| Emin Muhammed (sav) e binlerce defa salevat... |
Bir Çocuğun Namaz Kılma Öyküsü
- Perşembe, Eylül 11, 2008 - yorum {0} - yorum yazİsra ve MiracDiyanet Mi'rac ismi de yükseğe çıkmak manasına olan "uruc"tan alınmıştır ki merdiven, asansör demektir. Mi'rac ile ilgili hadislerde bu kelime kullanılarak "Yükseğe çıkarıldım" buyurulduğundan bu olaya "Mi'rac" da denmiştir. İslâm dünyasında bu olay genelde bu kelime ile bilinmektedir. Sözlük anlamları bu olan İsrâ ve Mi'rac, Peygamberimizin üstün makamlara yükselişi ve Allah'ın yüce katına kabul edilişi olayıdır. Yüce yaratıcıya yakınlığın en üstün derecesi olan Mi'rac, beşer anlayışı çizgisinin ötesinde bir olaydır. Çünkü bu olayın fizik kanunları ile açıklanması mümkün değildir.
Olay Nerede ve Ne Zaman Meydana Gelmiştir Mi'rac olayının ne zaman meydana geldiği kesin olarak bilinmemektedir. Bunun sebebi İslâmiyet'ten önce câhiliyet zamanında Araplar arasında yıl tarihin olmayışıdır. Kesin olarak bilinen, Mi'rac'ın hicretten önce Mekke'de meydana gelmiş olmasıdır. Tarihi, ayı ve günü konusunda birbirinden farklı rivayetler vardır. Biz zamanı da dikkate alarak önemli bazı rivâyetleri özet olarak nakletmekle yetineceğiz. Büyük hadis ve kelâm alimi olan ve 1448-1517 tarihleri arasında yaşamış bulunan Kastalânî, Peygamberimizin hayatı üzerine yazdığı "el-Mevâhibu'l-Ledüniyye" adlı eseri ve 1710 tarihinde vefat etmiş olan Zürkânî'nin şerh ettiği bu eserde şu bilgilere yer verilmiştir: Ünlü alim ve tarihçi İbn Kuteybe (H.213-267) ile allâme İbn Abdülberr (H.368-463), Mi'rac'ın, kamerî aylardan Recep ayında olduğunu söylerler. İmam Nevevî (H.631-676) bu tarihi gerçeğe daha yakın bulur. Ayrıca hadis alimi Abdülganî el-Makdisî (H.659)'de bu tarihi kabul eder, hatta Mi'rac'ın Recep ayının 27'nci cuma gününde vuku bulduğunu söyledikten sonra: "Müslümanlar bu tarihi benimsemiş bulunuyor ve bunu en doğru rivâyet kabul ediyorlar" der.1 Mi'rac hakkındaki ihtilaf, sadece vuku bulduğu tarih konusunda değildir. Olayın nasıl olduğu, ruh ile mi cesed ile mi vuku bulduğu da ihtilaflıdır. Bu konuda farklı görüşler olmakla beraber alimlerin çoğunluğuna göre Mi'rac hem ruh ve hem de cesetle birlikte meydana gelmiştir. Esasen bu konudaki âyet ve hadisler incelendiği ve Mi'rac'ın Mekke'li müşrikler arasında meydana getirdiği yankı dikkate alındığında çoğunluğun görüşünün doğru olduğu yani Mi'rac'ın hem ruh ve hem de cesedle birlikte olduğu anlayışıdır. İşte buna göre İslâm dünyasında Mi'rac Recep ayının 27'nci gecesinde kutlana gelmiştir.
