıyoruz. Bununla birlikte her dinde aşırılık da, ılımlılık da olabilir. Diğer yerlerde olduğu gibi İslam dünyasında da dinin aşırı akımlara ve eğilimlere alet edilmediğini söyleyemeyiz. Maalesef İslam dünyasında dinin de kullanıldığı bir “ekstremizm” bir aşırılık vardır. Şu halde sadece kişilerin davranışları ile bir dini tanımlamak hiçbir bilimsel kriteri göz önünde bulundurmamak demektir. Bilimsel ve ahlaki tutum, o dinin kendisini nasıl tanımladığına öncelik vermeyi gerektirir. Dini vasıflamaya başladığınızda bunun önünü alamayabilirsiniz. O halde dinin kendisini nasıl tanımladığına dikkat etmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. İslam kendisini aşırılıklardan uzak bir din olarak nitelendirmektedir. Kur’an-ı Kerim, pek çok yerde orta yolu (ifrat ve tefritten arındırılmış) bir yöntem olarak öngörmektedir. Buna göre Müslümanlar aşırılıklara itibar etmeyen veya etmemesi gereken bir ümmettir.

e. Cihad ve Din

İslam dininde Cihad bazı batılı yazarlar tarafından din ve vicdan hürriyetine karşı bir kurum olarak algılanmakta ve yorumlanmaktadır. “Cihad” terimi etimolojik açıdan “harb” veya “kital” terimlerinden farklıdır. Cihadın ilk anlamı “gayret etmek”, “çaba sarf etmektir.” Birincil anlamı üzerinden içinde bu terim geçen ayetlere baktığımızda “Allah yolunda cihad”, Onun uğruna Müminin malı ve canı ile çalışıp çabalaması ve gayret sarf etmesi anlamına gelir. Hadislerde geçen insanın kendi nefsiyle olan mücadelesine “büyük cihad” denmesinin sebebi de budur. Her şeyden önce İslam “kutsal savaş” (holy war) terimine yabancıdır. İslam kültüründe savaş (kital veya harb) hiçbir şekilde kutsal olarak nitelendirilmemiştir. Savaş vardır ya da yoktur; o belirli sebeplerden dolayı meşru görülebilir veya yine belirli sebeplerden dolayı görülemez. Kur’an hiçbir zaman sürekli ve sınırları olmayan bir savaş durumunu meşru görmemiştir. Kur’an’da müslümanların karşılıklılık ilkesine dayalı olarak “kendilerine savaş açanlara karşı savaşması”ndan söz edilir (Bakara 2: 191). Fakat bu durumda dahi Kur’an onlardan “haddi aşmamalarını” ister (Bakara 2:190; Maide 5:2). Duygularına hakim olmaları, galeyana kapılıp savaş açmamaları istenir: Kur’an bunu “Mescidi Harama [girmenizi] engellemelerinden dolayı bir halka duymuş olduğunuz kin ve nefret, [onlara] saldırmanıza yol açmasın! O halde erdemli davranma ve Allah bilincini içinizde canlı tutma [takva] konusunda birbirinizle yarışın; ama günah işleme ve düşmanlık etme konusunda birbirinizle yardımlaşmayın!” (Maide 5: 2) ayetiyle ifade eder.

Temelde Allah Müslümanlardan gerek kendi aralarında gerekse inanmayanlarla olan ilişkilerinde adaletli olmalarını ister. (Mümtehine 60: 8) Hatta Müslümanlar “kendi aleyhlerine” dahi olsa adaletten ayrılmamakla memurdur. Tüm bu ayetler Müslümanların da diğer insanlar gibi zaman zaman hislerine kapılabileceği, tarafgir davranabileceği ve hatta haddi aşabileceği gerçeğini göz önüne alarak, her durumda ahlaki bir tutum sergilemelerini ister.

Yine Kur’an’da barış yapma imkanı bulunduğu sürece barış emredilir. “Bununla birlikte, eğer onlar barışa meyil edecek olursa, sen de ona meyil et ve Allah’a güven; çünkü O, en iyi işiten, en iyi bilendir.” (Enfal 8: 61) “Eğer sizden uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve size barışı önerirlerse, Allah onlara saldırmanıza izin vermez.” (Nisa 4: 90) Tüm bu ayetler İslam’ın barış dini olduğu, barışı tercih ettiği ve gerekmedikçe savaşa karşı olduğunu göstermektedir.

Tarih boyunca İslam dünyasında görülen iç savaşları ve komşu ülkelerle yapılan savaşları dini zeminden doğmuş, İslamın bir emrinin gereği olarak yapılmış savaşlar olarak görmek yanlış olur. Bunlar aynı dönemde diğer bölge ve toplumlardaki savaşlardan farklı değildir. Kendi şartları içinde oluşan savaşların toplumun bütün üst ve kutsal değerleriyle desteklenip insanların motive edilmesi dikkatli bir değerlendirme yapmayanlar için yanıltıcı olabilmektedir.

f. Terör

İslam coğrafyası söz konusu olduğunda, son dönemlerde, cihatla birlikte sık olarak ilintilendirilen diğer bir kavram terördür. Kuran’da terör ve şiddet onaylanmadığı gibi yeryüzünde bozgunculuk çıkarma olarak nitelendirilip açıkça kınanır. Kan dökme, bencillik, haksızlık ve tedhiş insanın doğasında gizlenmiş bir eğilim olup bu duygu ve yöneliş sanat ve eğitimle, din ve ahlakla, toplumsal düzeni sağlayan kural ve yaptırımlarla, yani insanlık medeniyetini oluşturan öğelerin elbirliği ile kontrol altında tutulur. Şiddet ve terör dinden kaynaklanmaz. İslam dünyası da Batı'da kendini mevcut şiddetin nedenleri hakkında sorgulamalıdır. Az gelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasında bugünkü kadar uçurum olmalı mıdır? Küreselleşme ve modernleşmeyle birlikte şiddet ve terörde tırmanma nedenleri nelerdir? Kimliğini kaybetmiş, gelecek umudu olmayan işsiz güçsüz insanlar, bir de sığ bir dini bilgiye sahipseler, çok kolay teröre ve şiddete bulaştırılabilmekteler.

