| Allahım,senden başka hiçbir şeyi olmayan ben, senden başka herşeyi olanlara acırım- konfüçyüs |
Aydınlanmanın ve Pozitivizmin İslam'a Bakışımıza EtkisiAydınlanma hareketi, pozitivizmin doğuşuna etki eden en büyük harekettir. Pozitivizmi sistemleştiren A. Comte (1798-1857) “üç hal kanunu” anlayışına göre din ve metafizik çağın sona erdiği varsayımıyla, artık çağın bilim ve akıl çağı olduğunu söyler. Bu üç hal kanununu, aslında kendisinden önce 14. Loui’nin Maliye Bakanı Turgot (1727-1781) dile getirmiştir: “İnsanlık tarihinde üç düşünce tarzı birbirini takip eder: Teolojik, metafizik ve pozitif düşünce çağı.” (Freyer, H., İçtimai Nazariyeler Tarihi, eklerle çev. T. Çağatay, 3. baskı, Ankara 1973, s. 40) Bu üç hal kanunu anlayışına göre tarihte varolagelmiş dinlerin, daha sonra Hegel’in de söyleyeceği gibi, Comte geçersiz olduğunu vurgular. Ancak Comte dinin toplum ve fert için lüzumun devam ettiğine inanır. Ancak bu din herhangi bir tarihi din değildir. Pozitivizm ve bilim çağının kutsal formülünü: “İlke olarak aşk, temel olarak düzen, amaç olarak ilerleme” olarak belirleyen Comte, bu formüldeki aşkı din sağlayacaktır. Bu dine, pozitivist din adını verir. Dinin kurucu felsefesi, Comte’un “Pozitif Politika Sistemi” başlığıyla anlattığı pozitivist siyasettir; amentüsü de “Pozitivist Kateşizm”dir. (Comte, A., Catachisme Positiviste, Paris, 1852) A. Comte, kurucusunun kendisi olduğu pozitivist dine “İnsanlık Dini” de demektedir. Onun insanlık dini anlayışı, din anlayışları konusunda Batı’da bir dönüm noktası teşkil eder. Positivizmden etkilenen birçok sosyolog ve dinler tarihçisi dinlerin menşeini Allah yerine, sözgelimi E. A. Tylor gibileri ruhçuluğa (animisme); H. Spencer gibileri sihir ve büyüye; Max Müler gibileri tabiatçılığa (naturisme); E. Durkheim gibileri de totemciliğe (totémisme) indirgeyerek açıklamışlardır. Dolayısıyla pozitivistlere göre dinin menşei insan ve toplumdur. Osmanlıların, Batı’yı özellikle 1789 Fransız devrimiyle izlemeye başladıkları söylenebilir. Ancak Batı’ya olan düşünsel ilgi, XVIII. Yüzyılın sonlarına doğru, Hariciye Nazırı Âtıf Efendi’nin Nisan 1798 yılında yazdığı bir lâhıyada Voltaire ve J. J. Rousseau’yu zındıklıkla tenkit etmesiyle başlamıştır denebilir. (Budak, A., “Osmanlı İmparatorluğuna Batı Düşüncesinin Girişi” Yeditepe’de Felsefe, İstanbul 2008, sayı 7, s. 195-199) Aydınlanmanın ve pozitivizmin Osmanlı’ya ve İslam dünyasına asıl etkileri 1839 Tanzimat ile ve sonrasında olmuştur. Gerek Osmanlı aydınlarından Batı’ya gidenlerle ve gerekse yapılan tercümelerle 1839’dan sonra Batı etkisiyle birçok konuda olduğu gibi din konusunda da özellikle İslam’a bakışta farklı anlayışlar oluşmuştur. Naturalizmin ve pozitivizmin etkisiyle Beşir Fuad (1852-1887) gibi dinsiz ve ateist olan bazı Osmanlı aydınlarını dışta bırakarak bir genelleme yapacak olursak, Ahmet Rıza’sından Ziya Gökalp’ine kadar pozitivizmin etkisi altında kalan Osmanlı aydınlarının hiçbirisi, genel olarak İslam’ın menşeini insanda, doğada veya toplumda aramamışlardır. Farklı tarzda da olsa positivist Osmanlı aydınları İslam’a inanmanın ve dinî hayatın kişisel vicdan işi olduğu görüşünü öne çıkarmışlardır. Bu, daha sonra Cumhuriyet Döneminde laiklik ilkesinin kabulünü hazırlamıştır. Özellikle pozitivist hukuk anlayışı çerçevesindeki Batı’daki gelişmeler Osmanlı hukukuna etki etmiştir. Örneğin Mecelle’nin hazırlanmasında bu etkiyi görebiliriz. Avrupa kanunlarından alıntılar yapılmıştır. İslam’a bakışta bunlar kadar önemli bir etki de, hem positivizmden hem de bilimcilikten mülhem, Kur’an ayetlerini bilimle açıklama girişimidir ki, ilk örneklerini M. Abduh ve diğer Mısırlı âlim Tantavi el-Cevherî teşkil eder. Özellikle Tantavî, “el-Cevâhir fî Tefsiri’l Kur’ân-ı Kerim” adlı eserinde yer yer resimler de çizerek ve devrin bilimsel bilgilerini aktararak ayetlerin tefsirini yapmıştır. Bu benzer etkileri eş zamanlı olarak Osmanlı toplumuna dahil olmayan başta Hind Müslümanları arasında ve İran’da da gözleyebiliyoruz. Yukarıda özet olarak işaret etmeye çalıştığımız girişimler İslam’a bakışta ve anlayışta İslam toplumlarında iki temel akımın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Birincisi, bugün İslam Modernizmi denen akımdır; ikincisi Milliyetçi İslamcılık akımıdır. Modernist İslam anlayışının ilk temsilcileri, Hindistan’da örneğin Seyyid Ahmed Han’dır; Mısır’da Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’dır; Türkiye’de daha dar anlamıyla Celal Nuri İleri, Mehmet Âkif, Milaslı İbrahim Hakkı gibi bazı aydınlardır. Modernistçi akımın temel varsayımları, İslam dünyasının gerilemesinin nedenlerini, Kur’an ve sünnetin yeterince iyi anlaşılamaması, mezhepsel olarak Müslümanların bölünmüş olması, Müslümanların hurafelere ve bidatlere yönelmesi gibi şeylerde aramışlardır. Doğal olarak da çözümü yeniden Kur’an’a ve sahih sünnete dönüşte aramışlardır. Özellikle Batılı çalışmalarda Mu’tezilenin “modern” bir akım olarak gösterilmesinin etkisiyle Mu’tezile akımına bu bağlamda vurgu yapılmıştır. Kısaca ifade edecek olursak modernistçiler, İslam dünyasının temel sorununu sanki bir din sorunu gibi görmüşlerdir. Bu modernist İslam anlayışı da, günümüz İslam modernistlerinin temelini teşkil etmektedir. Milliyetçi İslamcılık, pozitivizmin baskın olduğu XIX. yüzyıl aynı zamanda milliyetçiliğin ortaya çıktığı dönem olduğu için Batı milliyetçi akımların da etkisiyle, İslam’ı anlamada, güncelleştirmede ve yorumlamada Müslüman halkların geçmiş ve güncel, kültürel ve etnik hususiyetlerini öne çıkaran bir anlayıştır. Burada Cemâleddin Afkanî’nin o günlerde emperyalist ülkelere karşı yapılacak kurtuluş mücadelelerinin ümmet olarak birlikte değil, her ülkenin kendisinin çabalarıyla yapılması gerektiği görüşü de etkin olmuştur. Bu anlayışın ilk temsilcilerine Türkiye’den Ziya Gökalp ve Seyyid Bey, Mısır’dan Şekip Arslan ve Tâhâ Hüseyin gibi düşünürler örnek olarak verilebilir. Ziya Gökalp’ın “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” adı altında söylediklerinde, (Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak, İstanbul 1929) Tâhâ Hüseyin’in cahiliye Arap şiiri üzerine yorumlarında, Şekip Arslan’ın İbn Haldûn üzerine yaptığı çalışmalarında geçmişte İslam, Müslüman milletlerin geçmişteki etnik ve kültürel gelenekleriyle ve örfleriyle anlaşılmıştır vurgusu yapılmıştır. Bu vurgunun gelecek için de vurgulandığı açıktır. Milliyetçi İslamcılık, Türkiye’de özellikle İslam’ın anlaşılması için din dilinin Türkçeleşmesi üzerinde durmuştur. Çağdaşlaşmanın, sadece İslam anlayışının hurafelerden temizlenmesiyle değil, Batı’daki gelişen bilim ve teknolojinin takip edilmesiyle mümkün olabileceğini savunmuştur. Milliyetçi İslamcılar ile Yeni Osmanlıcılar Batı’nın bilim ve teknolojisini alalım; fakat kültürde Türk ve Müslüman kalalım demişlerdir. Dolayısıyla bu akımın taraftarları İslam dünyasının sorununu, temelde bir din sorunu değil, zihniyet sorunu olduğunu düşünmüşlerdir. Bütün buların ötesinde, İslam dünyasındaki Batı’ya bağımlı olarak ortaya çıkan pozitivist ve seküler sosyoloji ve psikoloji çalışmalarının etkisiyle özellikle günümüzde geniş kitleler İslam’a, mevcut dinlerden sadece herhangi birisi gibi bakmaya başlamıştır; hatta bazı İslam bilginleri de aynı bakış açısına sahiptir. İslam dünyasındaki din tartışmalarının temel nedenlerinin birisi de budur. Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Mart 2009 sayısında yayınlanmıştır. Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar - Çarşamba, Mayıs 20, 2009 - yorum {0} - yorum yazEhl-i kitabKur'an-ı Kerim'de 24 defa geçen 'Ehl-i Kitap' ifadesiyle özellikle Hıristiyan ve Yahudiler kast edilir.Kur'an-ı Kerim'deki bu ifadelerin siyak sibakı değişiklik arz etmektedir. Bazı ayetler Ehl-i Kitabı salih amelleri ve ahirete iman etmeleri sebebiyle överken (3/113), bazıları ise Ehl-i Kitabı Allah'ın yolundan ayrılmaları sebebiyle it'ab etmektedir (3/99). Bu tür ayetlerin bazıları Ehl-i Kitabı Müslümanlar ile aralarında müşterek bir sözde karar kılmaya davet eder (3/64). Diğer bazı ayetler ise Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki yakınlığa dikkat çeker (5/82). Müslümanlar ile Ehl-i Kitap yani Hıristiyan ve Yahudiler arasındaki ilişkiler Müslümanlar arasında asırlarca tartışma konusu olmuştur. İslam'ın Ehl-i Kitapla birlikteliğe yönelik yaklaşımı doğrudan Kur'an-ı Kerim'deki şu meşhur ayete dayandırılmaktadır: 'De ki: 'Ey Ehl-i kitap! Bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek ve âdil şu sözde karar kılalım: 'Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim. O'na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah'ın yanında rab edinmesin.' Eğer bu dâveti reddederlerse: 'Bizim, Allah'ın emirlerine itaat eden müminler olduğumuza şahid olun.' deyin. (3/64) Hicretin dokuzuncu yılında (629) vahy edilen bu ayet, Hz. Peygamber zamanındaki en büyük birlik çağrılarından biridir. İslam hukuku kitaplarının belirli bölümleri İslam'da Ehl-i Kitabın kanuni statüsünü açıklamaya ayrılmıştır. Osmanlı Devleti gayrimüslim tebaaya, özellikle Ehl-i Kitaba karşı anlayış ve hoşgörünün enfes bir örneğini sergilemiştir. Günümüz dünyasında bu mesele daha fazla önem kazanmıştır, zira dinler arası diyalog ve hoşgörüye muazzam bir ihtiyaç vardır.alinti - Perşembe, Nisan 9, 2009 - yorum {0} - yorum yazSavaşların Yetim Bıraktığı Çocuklarız Biz...Biz savaşların yetimleriyiz. Yalnızlık kader bize… Ölmeden ölmek şeref bize… İzzet hedef bize… Biz, savaşların yetim bıraktığı çocuklar… Çocukluğunu yaşayamadan büyümeye talip olanlarız. Hayatın renklerini seçemedik hiç… En tanıdık rengimiz kan kırmızısı oldu. Ve geceyi daha da koyulaştıran bombaların ateş kızılı… Rüyalarımız kan kokardı. Kimileri geceleri sıcacık yataklarında veya annelerinin kucağında uyurken, bizler ahtapot füzelerinin gürültüleri arasında ölüm uykusuna dalardık. Kimilerinin ellerinde çağın en modern oyuncakları varken, bizim ellerimizde bir şey yoktu… Bazılarımızın da elleri hiçbir şey tutamazdı. Elleri yoktu içimizden bazılarının… Bir hain bomba patlamıştı hayallerimizin üstüne… Bir hain füze saldırısında kaybolmuştu bütün umutlar… Üstümüzde yorganlar, battaniyeler yoktu bizim. Bombaların tepemize yağdırıldığı anları duymamak için başımızın üstüne çekeceğimiz örtülerimiz hiç olmadı. Anne ve babalarımızın cenazeleri üstüne örtecek hiçbir şeyimiz yoktu. Savaş yokluk demekti… Savaş yalnız kalmaktı. Savaş ölümle tanışmaktı. Biz, savaşların yetim bıraktığı çocuklar… Umudu yarına katık yapanlarız. Küçücük yürek yıkıntılarının arasında sevgimizi, öfkemizi ve nefretimizi yaralayamadı düşmanlarımız… Bizler gözlerimizin yaşına hapsettik şehrin eşkıyalarını… Gözlerimizin karasına sakladık şehrimizi yağmalayanları… İçimize gömdük önce anne ve babalarımızı… Biz, savaşların yetim bıraktığı çocuklar… Hayallerinin üzerinden tankların geçtiği, düşlerine mermilerin sürüldüğü, yüreklerinin yangınından buzulların eridiği… Biz, savaşların yetim bıraktığı çocuklar… Sırtından vurulmuştur bizim yaşadığımız şehirler… Sizin yaldızlı, parıl parıl şehirlerinize benzemez. Bizler karanlığın mahkumlarıyız. Yıldızlar kaymaz bizim semalarımızdan. O yüzden içimizden dilek tutamayız. Bizim semalarımızdan sadece bombalar yağar… Başımızın üstünde uçmaz hiçbir uçurtma… Bizler sadece kurşunlara aşina… Tarifi yoktu bu duyguların… Savaşların duygusu yoktu. Savaş, ağlamaktı yalnız başına… Savaş yalnız kalmaktı. Yalnız ölmekti savaş… Biz, savaşların yetim bıraktığı çocuklar… Geceleri gözü uyku tutmayanlar. Gündüz bir kuru ekmeğe, bir damla süte hasret kalanlarız… Aç bırakılan, yiyeceği lokmaların üzerine yağmur gibi bomba yağdırılanlarız. Vahşet sahnelerini filmlerde görürken sadece, biz yaşamımızın tam ortasında seyrettik. Katliam ve kıyım var şehirlerimizde… Kan ve gözyaşı var. Sokaklarımızda yan yana yatan şehitlerimiz var. Şehadet parmağı semaya kalkmış, “lâ ilâhe illallah” diyen yiğitlerimiz var. Ellerimizde annelerimizin kanlı örtüsü… Babalarımızın kopmuş kolları… Kardeşlerimizin soğuk ve kan kokulu bedenleri var. Sizin ellerinizde elma şekerleri var belki de. Sizin yürekleriniz sıcacık… Sizi bekleyenler var. Kucaklayacak olanlar. Ağladığınızda gözyaşlarınızı silecek olanlar. Düşüp dizinizi kanattığınızda yaranızı saracak olanlar var. Bizim burada, bizim savaş kokan şehrimizde hastaneler ölüm koridoru… Yaramızı saracak gazlı bezler yok. Perdeler pencerelere değil yaraların üzerine gerili... Sizler korktuğunuzda veya ağladığınızda yanınızda sabaha kadar bekleyenler var. Ölüm, yetimlerin özgürlüğe uzanan arkadaşı... Biz, savaşların yetim bıraktığı çocuklar… Uykusuna pusu kurulanlar… Gecesine zulüm yağanlar… Cesaretini özgürlük için kuşananlar… Kutsal mabetlerinin kapısında sabaha kadar nöbet tutan yetimleriz. İçimizde patlayan yanardağlardan habersizdiniz sizler… Avuçlarımızda sıktığımız şehit toprağından başka bir şey değildi. Yeşeren hayatlar yok yanı başımızda. “Seni seviyorum” diyerek başımızı okşayan yok. Ellerimizde kalemlerimiz ve kağıtlarımız yok… Sığınağımız okullarımızdı. Sığınağımız anne ve babalarımızın şefkat dolu kucaklarıydı. Derken okullarımızın üstüne yağdı bir gün bombalar… Biz savaşların yetimleriyiz. Yalnızlık kader bize… Ölmeden ölmek şeref bize… İzzet hedef bize… Biz, “savaş meydanlarında yaşlı, kadın ve çocukları öldürmeyin” diyen bir peygamberin torunlarıyız. “Bir topluluğa karşı kin duyuyorsanız bu sizi adaletten saptırmasın. Meyve ağaçlarını kesmeyin, mamur bir yeri tahrip etmeyin. Haddi aşmayın.” emirlerinin muhatabıyız. Çöl çiçekleriyiz bizler, güneşi her daim bekleyen. Harabe sokaklarda küçücük yürek yıkıntılarından başka kaldırılacak enkaz kalmadı. Yastığımızın altına sakladığımız yıldızlar yalnızlığımıza yağıyor sadece… Bizler dünyanın seyirci kaldığı savaş çocuklarıyız. Bizler ölüme alıştırılmak zorunda bırakılan savaşın yetim çocuklarıyız. Hürriyeti tutuklu, hayallerine pranga vurulmuş çocuklarız biz. Yok farkımız dünyanın diğer çocuklarından… Kaderimiz savaş meydanlarında ölmek veya sevdiklerini yitirmektir bizim. Biz, savaşların yetim bıraktığı çocuklar… Çocukluğu unutturulanlar… Büyümeden büyümek zorunda bırakılanlar… Biz, ninni yerine savaşın çığlıklarını ve bomba seslerini duyanlarız. Biz, merhamete hasret, özgürlüğe sevdalı olanlarız. Biz, oyun alanlarımızda mayınlardan ve mermilerden