Olay Nasıl Oldu? Buhârî ve Müslim'de yer alan rivâyetlere göre olay şöyle olmuştur: Peygamberimiz Mekke'de, evinde iken veya Kâbe'de bulunduğu sırada Cebrâil aleyhi's-selâm bazı meleklerle birlikte gelerek Peygamberimizin göğsünü açmışlar, içini zemzem ile yıkadıktan sonra hikmet ve iman nuru doldurmuşlardır. Peygamberimizle ilgili göğüs açma (şerh-i sadr) denilen olay budur. Ancak bu olay ne zaman ve nerede olmuştur? Bu, ihtilaflıdır. Bazıları bunun, sütannesi Halime'nin yanında iken çocukluğunda olduğunu söylerken, diğer bazıları ise bir defa Halime yanında, bir defa da Mi'rac'tan önce olmak üzere iki defa olduğunu söylerler. Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, bu olayı yani göğüs açma olayını manevî bir operasyon olarak değerlendirir ve: "Peygamberimizin ruhunda meleklik ruhunun üstün gelmesi, tabiat özelliklerinin yok olması, tabiatın, kudsiyet âleminin ilhamlarına tabi olması" ile yorumlamaktadır.2 Bir gün Peygamberimize soruldu: – Ey Allah'ın Resülü, göğüs açılır mı? Peygamberimiz. – Evet, açılır, buyurdu. – Nasıl olur? diye sorduklarında, Peygamberimiz: – Bir nurdur ki Allah onu mü'minin kalbine atar, o da onunla ferahlanır, açılır, buyurdu. – Onun alâmeti nedir? dediler. Peygamberimiz: – Aldanma yurdu (dünyadan) uzaklaşmak, ebediyet yurduna (âhirete) yönelmek ve gelmeden önce ölüm için hazırlanmaktır, buyurdu.3 Peygamberimizin Mi'rac'tan önce göğsünün açılması, o muazzam olaya bir hazırlık, göreceği olaylar karşısında rahat olması ve kendini kaybetmemesi içindir. Daha sonra Cebrâil aleyhi's-selâm Peygamberimizi "Burak"a bindirerek birlikte Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya geldiler. Manevî bir binit olan Burak'ı Peygamberimiz şöyle tarif ediyor: "Bu, merkepten büyük, katırdan küçük uzun ve beyaz bir hayvandı. Adımını gözünün görebildiği en son noktaya koyardı." İsrâ sûresinde Mi'rac'ın bu bölümü ile ilgili şöyle buyurulmaktadır:
"Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Haram'dan' kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için çevresini mubarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı ne yücedir. ''Doğrusu O, işitir ve görür.”4 Peygamberimiz burada (Peygamberlerin ruhlarına imam olarak) namaz kılmış ve bütün Peygamberler de onunla beraber kılmışlar. Sonra Mi'rac getirildi. Mi'rac, asansör gibi yükseğe çıkaran manevî bir araçtır. Buna Cebrâil aleyhi's-selâm ile beraber bindiler ve göklere çıktılar. Birinci semaya vardıklarında, Cebrâil aleyhi's-selâm: – Açınız, dedi. İçerden bir ses: – Kimsin? diye sordu. – Ben Cebrâil'im. – Yanında kimse var mı? – Muhammed (s.a.v.) var. – Muhammed gönderildi mi? (Peygamber olarak görevlendirildi mi) Evet, gönderildi. Kapı açıldı ve Peygamberimiz birinci semâya varmış oldu. Orada, sağında ve solunda bir çok gölgeler olan bir adam gördü. Bu adam, sağına baktıkça gülümsüyor, soluna baktıkça da ağlıyordu. Peygamberimizi görünce: – Merhaba sâlih Peygamber, hoş geldin, iyi oğul, dedi. Peygamberimiz Cebrâil aleyhi's-selama kim olduğunu sordu. Cebrâil aleyhi's-selam da Hz.Adem olduğunu söyledi. Etrafındaki gölgeler de onun soyu idi. Sağındakiler cennetlik olanlar, solundakiler de cehenneme girecek olanlardı. Onun için Hz.Adem sağına baktıkça seviniyor, gülüyordu. Soluna baktıkça da üzülüyor ve ağlıyordu. Peygamberimiz Cebrâil aleyhi’s-selam'ın kılavuzluğunda yoluna devam etti. İkinci semâya vardılar. Orada birinci semâda olduğu gibi aynı sorular soruldu ve aynı cevaplar verildi. Böylece her semada bir Peygamber ile karşılaştılar. İkinci semada Yahya ve İsa, üçüncü semada Yusuf, dördüncü semada İdris, beşinci semada Harun, altıncı semada Musa ve yedinci semada İbrahim (a.s.) ile karşılaştılar. Karşılaştığı Peygamberlerin her biri kendisini selamlamış; hoş geldin salih Peygamber, iyi kardeş, dediler. Daha sonra, "Sidretü'l-Müntehâ"ya vardılar. Sidretü'I-Müntehâ, gökleri, cennetleri kucaklayan ulu varlık ağacıdır. Peygamberlerin ve meleklerin erebildikleri ilmin son noktasıdır. Ondan ilerisine ne bir melek ne bir Peygamber yaklaşamaz. İlerisi gayb alemidir. Allah'tan başka kimsenin ilmi oraya ulaşmaz. Peygamberimiz Sidretü'I-Müntehâ'ya varınca Necm sûresinde ifade buyurulduğu üzere: "Sidreyi bürüyen bürümüştü."5 Yani Sidre'yi bir nûr kaplamıştı. Bundan ötesi tarif ve bayana sığmayan bir âlemdi. Buraya kadar Peygamberimize arkadaşlık ve kılavuzluk eden Cebrâil aleyhi's-selam burada kaldı ve: "Bir parmak ucu kadar öteye yaklaşmış olsaydım yanardım" dedi. Bundan sonra Peygamberimiz: "Refref" ile yükselip Allah'ın divanına yaklaştı. (Refref, görmeye engel geniş örtü ve perde demektir ve Allah'ın divanı hadimlerinden biridir.) Nitekim Mevlid'de Süleyman Çelebi bu anı tarif ederken: – "Söyleşürken Cebrâil ile kelâm, Geldi Refref önüne verdi selâm, Aldı ol şâh-ı cihanı ol zaman Sidreden gitti ve götürdü heman. Mirac'ın bundan sonra ki esrar dolu ulvî sahneleri ise Necm sûresinde şöyle ifade edilmektedir.