Sahih ve sağlıklı dini bilginin denetiminde olmayan dini eğilimler dün olduğu kadar bugün de sorun oluşturmaya devam etmektedir. Bu tür bilginin ve anlayışın üretilmediği durumlarda patolojik dindarlık tarzları ortaya çıkar. Duygu akla galip gelir, bireysel arzular ve bölgesel farklılıklar dindarlık adı altında güç kazanır; insanların barış ve huzurunu tehdit eden unsurlar kutsal kisvesine bürünür. Rasyonel düşünce ve sağlıklı bilgi yerine duygunun ve kişilere bağlılığın egemen olduğu, ekonomik gelir dağılımının derin eşitsizlikler yarattığı, işsizliğin arttığı, gelecek endişesinin bulunduğu toplumlarda din, ırk, etnik kimlik ve bölgesel aidiyet duygularının şiddete kanalize edilmesinin kolaylaşmakta olduğu açıktır. Böyle olunca terörü önlemede polisiye tedbirlerin yanı sıra teröre kaynaklık eden ortamın analizi ve ona göre önlemlerin alınması gerekir. Bu nedenledir ki ideolojik ve radikal dini eğilimlerin çaresi dini hiç öğretmemek ve insanların dini öğrenme ve din hizmeti alma ihtiyacını görmezlikten gelmek değil, tarihsel tecrübenin, rasyonel düşüncenin ve modern çağın şartlarının ışığında dini anlayış ve yorumlarımızı geliştirmek, bu çizgide bir din hizmetini ve din eğitimini desteklemek olmalıdır.

g. Din Özgürlüğü Bağlamında Osmanlı Mirası

Diğer İslam ülkeleriyle karşılaştırıldığında Türkiye’de gerek din özgürlüğü açısından gerekse dini anlayış ve yaşantı açısından daha olumlu bir havanın olduğunu gözlemlemekteyiz. Bunun sebeplerine gelince, her şeyden önce Türkiye’deki dini anlayış ve yaşantı İslami gelenek ve tarihi tecrübe içinde yoğrulmuştur. İslami geleneğimiz içinde, din özgürlüğünün düşünce mimarları ve önderleri sayılan, bütün insanlığa sevgi ve barış atmosferi sunan Mevlâna, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Velî gibi örnekler vardır. Bu zatlar Anadolu’da oluşan hoşgörü kültüründe yetişmiş ve bu kültüre katkılarda bulunmuş ve zenginleştirmiş şahsiyetlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu XIII. yüzyılın sonlarında başlayan ve XX. yüzyılın başlarına kadar süren, Balkanlardan Kafkasya’ya, oradan Orta Doğuya ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanan üç kıta üzerinde hakimiyet sürmüş bir devletti. Hakim olduğu bu coğrafyada yirminin üzerinde etnik topluluk yaşamakta ve bir o kadar sayıda da dil konuşulmaktaydı. İslamiyetten sonra, İmparatorluk içinde Hıristiyanlık ve Musevilik en yaygın din idi. Osmanlı toplumunun sadece gayrı Müslimlerden oluşan “dini mozaiğine” baktığımızda şunu görmekteyiz: Latinler, Ermeniler, Gürcüler, Rumlar, Süryaniler, Kildaniler, Maruniler, Kıptiler, Gregoryenler, Nasturiler, Yakubi-Süryaniler, Melkitiler ve Mendeiler. Ayrıca Museviler Rabbaniler, Karailer ve Samiriler’den oluşan üç mezhebe ayrılmışlardı. (Yazıcı 2000: 523)

Osmanlı İmparatorluğu tüm bu dini grupları “Millet Sistemi” adı verilen bir düzenle idare etmekteydi. Gayri Müslimler kamu düzenini ilgilendiren konularda İslam hukukuna; aile, miras, ticaret gibi konularda ise kendi inançlarına dayalı iç hukuklarına tabi idiler. “Her cemaat kendi içerisinde örf ve adetlerine göre bir düzen oluşturma imkanına kavuşmuştu. Din ve dahili işlerinde tamamıyla serbestlerdi.” Osmanlının uyguladığı devlet sistemi kendi dönemi ve sınırları içinde din, dil, ırk ve renk ayrımına dayanmayan adil bir yönetimi sağlayabilmişti. Osmanlı İmparatorluğunda Müslüman olmayan nüfusun Müslüman nüfusuna oranın 1500’lü yıllardan 1850’li yıllara kadar yaklaşık % 40 ile % 60 olduğu göz önüne tutulursa, “Osmanlı Barışı” adı verilen bu başarının önemi bir kat daha artar. Batılı bir yazarın ifadesiyle “Hıristiyan halklar Bizans ve Latin devletleri karşısında bulamadıkları, çok iyi yöneten bir idare karşısında bulunmaktaydılar. Asla sistemli bir zulüm görmemekteydiler. Tam aksine imparatorluk, işkence gören İspanyol Yahudilerine sığınak olmuştu. Hiçbir yerde zorla İslamlaştırma olmamıştı. (Yazıcı 2000: 526) Diğer bir araştırmacı, Arshi Khan “Osmanlı İmparatorluğu: Çok kültürlülüğün Doğulu Mimarı” adlı makalesinde bize şunları söylüyor: “Gayrimüslim cemaatlere karşı Osmanlının düşünceleri ve politikaları çok kültürlülük, çoğulculuk ve özerklik için araçsal olan hoşgörü ve hümanizmaya dayanıyordu.” (Yazıcı 2000: 527)

h. Türkiye Tecrübesi : Hukuk ve Din Özgürlüğü

Osmanlı İmparatorluğunda millet sisteminden anayasal devlet sistemine tedrici olarak geçilmesinin neticesinde din özgürlüğü alanında hukuki açıdan bazı yeni gelişmeler yaşanmıştır. Mesela 1876 Kanun-ı Esasisi’nde “Osmanlı Devleti’nin dininin İslam olduğu ifadesi yer almakta (md. 11) İslam dininin hamisi ve bütün Osmanlı tebaasının hükümdarı olan halife-padişahın vazifelerinden biri de “ahkam-ı şer’iyyeyi icra etme” olarak gösterilmekte (md. 4, 7), ülkede bilinen bütün din ve mezhep mensuplarına kendi dini inançlarına göre ibadet etme özgürlüğü tanımakta, devlete de bu özgürlükleri koruma görevi verilmekteydi (bk. md. 11).” İkinci anayasal düzenlemenin yapıldığı 1909 yılında bu maddeler aynen korunmuştur. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte, halifeliğin ilgası, Şer’iyye ve Evkaf bakanlığının kaldırılması, Eğitim-Öğretimde birliğin sağlanması gibi laikliğe kapı açan bir dizi yenilikler getirilmiştir. 1924 tarihli Anayasanın 70. maddesinde vicdan (din) hürriyeti her Türk’ün en tabii hakkı olarak nitelendirilmiş, 75. maddesinde ise din hürriyetine, “Hiçbir kimse mensup olduğu din, mezhep, tarikat ve felsefi içtihadından dolayı muaheze edilemez. Asayiş, adab-ı muaşeret-i umumiye ve kavanine muğayir olmamak süretiyle her türlü ayinler serbesttir denilmiştir.”