başka oyuncak tanımayanlarız. Biz her şeyden önce insanız… Yok bir farkımız sizden. Yok bir farkımız dünyanın diğer çocuklarından. Çiçek dermekten başka derdimiz yok bizim. Sevilmekten ve özgürce yaşamaktan başka arzumuz yok. Aynı dünyayı paylaşmak bizim derdimiz. Aynı havayı beraberce solumak… Aynı gök kubbe altında beraberce yaşamak... Ellerimiz oyuncak tutmalı bizim. Kalem tutmalı… Anne ve babalarımız tutmalı en çok da ellerimizden… Barışa öncülük edenler! Gözbebeklerinden vurulmasın çocuklar. Ağıtlar dürülmesin gecenin hıçkırıklarına… Bir mermi daha değmesin hiçbir çocuğun alnına… Biz, savaşın yetim bıraktığı çocuklar… Gözlerinde yaş, yüreklerinde yas barındırmak istemeyenler… Savaşın çığlıklarını artık duymak istemeyen, gökyüzünde siyah bulutları görmek istemeyenler… Başka çocuklar da yetim kalmasın, çocuklar ağlamasın diye duaya duranlarız bizler… Hürriyet tutsak olmasın artık, aramızda dolaşsın niyazındayız. Mabetlerimiz, okullarımız, hastanelerimiz ve evlerimiz harap olmasın diye yalvarmaktayız. Biz, savaşların yetim bıraktığı çocuklar… Küçücük yüreklerimizi artık kimse ürkütmesin, yıldızlar gözbebeklerimize yağsın ve semamızdan sadece uçurtmalar uçsun diye ümidin eşiğinde bekliyoruz. Bu hıçkırıklar dinsin diye… Ve birileri bizim çocuk hayallerimizi çalmasın diye bekliyoruz. Her çocuk gibi, yarınlara doğmak ve yarınlarda umudun peşinden koşmak istiyoruz. Dünyanın bütün barış temsilcileri artık duyun sesimizi… Ve ses verin sesimize… Biz çocuklar, çocukça yaşamak istiyoruz, sizin çocuklarınız gibi… Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Şubat 2009 sayısında yayınlanmıştır. Ayşenur Çalıkçı - Çarşamba, Mart 11, 2009 - yorum {0} - yorum yazBeyt-i Makdis'in KandilleriMüminlerin annelerinden Hz. Meymune bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’a şöyle der: Ya Rasûlallah! Bize Beyt-i Makdis hakkında biraz bilgi verir misin. Allah Rasûlü de “Orası mahşer ve menşer (yeniden diriliş) yeridir oraya gidin ve içinde namaz kılın, çünkü orada kılınan bir namaz başka yerdeki bin namaza bedeldir.” buyurur. Hz. Meymune: “Peki oraya girmeye gücümüz yetmezse ne yapalım ya Rasûlallah” dediğinde “Kandillerini yakmak için zeytinyağı (yakıt) hediye gönderin. Kim bunu yaparsa oraya gitmiş ve namaz kılmış gibi olur.’’ cevabını alır Allah Rasûlünden. Etrafımızda olup bitenler bizi kuşatırken zaman zaman Hz. Peygamber’in dünyasından bir şeyler okuduğumuzda anlamlar dünyamızı ve semboller alemimizi harekete geçiren muhteşem ifadelerle karşılaşıyoruz. Bu eşsiz ifadelerde nice mecazların hakikatleştiğine, nice hakikatlerin ise mecazlaştığına şahit oluyoruz. Son Gazze saldırısında ve kuşatmasında binlerce ocağın sönüşünü ekranlarda canlı yayından izlerken bu hadis bize çok ama çok farklı anlamlar çağrıştırıyor. Ebû Dâvut ve İbn Mâce’ye sahih bir isnatla ulaşan bu haber, müminlerin annelerinden Hz. Meymune’den nakledilir. Hz. Peygamber’in en son evlendiği eşi olan Hz. Meymune hicretten önce Mekke’de Müslüman olmuş, hicretin 7. yılında Allah Rasûlü ile evlenmiştir. Asıl ismi Berre olan Hz. Meymune peygamberimize sorduğu ilginç sorularla ve fetvalarla meşhur olmuştur. Hz. Peygamberden 76 hadis rivayet eden Hz. Meymune’nin Hz. İbn Abbas’ın teyzesi ve Hz. Peygamber’in 3 ay evli kaldıktan sora vefat eden eşi Zeynep b. Huzeyme’nin de kızkardeşi olduğu bilinmektedir. İşgal ve soykırımın yaşandığı bu dönemde Gazze’ye atılan her acımasız mermi ve ölüm kusan tüm bombalar Beyt-i Makdis’in kandillerini bir bir söndürüyordu. Bombalar öylesine zâlimdiler ki ne cami, ne okul, ne hastane asla ayırt etmiyor, bilâkis bu yerleri öncelikle hedefliyordu. Ne yetişkin, ne kadın, ne ihtiyar, ne çocuk, fark etmiyordu onlar için; kimi eğitim için gittiği okulunda, kimi ibadet esnasında camide, kimi uluslar arası güvenliği tescillenen binalarda, kimi sığındığı sığınakta, kimi de mum ışığında ameliyat esnasında şehadet şerbetini içiyordu. İnsanlığın tükendiği yerde insanlığın onurunu kurtarmak için kocaman adamlar gibi Hakk’a kavuşuyordu minik bedenler. Kudüsün kandilleri, Gazze’nin ileride aydınlığa dönüşecek nur kıvılcımları bir bir sönüyordu tüm dünyanın gözleri önünde. İşte bu anda Rasûlullah’ın mübarek tavsiyesi kulaklarımızda çınlıyor. “Gidip orada namaz kılın, eğer gidemez ve namaz kılamazsanız kandillerini yakmak için zeytinyağı gönderin...” Hz. Peygamber bu sözleri söylerken Beyt-i Makdis henüz Müslümanların himayesinde değildi. Ancak Hz. Ömer zamanında fethedilmişti. O günden sonra yüzyıllar boyunca kandilleri sönmemişti Beyt-i Makdis’in; ta ki 1099 I. Haçlı Seferleri’ne kadar. Bu döneme gelinceye kadar Kudüs Emevîler, Abbasiler, Tolunoğulları ve Fatimîlerin hakimiyetinde kalmış, yönetim ve idareciler farklı da olsa kandilleri hep ışık saçmıştı Kudüs’ün. I. Haçlı Seferi’yle beraber bu kutsal mekân korkunç bir katliama şahit olmuştu. Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethiyle tüm Hristiyanların mal ve can emniyetini sağlama konusunda söz vermesine ve bunu bir anlaşmayla uygulamasına karşılık haçlılar şehirde bulunan bütün Müslümanları hatta Yahudileri öldürerek eşi görülmemiş bir vahşet örneği sergilemişlerdi. Böylece 638 yılından beri ışıldayan Beyt-i Makdis’in kandilleri yaklaşık yüz yıl sönük kalmıştı. Bu kandilleri tekrar ışığa kavuşturmak 1187’de Selahattin Eyyûbî’ye nasip olmuş, yapılan zulüm ve vahşetin aksine hem Hristiyan ve hem de Yahudilere şehre yerleşme ve kalma izni verilmişti. Böylece Kudüs önce Eyyubîlerin sonra Memlüklerin ve daha sonra da Osmanlıların hakimiyetine geçmişti. Zaman zaman çeşitli badireler atlatsa da Kudüs’te ilim, irfan, kültür, sanat ve medeniyet kandilleri sürekli ışık saçmaya devam etmişti. Bir dönem Hürrem Sultan sırf bu kandiller sönmesin diye yakıt imal etmek için bir yağhane dahi kurdurmuştu. Ayrıca yaptırdığı külliye ile Kudüs’ün en önemli hayır kurumunu oluşturmuş ve buranın masraflarını karşılamak için bir vakıf kurarak yüzlerce, binlerce insana hizmet götürmüştü. Daha sonra Osmanlının en zor dönemlerinde dahi Sultan Abdulhamit yağını eksik etmemişti Beyt-i Makdis’in kandillerinin. Allah Rasûlünün miracı ve Hz. Ömer’in yadigârıdır diye Filistin’i hiçbir bedel karşılığında asla pazarlık konusu da yapmamıştı. 