"Allah o anda kuluna vahyedeceğini etti. Muhammed'in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı. Ey inkarcılar onun gördüğü şey hakkında kendisi ile tartışıyor musunuz? Andolsun ki Muhammed Cebrâil'i sınırın sonunda (Sidretü'I-Müntehâ'da) başka bir inişte de görmüştür. Orada Me'vâ cenneti vardır. Sidre'yi bürüyen bürüyordu. Muhammed'in gözü oradan ne kaydı ne de onu aştı. Andolsun ki Rabbinin varlığının büyük delillerini gördü.”6 Âyet-i Kerîme'lerde Peygamberimize vahyedildiği bildiriliyor, ancak neyin vahyedildiği açıklanmıyor. Bu makamda Peygamberimize üç ilâhî ihsanda bulunulduğu hadis-i şeriflerde ifade buyuruluyor. Bunlar: 1. Beş vakit namaz. Mi'rac hediyesi olarak Peygamberimizin getirdiği beş vakit namaz, aynı zamanda mü'minin Mi'rac'ı sayılmıştır. 2. Allah'a ortak koşmayanların bağışlanacağı müjdesidir. 3. Bakara sûresinin sonundaki üç âyet ki, İslâm'ın temel inanç esaslarını tamamlamakta ve müslümanların çektiği üzüntü ve sıkıntıların sona erdiği müjdelenmektedir. Âyet-i Kerimeler şöyledir:
"Gökte ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır. İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir. Sonra dilediğini affeder, dilediğine azap eder. Allah her şeye kadirdir. "Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, mü'minler de iman ettiler. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine iman ettiler. Rabbimiz! affına sığındık, dönüş sanadır, dediler. Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde yükümlü kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendisine, yaptığı kötülük de kendisinedir. Rabbimiz! unutursak veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbim, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme. Bizi affet. Bizi bağışla. Bize acı. Sen bizim Mevlâ'mızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.”7 Âmîn. İşte Peygamberimiz bu müjdelerle Mi'rac'tan dönüyordu. Peygamberimiz Mi'rac'ta Allah'ı Gördü mü? Yukarda özetlediğimiz Mi'rac, Peygamberler arasında yalnız Muhammed Mustafa (s.a.v.)'e nasip olmuştur. Muhammed'den diğer yok dahil olmuş Kabe Kavseyn'e, Kirâm-ı Enbiyâ'dan girmedi bir ferd o mabeyne, Haremgâh-ı visale Ahmed'i tenha alıp Mevlâ, O halvet mahsus oldu Hazret-i Sultan-ı Kevneyne. Yani Muhammed'den başka Kabe Kavseyn'e gıren yoktur. Büyük Peygamberlerden hiç kimse o saraya girmedi. Sevgili ile buluşma haremine yüce Allah Ahmed'i yalnız aldı. O başbaşa kalma iki cihan sultanına tahsis edildi. Olay esnasında Peygamberimiz pek çok ilâhî âyetler görmüştür ki, sahih hadislerde bunlara işaret buyurulmuştur. Esasen Kur'an-ı Kerim'de Peygamberimizin Mi'rac sebebi açıklanırken, "Kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için'' buyurulmuştur. O gece Peygamberimiz pek çok şey gördü, ancak Allah'ı gözleriyle görmüş müdür? Bu hususta ne Kur'an-ı Kerîm'de ve ne de hadislerde kesin bir ifade bulunmamaktadır. Bunun için bu konuda İslâm âlimleri arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu husus ile ilgili görüşlere ve bu görüşlerin dayandığı delillere yer vermeden önce bir hususu açıklamakta yarar vardır. O da Allah'ı görmenin caiz olup olmadığı husustur. Akaid kitaplarında konu ile ilgili şu ifade yer almaktadır: ''Allah'ı görmek aklen câiz ve naklen sâbittir."8 Yani Alllah'ı görmenin imkânsız olduğuna dair aklî bir delil bulunmamaktadır. Kur'an-ı Kerîm'de de Allah'ın görülebileceğini gösteren âyetler vardır. Nitekim:
"Mûsa", Ey Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım"dedi. Allah, sen beni göremezsin, ama dağ yerinde kalırsa sen de benigöreceksin, buyurdu."9 Bu âyet-î kerîme Allah'ı görmenin mümkün olduğuna iki yönden delâlet etmektedir. Birisi, Hz. Mûsa Allah'ı görmek istemiştir. Eğer Allah'ın görülmesi mümkün olmasaydı, o, böyle bir istekte bulunmayacaktı. Çünkü bir Peygamberin Allah hakkında caiz ve mümteni olan şeyleri bilmesi gerekir. Diğeri ise, Allah Teâlâ yüce zâtının görülmesini dağın yerinde kalmasına bağlamıştır. Dağın yerinde kalması ise mümkün olan bir şeydir. O halde Allah'ın görülmesi de mümkündür.10 Ayrıca mü'minlerin kıyâmet günü Allah'ı göreceklerine dair ayetler ve sahih hadisler vardır.11 Bu kısa açıklamadan sonra şimdi konumuza dönelim ve Peygamberimizin Mi'rac'da Allah'ı görüp görmediğini inceleyelim. Mi'rac olayına ışık tutan âyetlerde Peygamberimizin Allah'ı gördüğüne dair açık bir şey yoktur. Bu olayın bazı safhalarını açıklayan âyetler ashab-ı kirâm tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır. Kadı Iyad (H.476-544) İslâm âlimlerinin bu konuda farklı görüşler ortaya koyduklarını söylüyor. Hz. Aişe ve taraftarları Peygamberimizin Mi'rac'da Allah'ı gözleri ile uyanık halde görmediğini söylerken, İbn Abbas (r.a.) ve onun görüşünü benimseyenler, bunun aksini savunarak Allah'ı gördüğünü iddia ediyorlar. Mesrûk (r.a.) şöyle demiştir. Hz. Aişe'ye: – Vâlide, Muhammed (s.a.v.) Rabbini gördü mü? dedim. O: – Söylediğin sözlerden tüylerim diken diken oldu. Nasıl oluyor da bunu bilmiyorsun. Üç şey vardır ki, onları her kim sana söylerse yalan söylemiş olur: – Her kim Muhammed (s.a.v.) Rabbini gördü derse yalan söylemiş olur, dedi ve sonra:
"Onu gözler idrâk edemez. O ise bütün gözleri idrak eder. O, gerçek Iütuf sahibidir. Her şeyden de haberdardır."12
"Ya bir vahiy ile bir perde arkasından, yahut bir elçi gönderip de kendi izniyle dileyeceğini vahyetmesi olmadıkça, Allah'ın hiçbir beşere söz söylemesi vaki olmamıştır."13 Âyetlerini okudu. Sana her kim yarın ne olacağını bildiğini söylerse yalan söylemiş olur dedi ve: “Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilemez."14 Âyetini okudu. Her kim sana Peygamberin bir şey sakladığını söylerse yalan söylemiş olur, dedi ve:
"Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan Allah'ın Peygamberliğini tebliğ ve ifa etmemiş olursun."15 Ayetini okudu. (Hz.Aişe devamla) Fakat Peygamberimiz Cebrâil (a.s.)'i kendi sûretinde iki defa gördü, dedi.16 İbn Mes'ûd (r.a.) da Hz.Aişe'nin görüşündedir.17
Ebû Zer (r.a.) da şöyle demiştir: "Peygamberimize sordum: – Ey Allah'ın Resûlü, Rabbini gördün mü? dedim. Peygamberimiz: – O, bir nûr, O'nu nasıl göreyim, buyurdu.18 Hz. Aişe ve onunla birlikte ashaptan bazılarının, Peygamberimizin, Allah'ı gördüğünü kabul etmemelerine karşılık İbn-i Abbas (r.a.) ve onunla birlikte diğer bazı sahabiler ve bazı İslâm âlimleri Mi'rac'da Peygamberimiz Allah'ı görmüştür, demişlerdir. İkrime (r.a.) Şöyle demiştir: "İbn Abbas (r.a.): "Muhammed, (s.a.v.) Rabbini gördü." dedi. Ben: "Gözler O'nu idrak edemez." buyurulmuyor mu? dedim, İbn Abbas: – Allah gerçek nuru ile tecelli ettiği zaman öyledir, diye cevap verdi.19 Yine İbn Abbas (r.a.): "İbrahim (a.s.)'ın Allah'ın dostu olmasına, Mûsa (a.s.)'ın Allah ile konuşmasına ve Muhammed (a.s.)'ın Allah'ı görmesine şaşıyor musunuz?'' demiştir.20 Görülüyor ki, Peygamberimizin Mi'rac'da Allah'ı görüp görmediği konusunda iki görüş vardır. Hz. Aişe ve taraftarlarına göre Peygamberimiz, Allah'ı görmemiş; İbn Abbas ve onun görüşünde olanlara göre ise Allah'ı görmüştür. Bu incelemeden de anlaşılacağı üzere bu hususu ifade eden kesin bir şey yoktur. Sadece Mi'rac'tan söz eden âyetlerin bir kısmının ashap tarafından farklı yorumlanması sonunda bu görüşler ortaya çıkmış bulunmaktadır. Esasen Hz. Aişe ile İbn Abbas (r.a.) da onun kalbi ile Allah'ı görmüş olduğunu iddia etmiş olması muhtemeldir. Böylece her ikisinin görüşü telif edilmiş olur. Nitekim İkrime'nin İbn Abbas (r.a.)'dan rivayetine göre, İbn Abbas şöyle demiştir:
''Muhammed'in gözünün gördüğünü gönlü yalanlamadı.'' Âyet-i kerimesinin tefsirinde, "O'nu kalbi ile gördü." demiştir.21 Ata'nın da İbn Abbas'tan aynı mealde rivâyeti vardır.22 Hatta İbn Abbas (r.a.)'ın: "Resûlullah Rabbini gözü ile değil, kalbi ile görmüştür." dediği de rivayet edilmiştir.23 Bunun içindir ki Said İbn Cübeyr: "Peygamberimiz Rabbini gördü diyemem, görmedi de diyemem.'' dediği rivayet edilmiştir.24 En doğrusunu Allah bilir. Evet, değerli mü'minler, Peygamberimiz böylece bu mübarek yolculuğu tamamlayarak aynı gece evine döndü. Mi'rac'ın Yankıları Peygamberimiz evine döner dönmez gece olup bitenleri ailesine ve arkadaşlarına anlattı. Her söylediğinin gerçek olduğunda şüphe olmayan Peygamberimize ailesi ve arkadaşları inanmıştı. Mekke'lilerin bazıları olayı duyar duymaz şaşkına dönmüşler; bir gecede bu kadar yer hiç gezilir mi demişlerdi. Çünkü onlar Mi'rac'taki üstün gerçekleri kavrayacak seviyede değillerdi. Bu sebeple Mi'rac olayı kendilerine anlatılınca inanmadılar. Her şeyi maddî ölçülere göre değerlendirdikleri için böyle şey olur mu? dediler. Kainatta olup bitenlerden, Allah'ın sonsuz kudretinden haberleri yoktu. Her yeni şeye karşı gelen câhil halk seviyesinden yükselmiş değillerdi. Kervanların bir ayda gidip bir ayda geldikleri mesafeyi Muhammad (s.a.v.) bir gecede nasıl alabilecek, dediler. Halbuki Hz. Muhammed onların kullandıkları vasıtaları kullanmış değildi. O, Burak'a binmişti. Burak, şimşek manasındaki berk kökünden gelir. O halde Mi'rac'ta şimşek sür'ati vardır. Evet, değerli mü'minler, Mekke'liler bu olay karşısında şaşkına döndüler. Hemen Ebû Bekir (r.a.)'e koştular ve Peygamberimizin İsrâ'ya dair verdiği haberi ona naklettiler. Hz. Ebû Bekir onlara: – Muhammed'in doğru sözlü olduğuna kanaatim vardır. Bu kanaatimi size de bildiririm, dedi. Onlar: – Demek Muhammed (s.a.v.)'in bir gecede Mescid-i Aksâ'ya gidip sonra dönüp geldiğini sen de tasdik mi ediyorsun? dediler. Hz.Ebû Bekir: – Evet, tasdik ediyorum. Değil bu, bundan daha ziyade uzaklarına da meleklerin gökten haber getirdiklerine de inanmışımdır, dedi. Bu cihetle Ebû Bekir (r.a.)'e "Sıddık" denildi. Peygamberimizin daha önce Mescid-i Aksâ'ya gitmediğini biliyorlardı. Onun için kendisine Mescid-i Aksâ ile ilgili sorular sordular. Peygamberimiz çok bunaldı. Çünkü bir an uğrayıp geçtiği bir yer hakkında ne kadar bilgisi olabilirdi. Kendisi bu anı şöyle anlatıyor: "Kureyş beni yalanlayınca Mescid-i Haram'a gidip Hicr'de ayakta durdum. Bundan sonra Allah bana Beyt-i Makdis ile gözümün arasındaki mesafeyi kaldırdı da ne sordularsa bakarak haber vermeye başladım.25 İşte Mi'rac ve safhaları kısaca böyle. Mi'minin Mi'rac'ı sayılan namazın farz kılındığı bu mübarek gecede yüce yaratıcıya yönelmeli, O'ndan af ve bağış dilemeliyiz. Birbirimize sevgi ile yaklaşmalı düşmanca davranışlardan uzak durmalıyız. Sağlıkla kavuştuğumuz bu kutlu günleri değerlendirmeli ve Allah'ın Iütfettiği sayısız nimetlerine şükretmeliyiz. Bu duygularla hepinizin Mi'rac kandilini kutlar, bu mübarek gecenin hepimiz için hayra vesile olmasını yüce Mevlâ'dan dilerim.