Anayasada 1937 yılında yapılan değişiklikle laiklik Cumhuriyetin temel ilkeleri arasında yer almıştır. Din özgürlüğünü ifade eden 75. madde kısmen değiştirilerek “Hiç kimse mensup olduğu felsefi içtihat, din veya mezhepten dolayı muaheze edilemez. Asayiş ve umumi muaşeret adabına ve kanunlar hükümlerine aykırı bulunmamak üzere her türlü dini ayinlerin yapılması serbesttir” şeklinde ifade edilmiştir. Maalesef anayasanın bu maddeleri bilhassa tek partili dönemde din özgürlükleri açısından daha çok kısıtlayıcı ve yasaklayıcı bir şekilde anlaşılmış ve yorumlanmıştır.

1961 anayasasının 2. maddesi aralarında din ve vicdan hürriyetinin de bulunduğu insan haklarını kapsar. “Vicdan ve Din Hürriyeti” başlığını taşıyan 19. madde ise “Herkes vicdan ve dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kamu düzenine veya genel ahlaka veya bu amaçla çıkarılan kanunlara aykırı olmayan ibadetler, dini ayin ve törenler serbesttir. Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz.” ifadesi yer almaktadır. 1982 anayasası büyük oranda bu maddenin içeriğini korumuş ve ek olarak din kültürü derslerini zorunlu hale getirmiştir. Ayrıca Türkiye, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme’yi 1954 yılında onaylayarak Sözleşmede din özgürlüğü ile ilgili geçen maddeleri kabul etmiştir.

Bütün bu gelişmelerden anlaşılacağı gibi, din özgürlüğü ve laiklik alanında Türkiye Cumhuriyeti diğer batılı ülkelerle paralel bir yapıya sahiptir. Hatta anayasasında İslam’a herhangi bir atıfta bulunmayan ve laikliği Cumhuriyetin temel ilkelerinden biri sayan Türkiye Cumhuriyetinin, anayasalarında Hıristiyanlığa atıfta bulunmayan veya bir ilke olarak laikliği anayasalarında açıkça zikretmeyen bazı Avrupa ülkelerine kıyasla daha laik olduğu bile söylenebilir.

Türkiye gibi 200 yıldır çağdaşlaşma mücadelesi veren bir ülkede, bu rotanın ve çizginin değişmesi, ilerlemeden vazgeçilmesi mümkün değildir. Çağdaşlık hedefi, Müslüman halkımızın içselleştirdiği bir çizgidir. 600-700 yıllık Osmanlı tecrübesinden de biliyoruz ki, din ve devlet ilişkilerini belli bir ayarda tutabilmiş ve birbirinden ayırabilmiş bir toplumuz.

İslâm ülkeleri arasında Türkiye’nin dindarlığı ve tecrübeleri çok özel bir öneme ve örnekliğe sahiptir. Gerek hareketliliği ve şeffaflığı gerekse siyasal yapısındaki esneklik ve lâiklik sebebiyle Türkiye dindarlığı ve Türkiye’nin dindarlık anlayışı aslında batı için gerçekten önemli bir fırsattır. Dinleri şiddetin, gerilimin, aramızdaki kavganın kaynağı ve sebebi olmaktan çıkarıp ortak bir barış zemini tesis etmek istiyorsak buna, Türkiye tecrübesinin büyük katkısının olacağı açıktır.

i. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Din Özgürlüğü

Diyanet İşleri Başkanlığının Osmanlı Devletindeki Şeyhülislâmlık kurumu ile tarihsel bir bağlantısı olsa da onun aynen devamı sayılmaz. Çünkü bu iki kurum arasında işlev ve mahiyet farklılıkları vardır. Osmanlı toplumundaki din-siyaset ilişkisi ve din işlerinin organizasyonu devlet eliyle fakat özgür bırakılarak gerçekleştirilmiştir; Bu durum, Cumhuriyet döneminde büyük ölçüde korunmuş ve devam ettirilmiştir. Osmanlı Devletinde Şeyhülislâmlık kurumunun görev ve yetkileri yargıdan din eğitimine, oradan din hizmetlerine kadar geniş bir alana yayılmaktaydı. Cumhuriyet ile birlikte bu görev ve yetkilerin bir kısmı diğer kurumlara devredilmiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı devletin laik yapısıyla uyumlu hale getirilerek, toplumda din işlerini yürüten, toplumu din konusunda aydınlatan ve ibadethanelerini yöneten bir kurum halini almıştır.

Klâsik dinî literatürde diyanet, genellikle kazânın yani yargının zıttı olarak kullanılır. “Kazâ”, yargılamayı ve insanlar arası hukukî, siyasî, idarî ilişkilerin kamu kurumlarında maddî yaptırımlara bağlanan sürecini ifade ederken, “diyanet” daha üst bir bakış olarak ilâve bir değeri; işin ruhanî, derunî ve ahlâkî yönünü, insanın kendi iç dünyasındaki tutarlılığı ifade eder. Bu bakımdan Cumhuriyet döneminde din işleri başkanlığı değil de Diyanet İşleri Başkanlığı denmesinin sebebi belki de ahlâk ekseninde bir dindarlığın plânlanması şeklinde yorumlanabilir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlık sebebi, halkın din konusundaki talepleri ve dini hizmetlerin ifasını istemeleridir. Demokratik devlet de uygun bir çözüm olarak Diyanet İşleri Başkanlığını kurmuştur. Her şeyden önce Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal bir kuruluşudur ve tüm faaliyetlerini anayasanın tanıdığı yetkilere dayanarak ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde gerçekleştirmektedir. Diyanet bir gurup, bir cemaat değildir ve cemaatlerin alternatifi de değildir. Diyanet bir üst kuruluş olarak tüm insanlara hizmet götüren bir kurumdur. Diyanetin kamu kuruluşu olması, siyasetin içinde olduğu anlamına değil, hizmetlerini kamu hukuku ve kamu düzeni anlayışıyla yürüttüğü anlamına gelir. Diyanetin temel görevi insanlara İslam’ın ortak paydasında hizmet sunmaktır. Bunun üzerine insanlar kendi bireysel eğilimlerini ve tercihlerini, farklı dindarlık tarzlarını ilave edebilirler. Bu safhada Diyanet’in görevi, bu tür farklılıkları azaltmak ve eşitlemek değil, bu konuda insanlara sağlıklı dini bilgi sunmaktır. Bu nedenle, Diyaneti Sünni bir kuruluş olarak tanımlamak da doğru değildir. Diyanet kendini Müslüman olarak niteleyen herkesi kucaklayan bir yapıya sahiptir ve camiye gelen gelmeyen, dini ibadetlerini yapan yapmayan herkesi aydınlatan, bilgilendiren bir kurumdur. Bu anlamda Diyanet, ibadet merkezli bir dindarlık değil, ahlak merkezli, etkili ve anlamlı bir dindarlık üzerinde durmaktadır.