1917 yılından günümüze kadar yine pek mahzun Kudüs, yine acılar çekmekte, yeniden badireler atlatmakta, kandillerinin ışığı yine söndürülmekte, çocukların gözlerinden yaşlar yine akmakta, rahmet damlaları gibi söndürülen kandilleri yeniden yakılmayı bekliyor. Hz. Peygamber’in tavsiyesine uyarak Kudüs’ün kandillerine zeytinyağı gönderme zamanı şimdi. Sönen ocakları tüttürme zamanı, yaralara merhem, acılara ortak olma zamanı, buruk ve mahzun kalplere yalnız olmadıklarını hatırlatma zamanı. Hz. Peygamber’in Filistinli Bişr’i bağrına bastığı gibi Filistinli çocuklara kucak açma zamanı. Bişr b. Akrabe el-Filistini! Anlamlar ve semboller dünyamıza Hz. Peygamber’den bir hediye daha: Buhari’nin Tarihü’l-Kebir’i ve Beyhaki’nin Şuabü’l-İman’ında nakledildiğine göre Bişr’in babası Akrabe Filistin’den Medine’ye gelip Müslüman olmuş, Uhud savaşına katılmış ve orada şehit olmuştu. Savaştan sonra Akrabe’nin küçük oğlu Bişr’i babasının ölümünden dolayı kimse teskin edememişti. Çocukları özel ziyaretleri ile onurlandırmayı âdet haline getiren sevgililer sevgilisine bu durum iletildiğinde Bişr’in evine gidip onu ziyaret etmişti. Kucağına alıp teskin etmeye çalışmış, hâlâ ağladığını görünce dayanamayıp ona şöyle demişti: “Ey Bişr -ki Bişr daha sonra rical ve tabakat kitaplarında ismi Filistin ile özdeşleşecek bir isimdir- sana bir teklifte bulunayım mı? İster misin Muhammed baban olsun, Aişe de annen. Hasan ve Hüseyin de kardeşlerin olsun ister misin?” Bunun üzerine Bişr gözyaşlarını silerek büyük bir sevinçle ”elbette isterim” diye cevap vermişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) Bişr’i alıp evine götürmüş, Hz. Aişe gözyaşlarını silerek onu müşfik bir anne gibi bağrına basmıştı. Eğer bizler de bugün Hz. Peygamber’in tavsiyesine uymak istiyorsak, onun yaptığını kendimize örnek almak istiyorsak, Filistinli, Gazzeli öksüz ve yetim Bişr’lerin buruk kalplerine bir nebze de olsa sevinç, mutluluk ve ümit tohumları ekmek istiyorsak... dahası tüm dünyaya insanlığın tükenmediğini haykırmak istiyorsak… İşte Filistin, işte Gazze, işte sönen kandiller, işte yetim Bişr’ler işte bizlerin ışığını bekleyen, uzatacağımız elleri gözleyen, hiç olmazsa gönülden dualarımızı özleyen mazlum, mahzun belde. İşte o beldede çektikleri acı ve sıkıntılarla bir anda büyüyen kocaman yürekli büyük adamlar misali minik yetim Bişrler... Bişr’lere uzanan her müşfik el, Beyt-i Makdis’in kandillerine gönderilen yağdır, yakıttır. Kandillere gönderilen her yakıt damlası ise Filistinli Bişr’lerin ocağını aydınlatan ve umutlarını yeşerten birer çıngıdır, kıvılcımdır... Not:: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Şubat 2009 sayısında yayınlanmıştır. Hatice Kübra Görmez - Çarşamba, Mart 11, 2009 - yorum {0} - yorum yazRuha Açılan Kapı: Kalp“Bedende bir et parçası vardır. O parça iyi ve sağlam olursa bütün beden sağlam olur. Bu parça bozuk olursa beden bozuk olur. Biliniz ki, o et parçası kalptir.” (Hakîm Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl, II, 94) İnsanın mahiyeti, madde ile mânânın birleştiği yer, akıl ve ruh, Allah’ın tecelli ettiği mahal ve ilâhî latife gibi bir çok anlama gelen kalp, başka dillerde tam olarak karşılıkları olmayan “gönül ve can” gibi kelimeleri de ifade eder. (Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara 1997, 422-423; Ferid Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, XIII. baskı, yay. haz: A. S. Güneyçal, Ankara 1996, 483) Kelime anlamı, “dönmek, çevirmek” olan kalp, sürekli dönen ve tarayan bir radar gibidir. O hiçbir şeye sabitlenemez ve bağlanamaz; dolayısıyla sürekli kutsalı arar ve araştırır. “Lâ ilâhe illallah turnusol testi ile” kalp, var edilenlere tapılmayacağını ve kulluk edilmeyeceğini hatırlatarak tevhide işaret eder. (Robert Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, çev: İbrahim Kapaklıkaya, II. baskı, İstanbul 2003, 48) Derin zeka ve irfanı içinde barındıran kalp, aynı zamanda marifetin de mekânı ve merkezidir. Sûfîler için varılmak istenen maksat; yumuşak, duyan, hisseden ve şefkat dolu bir kalp geliştirmek ve kalbin derin kavrayışını tekâmüle erdirmektir. Kalbin bu derin kavrayışı, aklın soyut zekasından daha sağlam köklere dayanan bir kavrayışı haber verir. Kalp gözü açıldığında, görünmeyen âlemin kapıları açılacak ve ötelerin ötesi temaşa edilecektir. Kalp kulağı açıldığında ise, sözlerin ötesinde gizlenen hakikatin derin sessizliği tüm varlığıyla hissedilecek ve duyulacaktır. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 28) Kutsalı Arayan Mabet İlahî kıvılcım, ruh ve aşk kalpte mekân bulur. Nitekim kalp, kutsalı arayan kutsal bir mabet ve tapınaktır. Bunun için sûfîler, bu muhteşem mabedin mihmandarları olduklarından bütün insanlığa saygı, hürmet ve nezaketle muamele ederler ve karşılık verirler. Nitekim bu mukabele ile hâsıl olan ve aynı zamanda tasavvufun da özü olan sevginin mekânı da kalptir. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 28) Kutsal kıvılcımın mekânı olarak insanın içinde hâlkedilen mabet için kutsî bir hadiste Azîm olan Allah şöyle buyurur: “Bütün göklere ve yerlere sığmayan Ben, ihlaslı müminin kalbine sığarım”. (Hadisçiler, bu hadisin sıhhatini tasdik etmemişlerdir) İnsanın içindeki mabet yani kalp, yerkürenin en kutsal tapınak ve ibadetgâhlarından daha değerlidir. Bir insanın kalbini ve gönlünü kırmak ve incitmek, en büyük ibadet mahallerine zarar vermekten daha büyük hakkı ve sorumluluğu içinde barındırır. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 48) Bedenin Merkezi İnsanın içindeki mabet olan kalp, aynı zamanda tüm duyguların sığınağı, merkezi ve makarrıdır. Tüm duyular ve algılanan şeyler önce kalbe ulaştırılır. Kalp de bunları anlaşılması için beyne iletir. Eğer kalbin duyu gücü olmasaydı, bu duyular hükümsüz olur, boşa giderdi. Bu, doğuştan kör olan birisinin nesneleri tasavvur etmesinin mümkün olmaması gibi bir hâli hatırlatır. Nitekim, “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hac, 46) ayeti de buna işaret eder. (İhvânu’s-Safâ, Resâilu İhvâni’s-Safâ ve Hullâni’l-Vefâ, neş: Butros el-Bustânî, Dâru Sâdır, Beyrut, trz, I, 105-106; İhvân-ı Safâ, Risâletü Câmiati’l-Câmia, 358) Bu bağlamda filozoflar kriter olarak aklı öne çıkarırken, sûfîler daha çok keşf ve ilhama daha fazla önem vermişlerdir. Ancak bunu yaparken akla alternatif olarak keşfi öne çıkarmazlar. Onlar, akılda derinleşmekle akıl nurunun ötesine vararak elde edilen keşfi idrak ederler. İnsanın şekle büründüğü bedeni, doğumundan sonra gelişme kaydettiğinde, beyin tıpkı bir krallık gibi diğer azâların itaat ettiği bir yönetici veya bir şehir gibi faaliyetlerini sürdürür. (Resâil, I, 29; er-Risâletü’l-Câmia, 124, 129-130) Ancak insanın en soylu organı kalp, vücudun merkezidir. (Resâil, III, 394) Kalp sadece ruhî idrak sürecinde bir merkez değildir, aynı zamanda fizyolojik nefes alma süresinde de en büyük rolü oynar. Hava boğazdan, temizlenmek için akciğere girer; daha sonra ısısını gidermek için kalbe girer. Oradan atar damarlara ve vücudun bütün parçalarına ulaşır. Hava, dönüşünde tekrar kalbe, oradan akciğerlere girer. Oradan da vücudun ısısını taşıyarak boğazdan dışarı çıkar. Çoğu Müslüman yazara göre kalp, sadece hayat veren nefes alma etkinliğinde değil, aynı zamanda zeka gibi o da vasıtasız ve merkezîdir. Böylece kalp ile idrak ve hayat ritimleri arasında, aklî meleke ile beyin arasındaki dolaylı ilişkiden daha yakın bir ilişki vardır. (Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm Kozmoloji Öğretilerine Giriş, 116) Yönetici Organ İslâm filozoflarında kalbin donanımı için selim bir akıl, derin tefekkür temel ölçüt iken, sûfîlerde tefekkürün yanında bir o kadar murakabe, mücahede ve riyazet de önemlidir. (Bayram Ali Çetinkaya, Sayıların Gizemi ve Tasavvufun Dinamikleri -İhvân-ı Safâ Modeli-, İstanbul 2008, 133) Tefekkür, murakabe ve riyazetle kemâlata erişen kalp, yönetici organ olarak diğer bütün organların kendisine boyun eğdiği ve hizmet ettiği merkezî bir fonksiyon icra eder. Mesane böbreğe, böbrek karaciğere, karaciğer de kalbe hizmet eder. Diğer