DİPNOTLAR 1 Zurkânî, c. I, s. 307-308. 2 Şah Veliyyullah ed-Dehlevî, Hüccetüllahi'l-Baliğa, c. II, s. 866. 3 İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azîm, c. II, s.174. 4 İsrâ, 1. 5 Necm, 5. 6 Necm, 10-18. 7 Bakara, 284-286. 8 el-Îcî, Şerhu'I-Mevakıf, c. II, s. 368. 9 A'raf, 143. 10 Şerhu'I-Mevakıf, c. II, s. 368. 11 Kıyame, 23; Mutaffifîn, 15; Yunus, 26; Buhari, Salât, 16; Müslim, Mesâcid, 37. 12 En'am, 103. 13 Şûra, 51. 14 Lokman, 34. 15 Maide, 67. 16 Buhari, Tefsîru'I-Kur'an, Sûre ve'n-Necm, 1; Müslim, İman, 77. 17 Askalânî, Fethu'I-Bârî, c. IX, s. 493, Mısır, 1948. 18 Müslim, İman, 78. 19 Tirmizî, Tefsîru'I-Kur'an, 54. 20 Fethu'I-Bârî, c. VIII, s. 492. 21 Necm, 11. 22 Umdetü'I-Kârî, c. XIX, s. 199. 23 Müslim, İman, 77. 24 Aliyyü'I-Kârî, Şifa Şerhi, c. I, s. 422. 25 Buhari, Menakıp, 41; Müslim, İman, 75.
Birçok ilahi sırrı, hikmet ve bereketi bünyesinde barındıran bu gece, İsra Suresi’nin ilk ayetinde şöyle ifade edilmektedir: “Kendisine ayetlerinden bir kısmını göstermek üzere kulu Muhammed’i bir gece Mescidi Haram’dan çevresini bereketlendirdiği Mescidi Aksa’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (1) Miraç mucizesi, biz Müslümanlar için ilahî rahmet ve lütuflarla doludur. Miraç olayının en önemli sonuçlarından biri, İslâm'ın beş temel esasından biri olan beş vakit namazın farz kılınmasıdır. Namaz, dinin direği (2) , imanın alameti (3) , amellerin en faziletlisi ve Allah’a en sevimli olanıdır. (4) Namaz, kalbin nuru, gönüllerin safası, takva ehlinin göz aydınlığı, mü’minlerin miracıdır. Bu sebeple, her mü'min namaza başladığında, namazın kendisinin miracı olduğunu dolayısıyla Yüce Allah'ın huzurunda bulunduğunu bilmeli, namazın dışında da miraç şerefine ermenin şuurunda olarak hareket etmelidir. Miraç, Peygamberimizin şahsında insanlığın önüne açılan sınırsız bir yükseliş ufkudur. Çünkü, miracın özünde her türlü kötülükten arınma, insanlığın yararına değerler üretme, fedakarlık, paylaşma, sorumluluk, zamanın önemini kavrama ve ilahi emirlere teslimiyet göstererek yüce mertebelere erişmek vardır. 1- İsra, 17/1. 2- el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, II, 39-40. 3- el-Aclûnî, II, 40. 4- Ebû Dâvud, Salât 9, (426); Tirmizî, Salât 127, (170); Müslim, Îman 137, (85), Buhârî, Mevâkît 5. ------------------- Bilgi ile duyguyu buluşturamayan bir iman ve dindarlık şekli eksik kalmaya mahkumdur. İnsan, aklı ile dinin ve Allah’ın varlığının bilgisini edinirken duygularıyla dinin gereklerini içselleştirir, onları benimseyerek yerine getirir ve Allah’a bağlılığını sürdürür. Diğer bir ifade ile insan, aklıyla başladığı bu yolculukta duygularından güç alarak ilerler. İman olgusunda kimi zaman ikisi de devrededir; kimi zaman da aklın ötesine geçen bir duygu ile Yüce Yaratan’a bağlanma söz konusudur. Ahiret, kıyamet, cennet, cehennem ve benzeri konulardaki bilgilerimiz nakil yoluyla elde ettiğimiz, yani Kur’an ve Sünnetten öğrendiğimiz, duygu dünyamızda derinlik kazandırdığımız ve iman konusu yaptığımız