Bir kamu kuruluşu olarak Diyanet’in üç temel özelliğinden bahsedebiliriz. Diyanetin ilk özelliği, devletin bütün kanunlarıyla, Anayasayla, Cumhuriyetle, laiklikle hiçbir sorunu olmadan hizmet üretmesi ve hareket etmesidir. Diyanetin ikinci özelliği özgür bir kuruluş olması, dini bilginin özgürce üretilmesine ve sunulmasına özel önem vermesidir. Diyanetin üçüncü özelliği ise sivil bir kuruluş olmasıdır. Yani, halkın yaşayan dindarlığını ve dini taleplerini göz önünde bulundurarak, onu önemseyerek, ona uygun hizmet üretmek sivil bir kuruluş olarak diyanetin görevleri arasındadır. Kısaca değindiğim Diyanet İşleri Başkanlığının kamusallık, özgürlük ve sivillik özelliklerini biraz daha açmak istiyorum.

aa. Kamusallık. Diyanet İşleri Başkanlığı yapısı itibarıyla kamusaldır ve devlet organizasyonu içinde yer almaktadır. Bunun devletin lâik yapısıyla çelişip çelişmediği öteden beri hukukçular ve bilim adamları arasında tartışma konusu olmuştur. Kanaatimce bu tartışmanın sebebi, lâiklik anlayışı ile yakından alâkalıdır. Bu hususta T.C. Anayasa Mahkemesinin, laiklikle Diyanet İşleri Başkanlığının niçin çelişmediği konusundaki özet mütalaasını aktarmak istiyorum.

Anayasa Mahkemesi, yapılan görüşmeler ve müzakereler sonucunda Diyanet İşleri Başkanlığının yapısının devletin kamusal organizasyonu içinde yer almış olmasının lâiklikle çelişmediği kanaatine varmıştır. Lâiklik devletin din işlerine saygılı olması, din işlerinin de devlet işlerine karıştırılmamasıdır. Lâiklik, iki tarafın birbirinden tamamen bağımsızlığı ve ayrı alanlarda birbirinden kopuk faaliyet göstermesi değil—ki Osmanlı örneği bunu bir şekilde doğruluyor—karşılıklı saygı ve denge esasına dayalı bir ilişkidir. Yani tahakkümü önleyen, ama birbirinin yaptığından da haberi olan, birbirini destekleyen ve toplumun kalkınması, geliştirilmesi yönünde birbiriyle işbirliğini öngören bir anlayıştır. Netice itibarıyla Anayasa Mahkemesi, lâiklikle Diyanet İşleri Başkanlığının yapısının kamusal yönden çelişmediği kanaatine varırken şu gerekçelere dayanmıştır:

1.Dinin devlet işlerinde egemen ve etkili olmaması esası.

2.Aralarında herhangi bir ayrım gözetmeksizin bireylerin manevî hayatına ilişkin sınırsız bir hürriyet tanımak, böylece dini anayasa güvencesi altına almak.

3.Dinin, bireyin manevî hayatını aşarak toplumsal hayatı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde kamu düzenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar kabul etmek ve dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini yasaklamak.

4. Devlete, kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatıyla dinî hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisi tanımak.

bb. Bilimsel Özgürlük. Diyanet İşleri Başkanlığının ikinci yönü, bilim ve din anlatımı konusunda özgür olmasıdır. Gerçekten de dışarıdan nasıl farklı algılanırsa algılansın, ben kendi dönemim ve kendi inisiyatif alanım için rahatlıkla söyleyebilirim ki, Diyanet İşleri Başkanlığı din hizmeti sunarken, din işlerini yürütürken, halkın dinî sorularına cevap verirken veya halkı din konusunda aydınlatırken tamamen kendi inisiyatifiyle, kendi bilimsel donanımıyla, bilimsel birikimiyle ve Türkiye’nin bilimsel imkânlarıyla hareket etmekte ve bunun içinden en doğru, en sağlıklı ve toplum için en aydınlık olan tercihleri ve yorumları seçerek bu konuda özgür ve özgün olmaya özen göstermektedir. Zaten laiklik ilkesinin yorumu da böyle bir özgürlüğü gerektirir. Çünkü laiklik devletin din yorumu yapması, devletin din anlatımı konusunda bir tercihte bulunması değil, bu konuda bireyleri ve bireylerin ortak, yani kamusal alana taşmış organizasyonlarını özgür bırakması demektir. Çünkü devletin dini tanımlaması ve dini konularda yorum yapması, bir yorumun lehinde veya aleyhinde tavır takınması lâiklikle ciddî bir çelişki olur. Diyanet İşleri Başkanlığının din hizmeti sunarken dayandığı bilgi, halkı din konusunda aydınlatırken geliştirdiği, tercih ettiği, ürettiği dinî yorumlar Türkiye’nin imkânlarıyla, bunu yapan şahısların kişisel ve kurumsal donanımlarıyla Türkiye’nin, hatta İslâm dünyasının bilgi birikimleriyle de bağlantılı bir konudur.

Diyanet dini ve dini bilgi üretimini kendi tekelinde görmediği gibi kendisi dışındaki kişi ve kuruluşların bu yöndeki özgürlüğünü sınırlandırmayı, farklı yorumları peşinen mahkum etmeyi hiçbir zaman onaylamaz. İslâm dininde aklın, bireysel inisiyatifin, yorumun çok özel ve müstesna bir yeri vardır. Ama bu yorum imkânı, dinin çok belirsiz olduğu ve tamamen yoruma açık ve kişisel yorumlarla farklı farklı yönde geliştirilebileceği anlamına gelmez. Yoruma ne kadar açık olursa olsun, yorumlamanın sınırlarını dinî metinler belirler. Böyle olunca da dinin metinleri, dinin otantik yapısı, yorumların hem imkânını, hem imkânsızlığını birlikte içerir. İslam’da ruhban sınıfının olmaması da gücünü Tanrı’dan alan ve O’nun adına açıklama yetkisi bulunan bir din adamları sınıfının bulunmayışı anlamındadır. Bunun için de din alimleri otoritelerini sırf din hakkında konuşuyor olmalarından veya başlarındaki sarık ve üzerlerindeki elbiseden almaz; onlar bu otoritelerini sahip oldukları dini bilgi ve sergiledikleri dini-ahlaki yaşantılarından alır. İslam’da din alimleri temel kaynaklara ve bu kaynakların gelenek ve tarihsel tecrübe içinde oluşan, olgunlaşan anlama ve yorumlama biçimlerine vakıf oldukları ölçüde sağlıklı dini bilgiyi üretirler. Bu sağlıklı bilgi, dini yaklaşımları ayarlar. Din özgürlüğü alanındaki çeşitli eğilimlerin bu sağlıklı dini bilgi ile denetlenmesi gerekir.