organların durumu da benzer özellikler taşır. (Fârâbî, el-Medinetü’l-Fâzıla (İdeal Devlet), açıklamalı çev: Ahmet Arslan, II. baskı, Ankara 1997, 76) Bütün uzuvların kendisine itaat ettiği kalbin çok sayıda askeri olduğu gibi, bir o kadar düşmanı da çoktur. Bu şuna benzer; insanoğlunun bedeni bir şehir gibi düzenlenmiştir. Onun organları, parmakları, o şehrin sanat erbabıdır. Şehrin padişahı kalp, veziri ise akıldır. Ülkenin koruması ve inkişâfı için padişahın tebaasına ihtiyacı olduğu şekliyle, gönül padişahının da benzer ihtiyaçları söz konusudur. Ancak bu sayede beden ülkesi imar olur ve ordusu galip gelir. (Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, çev: Ali Arslan, İstanbul 2004, 36) Beden ülkesinin hükümdarı olan kalp, meleklerin sahip olduğu cevher türünden bir özelliğe maliktir. Ona bahşedilmiş güçler vardır. Maddî dünyadan bazı şeyler, onun emri altındadır. Nitekim herkesin özel âlemi, kendi vücududur. Beden ise, kalbin (ruhun) buyruğuyla hareket eder. Kalp emir verince, parmaklar harekete geçer. Kalpte kızgınlık belirince, bedende terleme ortaya çıkar. “Bu da meleklerin tasarrufu ile yağmurun yağmasına benzer. Kalpte şehvet belirince, bir yel hâsıl olup şehvet âletine yönelir ve ona kuvvet verir. Yemek yeme düşüncesi meydana gelince, dilin altındaki kuvvet hizmet için ayağa kalkar ve tükürük çıkarmaya başlar, yemeğin boğazdan kolay geçmesi için ıslatır. Çünkü kuru yemeğin boğazdan geçmesi zor olur.” (Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, 48) Manevî Kalp ve Fizikî Kalp Manevî kalp, fizikî kalp gibi bir vazifeye sahiptir. Fizikî kalp, insan bedeninde merkezî bir konumdadır. Manevî kalp ise nefis/alt benlik ile ruh arasında bir yerde mekân bulur. Fizikî kalp, bedeni düzenler ve yönetir; manevî kalp ise ruhu idare eder. Fizikî kalp, taze oksijenli kanı vücuttaki her bir organ ve her bir hücreye göndermekle bedeni besler. Bununla birlikte damarlar kanalıyla kirli kanı toplar. Manevî kalpte hikmet ve nur saçarak ruhu beslerken, kişiliği de reziletlerden arındırır ve erdemlerle bezer. Kalbin bir cephesi maneviyat âlemine, diğer cephesi ise nefsin/alt benlik ve menfî vasıflarımıza yöneliktir. Fizikî kalp yaralandığında, hastalık kaçınılmazdır; eğer ileri derecede hasar görmüşse ölümden başka seçenek hâli ortada kalmaz. Kalp, nefsin/alt benliğin olumsuz özellikleriyle boyanırsa, ruhen marazlı hâle düşer. Şayet kalp, nefsin hakimiyeti altına rıza gösterirse, manevî hayat son bulur. (Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, 46-47) Her organın idarî merkezi kalptir. Her organın hissedeceği şeyleri vardır, ondan başkasını hissedemez. Mesela görme duyusu göz bakmayla ilişkilidir; işitme duyusu kulak duymayla ilişkilidir; koklama duyusu burun koklamayla ilişkilidir. Tatma duyusu ağız tatmayla ilişkilidir. Bütün bu organlar hissettiklerini kalbe ulaştırır. Buradan da kalp duyusu ortaya çıkar. Kalp duyusunun gücü, diğer organlardan aldığını idrak etmesi için akla iletmesinde görülür. Eğer kalp duyusunun gücü bulunmasaydı, diğer organlar işlevsiz hâle gelirdi. Kör olarak dünyaya gelen insan, gökyüzünü ve onun hangi yönde olduğunu tasavvur etmekten yoksundur. Nitekim Her Şeyi Gören/Basar, şöyle buyurmaktadır:‘...Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.’ (Resail, III, 105-106) Âlim ve Ârif Olan Kalp Vücuttaki kalp, insan şeklinde şekillenmiş, suretlenmiş ve yaratılmıştır. Onun için var edilenlerin bedeninde en şerefli organ olmuştur. Zirâ, kalbin görme duyusu göremeyeceği şeyleri gören bir basireti; sesleri idrak edip idrak ettiklerini işitme duyusuna ileten kulakları/alıcıları; aşığın maşukunu sorma ve onun yanında bulunmayı arzulaması gibi, kaybettiği mahsusata bir özlem duyan dokunma duyusu bulunmaktadır. (Resâil, III, 106) Şu halde ruhanî latif bir varlık olarak kalbin, cismanî kalbe ilişkisi söz konusudur. Ancak insanın hakikati ruhanî kalptir. İnsanda anlayan, âlim ve ârif olan bu kalptir. Hitap edilen, cezalandırılan, azarlanan ve aranan kalp yine bu kalptir. (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Din, çev: Ahmed Serdaroğlu, İstanbul 1975, III, 9) Batılı insan için “kalp sahibi”, derinden hisseden ve kavrayan kişidir. Sûfîlikte ise kalp, çok daha zengin ve karmaşıktır. Çünkü kalp, insanın sadrında mekân bulmuş ilahî bir mabettir. Kalp, Rahman tarafından içimizdeki “kıvılcımın” membaı olarak tasarlanmıştır. Bundan dolayı kalbi temizlemek ve onu açmak, Allah’ın huzuru için onu bir tapınak olmaya hak eder hâle getirmekle mümkündür. (Robert Frager, Kalp, Nefs ve Ruh, çev: İbrahim Kapaklıkaya, II. baskı, İstanbul 2003, 63) Not:: Bu yazı, Diyanet Avrupa Aylık Dergi Şubat 2009 sayısında yayınlanmıştır. Doç. Dr. Bayram Ali Çetinkaya - Çarşamba, Mart 11, 2009 - yorum {0} - yorum yazAile İçi Şiddet ve İstismarŞiddetin Odağındaki Kadınlar Geçen sezon gösterimde olan bir filmde amcasının oğlu tarafından Ailenin bizim için anlamı sevgi, sıcaklık, güven ve karşılıksız özveridir. Son zamanlarda gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında Aile İçi Şiddet ve Nedenleri Aile içi şiddet, aile üyelerinden biri tarafından aynı ailedeki bir diğer üyenin yaşamını, 1. Fiziksel şiddet: Dövme, tokatlama, tekmeleme, yakma gibi eylemlerin yer aldığı şiddet türüdür. 2. Cinsel şiddet: Seksüel motivasyona bağlı şiddet türüdür. 3. Duygusal istismar: Sevgi göstermeme, aşağılama, devamlı eleştirme, kıskançlık, reddetme gibi eylemlerin yer aldığı şiddet türüdür. 4. İhmal: Daha çok çocuklar ve yaşlıların maruz kaldığı istismar türüdür. Kişinin sosyal ve maddî ihtiyaçlarını gidermeme, bunları sağlamada ihmal göstermektir. 5. Ekonomik istismar: Özellikle yaşlıların maruz kaldığı istismar türüdür. Kişinin parasını yönetmek, şahsa ait paraya veya kazanç sağlanmasına izin vermemektir. (Gülseren ÜNAL, Aile İçi Şiddet, Aile ve Toplum Dergisi, C. 2, S.8, s.86-87) Yapılan araştırmalar aile içi şiddetin mağdurlarının kadınlar, çocuklar ve yaşlılar olduğunu ortaya koymaktadır. Şiddeti uygulayanlar ise çoğunlukla erkekler olmaktadır. Başbakanlık Aile Araştırma ve Kurumu Başkanlığı’nın 1993-94 tarihleri arasında Türkiye genelinde yaptığı “Ailede Şiddet” konulu araştırmanın sonuçlarına göre: Ailelerin; - % 34’ünde fiziksel - % 53’ünde ise sözlü şiddet görülmektedir. - Çocuklara yönelik fiziksel şiddetin oranı ise % 46’dır. - Cinsel şiddet ve taciz oranı ise % 9’dur. Yine bu araştırmanın sonuçlarına göre, aile büyüdükçe şiddette artmaktadır. Kadınların hamile kalması şiddet görmelerini önleyememektedir. Alkol kullanımı şiddeti artıran bir unsur olarak görülmektedir. Şiddete iyi eğitim görmüş ailelerde rastlanmaktadır. Ancak eğitimsiz ailelere göre oranının düşük olduğu gözlenmektedir. Şiddete uğrayanların bu durum karşısında kendilerini çaresiz gördüklerini söylerin oranının % 80 olması, aile içi şiddetin neden gizli kalarak önlenemediğinin bir göstergesi olarak görülebilir. Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün 2000 yılında yaptırdığı aile içi şiddet konulu araştırmasına göre, kadınlar, şiddeti çoğunlukla eşi, erkek arkadaşı ya da diğer aile bireylerinden görmektedir. Gecekondu mahallelerinde yaşayan kadınları kapsayan araştırmada, kadınların yüzde 97'sinin aile içi şiddete maruz kaldığı belirlenirken, erkeğin karısına kötü davranmasındaki temel nedenler olarak ilk sırada “erkeğin erkek olduğu için kendinde bu hakkı görmesi ile eğitimsizlik” yer almıştır. Şiddete ailelerinde görerek şahit olanlar zamanla bunu içselleştirmekte ve yukarıdaki yargıyı doğrulayacak bir düşüncenin şiddete uğrayanlar tarafından da benimsenmesini sebep olmaktadır. Nitekim aynı araştırmada, erkeğin şiddet kullanmasında kendisinin de sorumluluğunun bulunduğunu söyleyenlerin oranın % 69.9 olması bunu teyit eden bir sonuçtur. (Erişim Adresi: http://www.ksgm.gov.tr/uep.pdf) Kadınlar arasında şiddete uğradıktan sonra çocuklarına şiddet uygulayanların oranı ise % 44’e ulaşmaktadır. Bu da şiddetin bir davranış modeli olarak benimsendiğini göstermektedir. Kadınlara karşı uygulanan şiddet bir ölçüde gizlenirken çocuklara şiddet uygulanması toplumda daha olağan karşılanmaktadır. Çünkü yapılan araştırmalar ailelerin şiddeti bir terbiye aracı olarak gördüklerini ortaya koymaktadır. Çocuklara yönelik şiddet kullanımında şiddetin nedeninin genellikle çocuk davranışı olduğu belirtilmekte, 'söz dinlememe' ve 'saygısızlık' gibi davranışlarla çocukların şiddeti adeta davet ettikleri söylenmektedir. Ailede 'sevgisizlik', 'iletişim kopukluğu' gibi nedenler ve ebeveynde depresyon ya da mental hastalık bunun arkasından sayılmakta, üçüncü sırada ise 'çocukların karşılanamayan yüksek isteklerinin’ şiddet nedeni olduğu söylenmektedir. (Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, Aile İçinde şiddetin Sebep ve Sonuçları, 1994, Erişim Adresi: http://www.aile.gov.tr/araştırma12html) Aileler çocuklara yönelik şiddeti kabul etmemekle beraber bir eğitim aracı olarak kullanılmasına karşı çıkmamaktadırlar. Çocukların daha bebeklikten itibaren şiddet görmeleri ve işkenceye varan istismarların kaynağında eğitimsizlik bulunmaktadır. Masum ve savunmasız yavrulara şiddet uygulayanlar ancak insanlıktan nasibi olmayanlardır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, üç sınıf insanın yaptıklarından sorumlu olmadığını ve bunların içinde çocukları sayması, dayağın bir eğitim aracı olamayacağını göstermektedir. Aile içerisindeki cinsel istismar konusu bir tabu olarak görüldüğünden, yakın zamanlara kadar konuşulması dahi mümkün değildi. Çoğunlukla toplumlar ve dinler tarafından yasaklanan ensest, aile içi istismarın en kötüsü olarak karşımıza çıkmaktadır. Mağdurların ailenin dağılması, korku, utanç vb. nedenlerle açıklamaktan çekindiği durum, medyada yer alamaya başlamasıyla gündeme gelmiş ve konuşulmuştur. Ailenin Allah’ın bir emaneti olarak gözetip, korumaları ve bir çiçek gibi yetiştirmeleri gereken çocukların, istismarın en kötüsüne alet edilmeleri korkunç bir insanlık suçudur. Şiddet Hep Vardı Elbette bu tabloların ortaya koyduğu gerçekler üzücü ve iç karartıcı. Ancak bunun arkasında yatan nedenler oldukça eski tarihlere dayanmaktadır. Şiddetin tarihini ilk insana kadar götürebiliriz. Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesi şiddetin de başlangıcını temsil etmektedir. İnsanlık tarihine baktığımız zaman şiddetin her zaman güçlü tarafından zayıflara uygulandığını görürüz. Bundan en çok nasibini alanlar ise kadınlar ve çocuklar olmuştur. Kadına karşı uygulanan şiddet daha erken dönemlerde konuşulmaya başlamasına rağmen, aileleri tarafından şiddet gören ve ihmal edilen çocukların sorunlarının araştırılmaya başlanması son yıllara dayanmaktadır. Aile içi şiddet pek çok toplumda erkeklerin kadınlar ve çocuklar üzerinde istedikleri şekilde tasarrufta bulunma yetkisine sahip olduklarını düşüncesine dayanmaktadır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, erkek, erkek olduğu için kadını dövme hakkına sahip olduğuna inanmaktadır. Bu düşünce zamanla toplum içerisinde kabul görmüş ve kadınlar tarafından da adeta kanıksanmıştır. Aile Araştırma Kurumunun yaptığı çalışmada kadınların % 80’nin şiddet karşısında yapacak bir şeyleri olmadığını söylemeleri bu gerçeği teyit etmektedir. Şiddete Karşı Hz. Peygamber Ailesi Kadına el kalkar mı? Eşler mutlu bir birlikteliği adım atarken bu soruya verecekleri cevap elbette ki “asla” olacaktır. Ancak geçen süreç içerisinde tozpembe hayallerin yerini şiddete uğramış mutsuz ve yalnız kadınların aldığını söyleyebiliriz. İnsanların sorun çözme yöntemleri konuşmak yerine güç gösterisinde bulunarak karşısındakini susturmak olduğunda, aile içerisinde şiddeti görmeye devam edeceğiz demektir. Kadının dünyanın her yerinde aşağılandığı ve bazı toplumlar tarafından insanlığının tartışıldığı bir devirde, Hz. Peygamber kadına el kalkmayacağını bizzat yaşayarak göstermiştir. Aile içerisinde yaşanan sorunları tatlılık ve sükûnet içerisinde çözen Hz. Peygamber, en başta kadınlara karşı hayır ve iyilikle davranılmasını tavsiye etmiştir. Kadına hiçbir şekilde el kalkmaması gerektiğini bizzat yaşayarak gösteren Efendimiz, eşlerini köle gibi dövdükten sonra onlarla aynı yatağı paylaşanları kınamıştır. Eşlerine, çocuklarına ve yanında çalışanlara asla el kaldırmamış, Müslümanlara hanımlarıyla iyi geçinmeyi, onlara karşı sevgi ve şefkat göstermelerini istemiştir. Kız olarak doğmayı bir suç olarak telâkkî eden ve bu sebeple kız çocuklarını diri diri toprağa gömen bir toplumda kadınların durumunun nasıl olduğu tahmin edilir. Böyle bir toplumda, kadınların insan olarak erkekle eşit şartlara sahip olduklarını söyleyen Hz. Peygamber, hayatının tüm dönemlerinde kadınlara karşı saygı ve sevgi göstermiştir. Aile içi şiddeti önlemenin, sevgi ve saygı temeline dayanan bir aile olmanın yolu, Hz. Peygamber’in ailesini örnek almaktan geçiyor. Not:: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Ocak 2009 sayısında yayınlanmıştır. Lamia Levent - Çarşamba, Mart 11, 2009 - yorum {0} - yorum yazToplum Emaneti Olarak YetimlerYüce dinimiz İslâm, Allah’ın insanlar için seçtiği en son ve en mükemmel dindir. Dinimizin en önemli özelliği; bütün insanlığı iyiliğe, güzelliğe, hakka, adalete, barışa ve kardeşliğe çağırmasıdır. İslâm öğretisinde bütün insanlar başlangıçta aynı anne ve babadan meydana gelmiş olmaları sebebiyle büyük bir ailenin fertleri gibi, müminler de kendi aralarında bir vücudun azaları gibi değerlendirilmektedir. Bu durum; birlikte yaşama kültürü, toplumsal barış ve huzurun tesisi, yardımlaşma ve dayanışma gibi konularda çok önemli bir anlayışı ortaya koymaktadır. İslâm toplumunun temeli Müslümanların kardeşliği esasına dayanır. Bu durum, dinin iki temel öğretisi olan Kur’an ve sünnette açıkça ortaya konulmuştur. “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat, 10) ilâhî buyruğu ile Allah Rasulünün, “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez. Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın, Allah da ihtiyacını karşılar. Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin, Allah da kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir Müslümanın ayıbını örtenin, Allah da kıyamet gününde ayıplarını örter.” (Buhârî, Mezâlim,3; Müslim, Birr, 58) ifadeleri örnek olarak zikredilebilir. Bu nedenledir ki; Müslümanlar acıda, tasada iyi veya kötü günde aynı duyguları ortaklaşa hisseder ve birbirinin yardımına koşarlar. Toplumsal problemlerini el birliği ile çözerler. Kur’an ve sünnette önemle üzerinde durulan “Müslümanların kardeşliği” prensibi içi boş, sadece sözden ibaret bir anlayış değildir. Bu anlayış bizzat imanla irtibatlandırılarak, bireyin kulluk hayatını şekillendirecek bir kuvvette ve aynı zamanda belirli yükümlülükleri, görev ve vazifeleri de beraberinde getirerecek bir tarzda ortaya konulmuştur. Bu prensip gereği, komşusu açken tok olarak sabahlayanın kâmil bir imana sahip olamayacağı bizzat İslâm peygamberi tarafından açıklanmış ve toplumsal duyarlılık üzerine pek çok atıflar yapılmıştır. Peygamberimiz (s.a.s.), insanlara ve diğer canlılara merhamet gösterenlere Yüce Allah’ın merhametle karşılık vereceğini bildirerek şöyle buyurmuştur: “Merhamet edenlere Allah da merhamet eder, siz yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 58; Tirmizî, Birr, 16) Bütün varlıklara şefkat ve merhametle muamele etmeyi bir ibadet olarak telâkkî eden yüce dinimiz, toplumsal duyarlılığın bir gereği olarak özellikle yetimlere ilgi-alâka ve şefkat gösterilmesi ve haklarının korunması konusu üzerinde önemle durmuştur. Nitekim toplum içinde en fazla şefkat ve merhamet gösterilmesi gerekenler de bir kanadı kırık olan yetim, öksüz veya bakıma muhtaç kimsesiz çocuklardır. Yetimler Topluma Allah’ın Emanetidir İslâm’ın yetimlere ilişkin konularda yaptığı vurgunun, günümüz itibariyle hem yetimleri, hem öksüzleri, hem de annesi babası tarafından terkedilen, kimsesiz, aç, açık ve muhtaç durumdaki bütün çocukları kapsadığını söyleyebiliriz. Biz bu yazımızda da yetimler ifademizle; hem yetimleri hem de öksüz, kimsesiz, bakıma, ilgiye, sevgiye muhtaç; istismara açık bütün çocukları kasdetmekteyiz. Hepimiz hayatta çeşitli şekillerde imtihan ediliriz. Kimimiz hastalık, kimimiz fakirlik, kimimiz evlât acısı vb. örnekleri çoğaltabiliriz. Yetim-öksüz veya korunmaya muhtaç bir çocuk olarak hayatla mücadele etmek zorunda kalmak da en zor sınavlardan biridir. “Hayatın en zor anlarında yalnız olmak nasıldır hiç düşündünüz mü? Babanızın olmaması, size bir kalem, silgi gibi basit bir şeyin bile alınmaması... Küçük çocuk olduğunuz halde, hastalandığınızda, ateşlendiğinizde başınızda kimsenin olmaması… Gençlik döneminde yol göstereninizin olmaması... Askerde iken arayıp soranınızın olmaması... Veli toplantısına sizin için gidecek kimsenin olmaması... Anılarınızdan ve hatıralarınızdan bahsederken yuva ve yurttaki anılarınızdan başka anlatacak bir şeyinizin olmaması... Ve gelecek kaygısı ile çocuk yaşta yüzleşmeniz... “Ne yaparım? Nerde kalırım? Ne yer, ne içerim?” diye endişelenmeniz… Yaşananlar bunlarla da kalmaz, ekonomik boyutu da vardır meselenin. Annelerinin kendilerine hem annelik hem babalık yaptığı veya akraba yanında yetişen ya da yurtta kalan bu özel çocukların daha farklı sorunları da vardır muhakkak. Bunları da ancak yaşayan bilir…” (Emre Yapıcı, Bu Çocuklar Özeldir) İnsanın kendisini kimsesiz, yalnız ve köksüz hissetmesi ruhunda derin yaralar açar. Daha hayatın başında, küçük yaşta, sevgiye, ilgiye muhtaç olduğu bir dönemde karşılaştığı zorluklar, sıkıntılar çocuğun üzerinde olumsuz etkiler bırakır. Çoğu kez bu etkilerin izi silinmez ve ileriki dönemlerde onun hayata ve insanlara bakışını olumsuz yönde etkileyecek şekilde ortaya çıkar. Örneğin; uyuşturucu, madde bağımlılığı gibi zararlı alışkanlıklar ile kapkaç vb. kötü fiiller; küçükken sevgiden, ilgiden mahrum bırakılmış ve mutlu bir çocukluk devresi geçirememiş çocuk ve gençlerde daha fazla görülmektedir. Bu nedenle yetim çocukların problemleriyle ilgilenmek birey ve toplum olarak hepimizin görevidir. Duyarlı olmak, çevremizde yaşanan acı ve ızdıraba seyirci kalmamak zaten yüreğimizde taşıdığımız imanın bir gereğidir. Onlar bizim imtihanımız, onlara olan ilgi ve alâkamız, sevgimiz, merhametimiz yüce yaratıcının katında ayrı bir değer bulacaktır. Yetimler, öksüzler, kimsesizler topluma Yüce Allah’ın emanetidir. Öyle olduğu içindir ki, Kur’an pek çok ayetiyle yetimlerin hakkını yememeyi, onlara şefkat ve merhamet göstermeyi emretmiştir. Şimdi konuyu ayet ve hadisler ışığında biraz daha açmak istiyorum: Önce Sevgi ve İlgi Sevgi duygusu, insanın hemcinsleriyle arasındaki ilişki ve kaynaşmasının en önemli unsuru ve toplumsal hayatın gelişip güçlenmesinin vazgeçilmez şartıdır. Bunun içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.s.): “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de kâmil mümin olamazsınız.” (Müslim, Îmân, 93) buyurmuşlardır. Özellikle yetim ve öksüz çocuklar için sevgi, hem yaşadıkları çocukluk dönemi açısından hem de gelecekleri açısından çok büyük önem arz etmektedir. Çünkü onlar sevgiye en çok muhtaç oldukları dönemde sevgi kaynağı anne veya babalarını kaybetmişler, toplum içinde yapayalnız kalmışlar, çoğu kez bekledikleri ilgi ve sevgiyi çevresindeki insanlardan görememişler ve mahzun olmuşlardır. Öyleyse bu kanadı kırık yavrulara kim sahip çıkacaktır? Elbette gönlünde iman nuru taşıyan herkes, bütün toplum sahip çıkacaktır. Aslında yetimlere, öksüzlere, kimsesizlere sahip çıkmak demek; toplumun kendi dünyevî huzuruna sahip çıkması ve uhrevî mutluluğu arzulaması demektir. Bu çerçevede Hz. Peygamber (s.a.s.)’in topluma emanet olan yetim çocuklara ilgi, alâka ve sevgi gösterilmesini tavsiye eden ifadeleri büyük önem taşımaktadır: “Başı hiç okşanmamış bir yetimin başını okşayan kimseye, elinin değdiği saçlar sayısınca sevap yazılır.” (Ahmet İbn Hanbel, Müsned, V, 250) Peygamberimizin bu ifadesinden anlıyoruz ki; İslâm toplumu bir bütündür, bir aile gibidir. O ailede herkese hak ettiği değer verilmelidir. Herkesin gözyaşı dindirilmeli, sıkıntıları giderilmelidir. Aile içinde en çok ilgi, sevgi ve ihtimam gösterilmesi gerekenler de yetim, öksüz veya kimsesiz çocuklardır. Peygamberimiz (s.a.s.) yetim çocukların fiziken ve ruhen gelişimine, eğitim ve öğretimine büyük özen göstermiş ve bu hususta önemli tavsiyelerde bulunmuştur. O yetim çocuklara olan sevgi ve ilgisini fiilî olarak da ortaya koymuş, onlara sahip çıkmış, kol-kanat germiştir. O, “Ben her mümine kendi nefsinden daha ileriyim, daha üstünüm. Bir kimse ölürken mal bırakırsa, o mal kendi yakınlarına aittir. Fakat borç veya yetimler bırakırsa, o borç bana aittir; yetimlere bakmak da benim vazîfemdir.” (Müslim, Cuma, 43) buyurmuş ve Ebû Ümâme’nin (r.a.) Kebşe, Habîbe ve Fâria adlı üç küçük kızını himayesine alarak bu yetim yavruların ihtiyaçlarıyla yakından alâkadar olup onların nebevî terbiye altında yetişmelerini sağlamıştır. (İbn-i Sa’d, III, 610) Sarp Yokuşu Aşabilmek: Yetimlere Yardım Etmek Yetimlere, öksüzlere kimsesizlere sevgi ve ilgi göstermek önemli olmakla birlikte, bu sevginin fiiliyata geçirilerek onlara maddî ve manevî yardımda bulunulması da son derece önemlidir. Sosyal harcamalar diyebileceğimiz hayır hasenat ile özellikle yetim, öksüz ve kimsesizlerin barınma, iaşe, ibate gibi ihtiyaçlarının karşılanması bütün toplum için farz-ı kifaye olan bir görevdir. Bu çocukların eğitilmesi ve topluma kazandırılması gerekmektedir. Elbette bütün bunların yapılabilmesi için başta devlet olmak üzere, sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlarımıza yani toplumun bütün bireylerine önemli görevler düşmektedir. Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda yetimlere yapılan hayrın Allah katında ayrı bir değer bulduğunu görüyoruz. Pek çok ayet-i kerimede yetimlerin doyurulması Allah’ın rızasını kazanmaya, cennete girmeye vesile olarak gösterilmektedir. İnsan suresi 8-9. ayetlerde Allah’ın has kullarının özellikleri sayılırken şöyle buyrulur: “Onlar, kendileri de sevip istedikleri halde yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. (Ve şöyle derler:) “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” Ayetlerde samimi müminlerin gözden çıkardıklarını değil, sevdikleri ve yararlanabilecekleri nimetleri muhtaçlara, yetime, esire verdikleri; yedirip içirmeyi, doyurmayı Allah’ın rızasını elde etmek amacıyla yaptıkları ifade edilmektedir. Böylece ayetler feragat ahlâkının, “öteki”ne karşı sorumluluk duygusunun en veciz tanımını ve bunun İslâm’daki önemini dile getirmiştir. Bu ahlâk; nimetin asıl sahibinin Allah olduğunu, O’nun nimeti bize, liyakatimiz dolayısıyla vermeye mecbur olduğu için değil, bir lütuf olarak verdiğini bilmek ve O’na minnettar olup şükretmek demektir. Ayrıca Allah’ın verdiği nimetleri yoksul ve himayeye muhtaç olanlarla paylaşmak, buna başkalarını da teşvik ederek, bu hususta toplumsal bir duyarlılığın gelişmesine, dayanışma ve yardımlaşmanın kurumsal bir hâle gelmesine katkıda bulunmak anlamına gelmektedir. Sadece ayet-i kerimelerde değil hadis-i şeriflerde de yetimlere kol kanat gerenlere yönelik pek çok müjdeler vardır. ”Rasûlüllah (s.a.s.), orta ve işaret parmağını birleştirerek: “Yetimin bakım ve gözetimini üstlenenle ben, cennette şöyle yan yana olacağız.” (Tirmizî, Birr, 14) “Müslüman evleri içinde en hayırlısı, içinde yetime bakılan evdir; en kötüsü de içinde yetime kötülük yapılan evdir.” (İbn Mace, Edeb, 6) “Kim Müslümanlar arasından bir yetimi yedirip içirirse, bağışlanmayacak günahı hariç, Allah onu elbette cennete koyar.” (Tirmizî, Birr, 14) vb. pek çok hadis ile yetim, yoksul ve kimsesizlere karşı sorumluluklarını yerine getirenler, sorumluluğunda ötesinde yetimlere evlerini ve gönüllerini açanlar, Allah Rasûlü tarafından cennetle ve peygambere komşu olmakla müjdelenmiştir. Bunun aksine, yetim ve yoksullara karşı duyarlı olmayanlar eleştirilmiştir. Yüce Allah bahşettiği nimetler karşısında sorumluluğunu yerine getirmeyen insana, Beled suresinde seslenir. Sarp yokuşu aşamadığını belirtir. Sarp yokuşu aşamamasının nedenlerinden biri de yetimi ve yoksulu doyurmamaktır. Onlara karşı sergilediği vurdum duymaz tavırdır. “Ona (insana) iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi? Ve ona iki yolu göstermedik mi? Fakat o, sarp yokuşu aşmayı göze alamadı. O sarp yokuş nedir, bilir misin? Köle azat etmektir. Veya bir kıtlık gününde akrabalığı olan bir yetimi yahut aç açık bir yoksulu doyurmaktır.” (Beled, 9-16) Tüyü Bitmemiş Yetimin Hakkını Yemek Dinimize göre kul hakkı, hak sahibi tarafından affedilmedikçe Allah tarafından affedilmeyen günahlardandır. Kul hakları içinde en önemlisi ise yetim hakkı yemektir. Güçsüz, kimi kimsesi olmayan yetimlerin malını yemek, hakkını hukukunu çiğnemek Allah’ın gazabını celbeden davranışlardandır. Kur’an bu konuda insanları şu müthiş ifade ile uyarır: “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.” (Nisa, 10) Bir başka ayette ise, “Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.” (Nisa, 2) buyrulur. Konuyla ilgili olarak Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: ”İnsanı helâke sürükleyen yedi şeyden sakınınız.” Sahâbîler: Yâ Rasûlallah! Bu yedi şey nedir? diye sordular. Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu: “Allah’a şirk koşmak, sihir ve büyü yapmak, –haklı olarak öldürülen müstesna– Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir insanı öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, düşmana hücum sırasında harpten kaçmak, evli olup hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu Müslüman kadınlara zina isnad etmek.” (Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıb, 48, Hudûd, 44; Müslim, Îmân, 145) Görüldüğü gibi yetim malı yemek insanı helâke sürükleyen yedi şey arasında sayılmıştır. Bu da yetim malı yemenin mes’ûliyetinin çok büyük olduğunu göstermektedir. Bunun için kültürümüzde, özellikle devlet işlerinde yapılan yolsuzluklar ve usulsüz harcamalar için, “tüyü bitmedik yetimin hakkını yemek” deyimi kullanılmaktadır. Çünkü devlet malından hırsızlık, yolsuzluk yapmak henüz doğmamış yavruların, yetimin, öksüzün, genç-yaşlı herkesin hakkını yemek anlamına gelmektedir. Bunun vebali ise çok büyüktür. Yetim malını yememek kadar onu korumak ve başkalarının yemesine engel olmak da önemlidir. Nitekim Kur’an’da bazı ayet-i kerimeler özellikle yetim malının korunmasına yönelik vurgular taşımaktadır. ”Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.” (En’âm, 152) Şüphesiz meşruiyet içinde bütün insanların malları dokunulmaz olmakla birlikte, zayıf ve korumasız olmalarından dolayı yetimlerin malları daha çok saldırı veya istismara açık olduğu için, ayette bu hususta özellikle titiz olunması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Ayrıca yetimin malına bütünüyle ilgisiz kalmak, bu malın zaman içinde aşınmasına veya en azından bir artış sağlamamasına yol açacağından, bu malla ilgilenmeye izin verilmiş, hatta “en iyi ve en güzel” (ahsen) kaydından anlaşıldığı kadarıyla ilgilenmek zımnen teşvik edilmiştir. Zira en iyi ve en güzeli yapmak faziletin gereğidir. (Kur’an Yolu Tefsiri, Komisyon, II, 488) Sonuç olarak şunu bilmeliyiz ki, başta yetimler olmak üzere öksüz, kimsesiz, yoksul bütün çocuklar toplumumuzun bir parçasıdır. Bu yavrularımıza karşı sorumluluklarımız vardır. Sorumluluklarımızın bilincinde olmalı ve bu konuda duyarlı davranmalıyız. Not:: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Şubat 2009 sayısında yayınlanmıştır. Yunus Akkaya - Çarşamba, Mart 11, 2009 - yorum {0} - yorum yaz
|
Hakkımda güzel bir forum adresi.... www.nurforum.org/forum/index.php Ana Sayfa Profilim Arşiv Diyanet Avrupa Hazreti Muhammed sas Kategoriler - Asıl değişen sizin kalbiniz - Camilerin altındaki dükkânların kirası Maliye'ye gidecek - YALNIZLIK KAPINI ÇALMADAN... ZEYNEP YETER ARSLAN - etkinkiller camiler ve din görevlileri haftası - Ramazan Bayramı Mesajı - KADİR GECESİ MESAJI - DİTİB Genel Başkanı Sadi Arslan’ın Ramazan Ayı Mesajı - 2009 Yılı Sadaka-ı Fıtır Miktarına İlişkin Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı - 3 ay yaz tatiline girilmistir - Üç Aylar ve Regâip Kandili - Na't-ı Şerîf - Gel Uyan Gecelerde - Bir Gece-Mehmet Akif Ersoy - Canlara Cânân Diye Sevdim - İlâhi - Yoga ve Düşündürdükleri - Aydınlanmanın ve Pozitivizmin İslam'a Bakışımıza Etkisi - diyanet 2009 yurtdisi görevlendirme test sinav sorulari - VII. Avrasya İslam Şurası Sonuç Bildirisi - Ditib Camii -köln merkez camii-diyanet - DİTİB – Genel Merkezi ve Merkez Camii - katliama tepki - Diyanet - Hacı Kazım Ozan'ın cenazesi defnedildi - mardindeki katliam |