bilgilerdir. İsra suresinin ilk ayetinde anlatılan Miraç olayını anlamamız da böyle bir yolla mümkün olmaktadır. Miraç, Hz. Peygamber’in şahsında insanlığın önüne açılan sınırsız bir yükseliş ufkudur; varlığın özüne ve anlamına yolculuktur. Bu gecede farz kılınan günde beş vakit namaz iç dünyamızdaki yükselişi ve arınmayı temsil eder. Miraç, toplumsal hayatımızda, çalışarak ve başararak gelişmenin, ahlak ve hikmetin terbiye ettiği bilgiyle ilerlemenin imkanı olmalıdır. Miraç bizlere hem kendimiz, yakınlarımız ve bütün insanlığın barış ve esenliği için dua etmemiz gerektiğini, hem de ilahi rahmete ancak, nimet ve külfeti insanca paylaşarak, her birimiz görev ve sorumluluğumuzu en iyi şekilde yerine getirerek, çevremizde ve dünyada akan gözyaşını dindirerek, sonu gelmez ihtirasların yol açtığı hak ihlallerini, şiddet ve savaşı durdurarak ulaşabileceğimizi hatırlatmaktadır - Salı, Temmuz 8, 2008 - yorum {0} - yorum yazsogan ve sarmisak kokusu İbn Ömer'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kim bu ağaçtan, yani sarimsaktan yerse, mescidimize yaklaşmasın.. Buhâri; Kitab'us-Salât, Müslim; Kitab'ul-Mesârid, 561 ve Ebu Dâvud; 3825 Bu hadisteki ifade sogan,sarimsak ve benzerlerini yedigi halde agzini temizlemeden fircalamadan bu koku ile namaza gelenler icindir yoksa namaz kilmasin demek degildir sadece kendisini degil namaz kilanlarin da düsünülmesi gerekir, namaz takva ve husü ile kilinir.Aksi takdirde namazdaki lezzet alinamaz. Bu güzel nimetleri pişmiş olarak yemek yasak değildir. Eziyet haramdir ,dikkat etmek gerekir,namaz haricinde bile olsa hos olmayan kokularla insanlari rahatsiz etmek hos degildir, melekler de güzel kokulardan hoslanirlar. Hz-Câbir'den (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nebi (s.a) şöyle buyurmuştur: 'Kİm sarmısak veya soğan yerse, bizden uzak dursun veya mescidimizden uzak dursun. Buhârî: Kitab'us-Salât, Müslim; Kilab'ul-Mesâcid, 364, Ebu Davud; 3822, Tirmizi; 1807 Kim; soğan, sarımsak, pırasa yerse, mescidimize yaklaşmasın. Çünkü melekler, âdemoğullannın eziyet duyacağı şeylerden rahatsız olurlar hadisi ile konu daha güzel anlasilmis oluyor.Toplumda namaz harici de bir nehy söz konusudur. Ömer b. Hattâb'dan (r.a) "Sonra size ey insanlar, iki ağaçtan yiyorsunuz ki, onları ben fena görüyorum. Ki onlar, soğan ve sarımsaktır. Ben Rasûlullah'ı (s.a) mescidde bu kokuyu duyduğu kimsenin çıkarılmasını emrederken gördüm. Bu adam Bakî kabristanlığına kadar çıkarılırdı. Onları kim yerse, pişirerek kokularını gidersin." Müslim; Kitab'ul-Mesâcid, 567 Neseî; 2/43 Rasûlullah (s.a); "Ey Cemaat, Allah'ın bana helâl kıldığı bir şeyi haram kılmak benim elimde değildir. Şu var ki sarmısak benim kokusundan hoşlanmadığım bir sebzedir Allah Rasülü bizim icin cok güzel örnektir,bütün nimetleri severdi ancak O SAS bu kokular ile Allahin huzurunda oldugunu hicbir zaman unutmazdi ,melekleri ve ümmetini rahatsiz edecek kokulardan da uzak dururdu.Ümmetini üzmeden toplum icinde mahcup etmeden ikaz ederdi.