Dinin bilgi boyutu olduğu kadar duygu boyutu da vardır. Duygu boyutu olmayan bir dindarlıktan söz edilemeyeceği gibi dindarlığı sadece duygusal derinlikte aramak da yanlış olur. Dini bilgi ile deruni duygu arasında bir bağın kurulması, bir dengenin tesis edilmesi gerekir. Din özgürlüğü alanında ortaya çıkacak sorunlar, bu denge sayesinde rahatlıkla çözülebilir.

Biz dini sadece masa başında kurgulanan, tasavvur edilen bir “bilim kurgu” türünden üretim olarak değil, daha çok hayata yansıyan, yaşanılan, tecrübe edilen ve insanlar tarafından ortak faydaları rahatlıkla görülebilen bir tecrübe olarak, sosyolojik bir vakıa olarak da görüyoruz. Böylece Diyanet İşleri Başkanlığının din hizmetlerinde ve toplumu aydınlatmada özgür bilgi ekseninde hareket etmesi, bilgiyi özgürce üretmesi çok uç noktalarda, aşırı ve aykırı şeyleri niçin üretemediği sorusunun da cevabını teşkil ediyor. Yani dinin geleneği, dinin tarihsel tecrübesi bir bakıma bizim özgürlüğümüzün çerçevesini çizerken özgürlüğümüzün sınırlı bir özgürlük olduğunu da anlatıyor bize.

Tekrar ifade edeyim; bu sınırlılık dinin tabiatından, dini metinlerin verdiği imkândan ve tarihsel tecrübeden kaynaklanıyor. Yoksa bu sınırlılık onun kamusal yönünden kaynaklanmıyor. Ama insanların beklentileri veya algılamaları farklı olduğu için Diyanet İşleri Başkanlığının din hizmetlerini, hatta İlâhiyat Fakültelerinin ve din bilginlerinin yorum konusundaki çekimserliklerini ve ihtiyatlı oluşunu hep kamusal irtibatla açıklama gibi bir yanlışa düşülmektedir. Gerek Diyanet İşleri Başkanlığı gerekse de üniversitelerimizdeki din bilginlerinin din konusundaki yorumlarının belli ölçüde çekimser ve ana gövdenin fazla dışına çıkmayan bir çizgide olması, kamusallıktan ve bu kamusal irtibatlarının gücünden değil, İslâm’da dinî bilginin üretilme metodolojisinden ve tutarlılıktan kaynaklanıyor. Çünkü İslam medeniyeti, bir yönüyle bilgi medeniyetidir; din alanında duygusallıkla ve gelenekle metodolojik ve rasyonel düşünceyi uzlaştırabilmiş, birincisini ikincisi ile kontrol altında tutmayı başarmış bir medeniyettir. Tanrıdan aldıkları özel yetki ile donatılmış bir din adamları sınıfının bulunmayışının yarattığı otorite boşluğunu bilgi doldurmuş, metodolojik bilgi üretimi Müslümanları bir araya getiren önemli bir bağ olmuştur.

cc. Sivillik. Diyanet İşleri Başkanlığının üçüncü bir özelliği sivilliğidir. Bu ise demokrasiden gelen bir özelliktir. Toplumun büyük bir çoğunluğunun dindar olması ve dinlerini özgürce ve sahih bilgi ışığında yerine getirmek istemesi bu tip kurumlara olan ihtiyacı kendiliğinden doğurmuştur. Yani Diyanet İşleri Başkanlığının demokratik ve sivil bir tabanı vardır. Bu taban olmaksızın kendiliğinden ve üst iradeyle kurulmuş reel dinî hayatla ve taleple ilgisiz bir kurum değildir. Bu sebeple, Diyanet İşleri Başkanlığı din hizmetlerini yerine getirirken hem bilimsel özgürlüğe, yani dinî bilgi üretim metodolojisine bağlı kalmakta, hem de dindarlık konusunda halkın Müslümanlık tecrübesini, taleplerini ve eğilimlerini göz önünde bulundurmaktadır. Bu iki noktada gösterdiği hassasiyet sebebiyle Diyanet İşleri Başkanlığı, uç ve aşırı görüşleri değil, daha çok istikrar bulmuş, topluma huzur, güven ve düzen sağladığı kanıtlanmış tecrübeleri öncelik vermektedir. Diyanet İşleri Başkanlığının sivil yönü buradadır. Burada kamusal hassasiyetlerin gözetilmesi ne kadar makul ise, özgür ve sivil hassasiyetlerin gözetilmesi de o kadar makul olmalıdır. İşte bu üç nitelik, günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığının hem yapısını ve işlevini, hem de ne kadar zor bir alanda hizmet verdiğini göstermesi açısından anlamlıdır.

j. Bilgi Temelli Özgürlük

Bilgi ile din özgürlüğü arasında yakın bir ilişkinin olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bilginin olduğu yerde özgüven ve özgürlük vardır. Bilen insan, hem kendine özgüveni olan hem de başkalarına özgürlük alanı bırakmasını bilen insandır. Özgürlüğün yolu kendimize güvenmekten geçer. Kendisine güvenmeyen kişiler veya sistemler özgürlük alanlarını da giderek kısıtlarlar. Bu sebeple dinî bilginin günümüz insanlarına huzur, güven ve barış içinde birlikte yaşama sevinci ve mutluluğu veren bir kıvama getirilmesi gerekir.

Bilgiye dayalı özgürlük anlayışı çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanlığı, görevlilerinin yetiştirilmesine azami derecede önem vermektedir. Diyanet yurt içinde bilimsel gelişmelerden haberdar ve onlara ayak uydurabilen dini elemanın yetiştirilmesinde yegane kurum olarak görevini yerine getirmenin yanı sıra, yurtdışındaki Müslümanların ihtiyaçlarının giderilmesini de kendisine görev addetmektedir. Batı’da görev alacak din elemanlarının eğitiminde gidecekleri ülkelerin diline, kültürüne, insanlığın ortak kültürü, demokrasi ve insan haklarına özel bir yer verilmektedir. Amaç insanlığın ortak kazanımlarına vakıf nitelikli diyanet elemanlarını yetiştirmektir.

Diyanet İşleri Başkanlığının Almanya’ya gönderdiği din görevlilerinin bilgili, dini hizmet alanında tecrübeli ve özellikle zararlı dini akımlar konusunda hassas olması, sağlıklı din anlayışının Almanya’da yaşayan Müslüman Türkler arasında geliştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına katkıda bulunmaktadır. Sağlıklı dini bilgiden mahrum kimselerin içine düştükleri buhranlar ve çıkmazlar iyi bilinmektedir. Aynı şekilde din istismarı yapan kimselere karşı vatandaşların korunması da din özgürlüğünü sınırlandırmak değil tam tersi, sağlamaktır. “Özgürlüğün suistimalleri” olarak görülebilecek bu hususlarda hem bireysel hem de kurumsal olarak hassas olmak zorundayız. İşte bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı hem Türkiye’de hem de başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde kendisine düşen görevi yerine getirme konusunda oldukça duyarlıdır.

Yaşadığımız toplumun sağlıklı ve huzurlu bir toplum olmasını istiyorsak eğitim projelerimizi şeffaflaştırmak durumundayız. Buna Türkiye’nin ve Avrupa’nın her zamankinden daha çok ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda Alman dostlarımızdan Almanya’daki 2,5 milyon Müslümanın din öğrenimi talebini ciddiye almalarını, Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlâhiyat Fakülteleri olarak bizim bu konuda Alman toplumunun huzuru ve sağlıklı geleceği için elimizden gelen her türlü desteği ve katkıyı vermeye hazır olduğumuzu, Türkiye’nin bu alandaki bilgi birikiminin düzeyli ve işbirliğine açık olduğunu söylemek istiyorum.

Son olarak Diyanet İşleri Başkanlığının din özgürlüğü alanında verdiği önemli bir hizmete daha değinmek istiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığının bir yönüyle kamusal olduğunu diğer yönüyle din konusunda sunduğu bilgi ve verdiği hizmet açısından özgür olduğunu belirtmiştim. On dört asır öncesinden gelen bir dizi bilgi var, gelenek var, bunların sağlıklı şekilde ayıklanması, neyin din, neyin dinle ilişkili, neyin kültür, neyin coğrafyadan gelen farklılaşma olduğunun tespit edilip, dinin sağlıklı şekilde anlatımının yapılması gerekiyor. Toplumun din konusunda aydınlatılmasına ve toplumun dinle birlikte kalkınmasına, dinle birlikte gelişmesine önem vermek zorundayız. Dinin motivasyonundan, pozitif enerjisinden yararlanmayan toplumların ilerleyişi devamlı sorunlu ve gerilimli olur. El birliğiyle ileriye doğru, dönüşümü, gelişimi, çağdaşlaşmayı sağlıklı bir ahlaki ve dini çizgide gerçekleştirmek zorundayız. Bu sebeple Diyanet İşleri Başkanlığı, dinin temel ilkelerine bağlı kalarak ve geleneğin sezgilerinden de istifade ederek, İslam’ın içinde bulunduğu çağın ihtiyaç ve değerlerine göre yorumlanmasına zemin hazırlamaktadır. İşte tam da bu noktada Başkanlığımız, “din ile özgürleşme” adını verebileceğimiz önemli bir hizmeti yerine getirmektir.

Kaynaklar

Ali Bardakoğlu. “Din ve Vicdan Hürriyeti: 2. Türk Hukukunda.” TDV İslam Ansiklopedisi, c. 9, İstanbul: İsam, 1994 330-332.

Khaled Abou El Fadl. “The Place of Tolerance in Islam: On reading the Qur’an and misreading it.” Boston Review, Dec. 2001-Jan. 2002: 34-51.

Jürgen Habermas. “Religious Tolerance—The Pacemaker for Cultural Rights.” Philosophy, 79 2004: 5-18.

Akif Emre Öktem. Uluslararası Hukukta İnanç Özgürlüğü. Ankara: Liberte Yayınları, 2002.

Lucinda Joy Peach. “Human Rights.” Encyclopedia of Religious Freedom. London: Rutledge, 2003.

Nesimi Yazıcı. “Osmanlılarda Bir arada Yaşama Tecrübesi ve Dini Müsamaha Üzerine Bazı Mülahazalar.” Uluslararası Avrupa Birliği Şurası: Tebliğ ve Müzakereleri (3-7 Mayıs 2000), c. II. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2000: 522-536.

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : Din ile Özgürleşme: Türkiye Tecrübesi*

Din ile Özgürleşme: Türkiye Tecrübesi *Özeti

Salı, Mart 4, 2008 · Kategori: -Yorum-Makaleler

 

Prof.Dr. Ali BARDAKOĞLU

İnsan hakları çağdaş hukukta evrensel olarak kabul görür. Bireyler, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, sadece insan olmaları bakımından bu haklara sahiptir. Din özgürlüğü insan haklarının bir parçasını oluşturur ve diğer haklarla mukayese edildiğinde ön sıralarda yer alır. İnsan haklarının evrensel olması ve din özgürlüğünün de insan hakları içinde yer alması sebebiyle, din özgürlüğü evrensel bir haktır.

Genelde ilahi dinler ve özelde de İslam dini insan haklarının teminatını oluşturur. İslam’da bu hakların teminat altına alınması bazı ahlaki ilkeler üzerinden gerçekleşir. İslam’da din özgürlüğü açısından en genel ilke “hoşgörü ilkesidir.” Kuran Kerim “Dinde zorlamanın olmadığını” (Bakara 2:256) açık ve net bir şekilde belirtir. Ayette İslam yerine din kelimesinin kullanılması bu hükmün kapsamının genişliğini ifade etmesi açısından önemlidir. Kimse İslamiyet’e girmeye zorlanamayacağı gibi, Hıristiyanlığa, Museviliğe veya herhangi bir dine girmeye de zorlanamaz. İslam hem kendine güvenin hem de bireyin özgür iradesine değer vermesinin sonucu olarak, bir dini benimsemeyi ancak özgür irade bulunduğunda geçerli sayar. Bunun için de bir dine inanma veya inanmamada herhangi bir zorlamayı doğru bulmaz.

İslam’da din özgürlüğünün teminatı olan diğer bir ilke çoğulculuktur. İlahi irade tüm insanları tek bir din üzere toplamayı murat etmemiştir: “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi hakkı benimseyip iman ederdi. Yoksa sen inanmaları için insanlara zor mu kullanacaksın?” (Yunus 10:99) mealindeki ayet bunu ifade eder. İlahi iradenin insanın özgür iradesiyle yaptığı tercihine önem vermesi diğer bir ayette şöyle ifade edilmektedir: “İsteyen iman etsin, isteyen küfrü tercih etsin” (Kehf 18:19). Bu bir onay değil insan iradesine önem vermenin ve insanı din gibi hayati bir tercih konusunda bile özgür bırakmanın ifadesidir.

Din özgürlüğünün temelini oluşturan diğer bir ilke karşılıklılık ilkesidir. Din özgürlüğü açısından da bu ilkenin Kur’an-ı Kerim’de çeşitli örnekleriyle karşılaşmaktayız. Hz. Peygamber Mekke döneminde maruz kaldığı zorluklar ve gördüğü eziyetler karşısında Mekkelilere "Sizin dininiz size, benim dinim bana" (Kafirun 109:6) ayeti ile cevap vererek inanç düzeyindeki farklılıkların varlığına ve tabiiliğine işaret etmekteydi. Karşılıklılık ilkesine dayalı olarak din özgürlüğünü teminat altına alan diğer bir örnek başka dinlerin tanrıları hakkında uygunsuz sözler sarf edilmesinin yasaklanmasıdır. Çünkü böyle bir davranış diğer din mensuplarının da aynı şekilde karşılık vermesine yol açabilir. (En’am 6:108)

İslam’da bireye ve bireyin tercihlerine verilen önem din özgürlüğü açısından büyük önem taşır. İman ile irade arasında kurulan sıkı bağ, özgür iradeye dayalı dini tercihleri sağlama alır. Müslümanların ortak bir inanç grubu (ümmet) oluşturması dini sorumluğun özde bireysel olmasıyla bir çelişki arz etmez. İslam’ın bireye ve bireyin tercihlerine gösterdiği bu “saygı” sebebiyledir ki Müslüman, kendine özgüveni olan ve başkalarına özgürlük alanı tanıyan kimsedir.

İslam’ın din özgürlüğüne verdiği bu önemi belirtirken bir ayırıma dikkat çekmek yerinde olur. Bir dinin kendini gerçek din olarak kabul etmesi ile diğer dinlere hoşgörüyle yaklaşması birbiriyle çelişmez. İslam ilahi dinlerin son halkasıdır ve kendini bu halkanın kemal noktası, hak din olarak tanıtır. Böyle bir yaklaşım; her din için geçerli mantıki bir zorunluluktur. Din özgürlüğüne gelince, din özgürlüğü herhangi bir dinin inanç ilkelerinin doğruluğunu veya yanlışlığını içermez. İslam’da din özgürlüğü diğer dinlerin inanç esasları açısından değil, bu esaslara inanan kimselerle birlikte barış içinde yaşamak açısından temellendirilir. Kısaca din özgürlüğü dinin epistemolojik boyutundan ziyade toplumsal boyutu ile ilgilidir. Ayrıca din özgürlüğünü sadece bir dine inanıp inanmamakla sınırlı görmek yanlış olur. Bu özgürlüğün sınırları hiç inanmayanları da içine alacak bir şekilde görülmelidir.

İslam’ın iman açısından bireyi ve bireyin iradesini merkeze alması bazı sorunları beraberinde getirmez mi? Mesela dini çoğulculuk bireysel din anlayışlarına kapı açıp, herkesin kendi dinini tanımlamasına, mevcut insan sayısı kadar dinin ortaya çıkmasına sebep olmaz mı? Ayrıca bireyin kendi emellerine dayalı olarak yorumladığı din, baskı ve haksızlıkların, hatta terör ve şiddetin aracı olarak kullanılamaz mı?

Bunlar teoride mümkün olsa da, bu tür bir din anlayışı İslami açıdan hiçbir şekilde tasvip görmez. Her şeyden önce İslam dininin kaynakları bellidir ve bu kaynakların anlaşılmasında geliştirilen ilmi yöntemler vardır. İslam’ın iki temel kaynağı olan Kuran ve Sünnet, bireyin kendi arzularına ve tamamen subjektif yorumlara dayalı bir din anlayışını dışlar. Ayrıca İslam dininin kaynaklarının anlaşılması ve yorumlanmasında ilmi yöntemler tarihsel tecrübe temelinde şekillenmiştir. Bu konuda herhangi bir bireyin veya belirli kesimlerin tekelinden bahsedilemez. İslam geleneğinde otorite daima bilgi olmuş, bilgi ve düşünce hem duygu ve davranışları yöneten, hem toplumda istikrarı ve gelenekte ana çizgiyi koruyan bir eksen olmuştur. İslam’da ruhban sınıfının olmaması, gücünü Tanrı’dan alan ve O’nun adına açıklama yetkisi bulunan bir din adamları sınıfının bulunmayışı anlamındadır. Bunun için de din alimleri otoritelerini sırf din hakkında konuşuyor olmalarından veya başlarındaki sarık ve üzerlerindeki elbiseden almaz; onlar bu otoritelerini sahip oldukları dini bilgi ve sergiledikleri dini-ahlaki yaşantılarından alır. İslam’da din alimleri temel kaynaklara ve bu kaynakların gelenek ve tarihsel tecrübe içinde oluşan, olgunlaşan anlama ve yorumlama biçimlerine vakıf oldukları ölçüde sağlıklı dini bilgiyi üretirler. Bu sağlıklı bilgi, dini yaklaşımları ayarlar. Din özgürlüğü alanındaki çeşitli eğilimlerin bu sağlıklı dini bilgi ile denetlenmesi gerekir.

Dinin bilgi boyutu olduğu kadar duygu boyutu da vardır. Duygu boyutu olmayan bir dindarlıktan söz edilemeyeceği gibi dindarlığı sadece duygusal derinlikte aramak da yanlış olur. Dini bilgi ile deruni duygu arasında bir bağın kurulması, bir dengenin tesis edilmesi gerekir. Din özgürlüğü alanında ortaya çıkacak sorunlar, bu denge sayesinde rahatlıkla çözülebilir. Tekrar edecek olursak, İslam’ın temel kaynakları vardır ve bu kaynaklar, dinin en genel anlamda çerçevesini çizer. Bu kaynakların anlaşılması ve yorumlanması da ilmi yöntemlere dayalı olarak yapılır. Bu yöntemler tarihsel tecrübenin ve geleneğin süzgecinden geçmiş olması sebebiyle bireysel olmayıp ortak bir mirası temsil eder. Tüm bu kriterlerin neticesinde ulaşılan, akla dayalı, sahih ve sağlıklı dini bilgi İslam’da yanlış eğilimleri önler ve din özgürlüğünün sağlanmasına yardımcı olur.

Sahih ve sağlıklı dini bilginin denetiminde olmayan dini eğilimler dün olduğu kadar bugün de sorun oluşturmaya devam etmektedir. Bu tür bilginin ve anlayışın üretilmediği durumlarda patolojik dindarlık tarzları ortaya çıkar. Duygu akla galip gelir, bireysel arzular ve bölgesel farklılıklar dindarlık adı altında güç kazanır; insanların barış ve huzurunu tehdit eden unsurlar kutsal kisvesine bürünür. Bu nedenledir ki ideolojik ve radikal dini eğilimlerin çaresi dini hiç öğretmemek ve insanların dini öğrenme ve din hizmeti alma ihtiyacını görmezlikten gelmek değil, tarihsel tecrübenin, rasyonel düşüncenin ve modern çağın şartlarının ışığında dini anlayış ve yorumlarımızı geliştirmek, bu çizgide bir din hizmetini ve din eğitimini desteklemek olmalıdır.

Günümüzde gerek İslam dünyasında, gerekse Batı toplumlarında dini alanda ortaya çıkan bu ve benzeri olumsuzlukların önlenmesinde Osmanlı ve Türkiye tecrübesi fevkalade önemlidir. Geleneğimizde bütün dinler barış ve huzur içinde özgürce yaşamışlar, kendi dindarlıklarını geliştirmişlerdir. Osmanlıdaki bu zengin dini gelenek ve miras, Türkiye Cumhuriyetinde laik ve demokratik yapı içinde gelişen ve olgunlaşan dini anlayış ve hoşgörüye kaynaklık etmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bizler din özgürlüğünün hem Türkiye’de hem de Avrupa’da sağlanması ve geliştirilmesinde üzerimize düşen sorumluğun bilinciyle hareket etmekteyiz. Diyanet İşleri Başkanlığı din özgürlüğü açısından önemli olan bazı ilkelere dayalı olarak faaliyet göstermektedir. Bu ilkeler arasında:

1. Diyanet İşleri Başkanlığı bir kamu kuruluşudur. Kamu düzeninin ilkelerine göre çalışır. Başkanlığın görevi bu ilkeler çerçevesinde insanlara sağlıklı dini bilgi ve hizmet sunmaktır.

2. Diyanet İşleri Başkanlığı özgür bir kuruluştur. Dini bilgi üretimi ve kullanımı açısından herhangi bir baskı altında değildir; onu serbestçe ve bilimin kurallarına göre üretir ve toplumun hizmetine sunar.

3. Diyanet İşleri Başkanlığı sivil bir kuruluştur. Gelenek ve tarih ile bağlantılı, toplumun birikim ve geleneklerine duyarlıdır. Toplumun din konusundaki taleplerini ciddiyle alarak, farklılıklarıyla birlikte herkesi kucaklayan bir din hizmeti sunar.

Bu üç niteliğinden dolayı Diyanet İşleri Başkanlığı Türkiye’de bilgi temelli bir dini özgürlüğü hedeflemektedir. Kısaca buna “din ile özgürleşme” de diyebiliriz. Bilgiye dayalı özgürlük anlayışı çerçevesinde Başkanlık, görevlilerinin yetiştirilmesine azami derecede önem vermektedir. Başkanlık yurt içinde bilimsel gelişmelerden haberdar ve onlara ayak uydurabilen din elemanın yetiştirilmesinde yegane kurum olarak görevini yerine getirmenin yanı sıra, yurtdışındaki Müslümanların ihtiyaçlarının giderilmesinde de yoğun bir çaba içindedir. Batı’da görev alacak din elemanlarının eğitiminde gidecekleri ülkelerin diline, kültürüne ve geleneklerine, ayrıca insanlığın ortak kültürü haline gelmiş demokrasi ve insan haklarına ve bunlardan kadın haklarına özel bir yer verilmektedir. Amacımız insanlığın ortak kazanımlarına vakıf, nitelikli din görevlileri yetiştirmektir.

Diyanet İşleri Başkanlığı Almanya’ya gönderilen din görevlilerinin bilgili, dini hizmet alanında tecrübeli ve özellikle zararlı dini akımlar konusunda hassas olmasına büyük önem vermekte, sağlıklı ve sahih din anlayışının Almanya’da yaşayan Müslüman Türkler arasında geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasına katkıda bulunmaktadır. Bu tür dini bilgiden mahrum kimselerin içine düştükleri buhranlar ve çıkmazlar iyi bilinmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığının Avrupa’da görev yapan din görevlilerinin eğitimine yönelmesi ve bu konuda kurumsal bir çaba içinde olması, aynı zamanda Avrupa’da yaşayan Türklerin içinde yaşadığı toplumla, kamu düzeni ile ve insanlığın ortak değerleriyle uyum içinde yaşamasına, barış ve huzur ortamının oluşmasına da katkı demektir. İslamı anlama ve yorumlamada kaynaklara dayalı sahih bilgi ile için de yaşadığımız toplumun ve çağın şartlarını, insanlığın ortak değerlerini, yüksek akademik düşüncenin kazanımlarını buluşturmak, din alanında da akla ve eleştiriye açık rasyonel bilgiyi devrede tutmak, eminim ki, dindarın kendi özgüvenini kazanması ve başkasına saygı duyması için de temel olacaktır. Toplumsal barış ve huzurun yolu buradan geçer. Ayrıca din istismarı yapan kimselere karşı vatandaşların doğru bilgi ile donatılması, din özgürlüğünü sınırlandırmak değil tam tersi, bu özgürlüğün sağlanmasıdır. İşte bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı hem Türkiye’de hem de başta Almanya olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinde üzerine düşen görevin bilincindedir ve bu bilince uygun olarak hareket etmektedir.

* Berlin Protestan Akademisi ve Berlin Katolik Akademisi tarafından 5-7 Eylül 2004 tarihlerinde Berlin’de düzenlenen “Hıristiyanlık ve İslamiyette Din Özgürlüğü” konulu toplantıda Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu tarafından sunulan tebliğ metninin özetidir.

 

Kalıcı Bağlantı - Yorum (yok) - Yorum yaz! | Etiketler : Din ile Özgürleşme: Türkiye Tecrübesi *Özeti