- Pazartesi, Mayıs 5, 2008 - yorum {0} - yorum yazribatKıyamette Efendimiz tarafından tanınmanın en önemli vesilesi de abdesttir. Bir defasında Efendimiz (Sallallahü aleyhi vesellem), “Kardeşlerimi görebilmeyi ne kadar isterdim.” buyurur. Sahabe-i kiram “bizler senin kardeşlerin değil miyiz?” deyince “Hayır, siz benim arkadaşımsınız, kardeşlerim sonra gelecek.” der. Bunun üzerine Ashab-ı Kiram, Efendimiz’in görmediği o insanları nasıl tanıyacağını sorarlar. Efendimiz de “Nasıl birinizin, ayakları sekili, alınları bembeyaz atları olsa, o kişi at sürüsünün içinden kendi atlarını hemen fark eder; benim ümmetim de kıyamet günü abdest azaları nurlu bir şekilde parlıyor olarak gelecekler ve ben onları abdest azalarından hemen tanıyacağım.” buyurur.
Ebu Hureyre Hazretlerinin rivayet ettikleri hadis-i şerif abdestin ihtiva ettiği arınmanın büyüklüğünü şöyle ortaya koymaktadır: “Rasulüllah (Sallallahü aleyhi vesellem) buyurdular ki: Mümin -veya müslüman- bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile -veya suyun son damlasıyla- yüzünden dökülür iner. Ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte- veya suyun son damlasıyla- ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile veya suyun son damlasıyla- dökülür iner. (Öyle ki abdest tamamlanınca) günahlardan arınmış olarak tertemiz çıkar.” - Perşembe, Ekim 4, 2007 - yorum {2} - yorum yazİkâme”nin Manası
Bütün esaslarına uyarak, rükünlerini eksiksiz yerine getirerek, murâd-ı ilâhîde mahiyeti ne ise işte o şekilde ortaya koyarak namazı tastamam eda etmektir. Cenab-ı Hak, neye namaz demiş ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz vasıtasıyla namazı ne şekilde talim etmişse, yani, ilm-i ilâhîde şekillenen namaz ne ise, onu o şekilde yapıp ortaya koymaktır. Haddizatında, Kur'an-ı Kerim'in pek çok ayetinde ve hadis-i şeriflerde namaz kılmayı ifade sadedinde “ikâme” tabiri kullanılmıştır. İkâme, İşaretü'l-İ'caz'da da belirtildiği üzere, “namazda lâzım olan tâdil-i erkâna riayet etmek; ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza mânâlarını gözetmektir”. Yani, namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygunca yerine getirmek, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmaktır. Evet, namazın, şartlarından ve rükünlerinden oluşan dış yapısının yanısıra bir de halis niyet, huşû ve hudûdan ibaret olan iç yapısı vardır. Namazı iç ve dış bütün parçalarıyla yerine getirmeye, bunu sürekli yapmaya ve hep aynı hâl üzere kullukta devamlı olmaya “ikâme” denmektedir. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır'ın da ifade ettiği gibi, bu kelimenin bir manası da “dikmek” veya “doğrultmak”tır. Dolayısıyla, “ikâme” tabiriyle, namaz, ancak cemaat ile kaldırılabilecek büyük bir direğe benzetilir ve onun güzelce dikilmesi suretiyle o yüksek din binasının inşa edilip ayakta tutulabileceği vurgulanır. Nitekim, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de “Namaz dinin direğidir.” buyurmuştur. Bu açıdan da, namaz hem sırf Allah rızası için olmalıdır hem de “ikâme”nin manalarına uygun olarak eda edilmelidir. k.testi
Hayat namaza göre tanzim edilmeli. Namaz bir takvim gibi hayatın her noktasını kuşatmalı. Hayatın gerçek takviminin blokajı namaz üzerine oturtulmalı. Namaz vakitleri köşe taşları olmalı ve sair işler bu köşe taşlarına göre programlanmalı. Eskiler bir iş için sözleştiklerinde "sabah namazından önce.. öğle namazından sonra.." derlerdi. Kur'an'da da bu espri muhafaza edilir ve pek çok yerde"namaz kılındıktan sonra.. namaza kalktığınızda.. namaza durduğunuzda.." gibi ifadelerle ferman buyrulur.
- Perşembe, Ekim 4, 2007 - yorum {1} - yorum yazİlklerin Namaz Hayatlarıİlklerin Namaz HayatlarıMUSTAFA YILMAZ Peygamberlerin (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüsselam) gönderiliş gayelerinden en önemlisi kulluk olsa gerek. Tebliğ, güzel örnek olma gibi diğer gayelerin de ancak kulluk vazifesinin yerine getirilmesiyle mümkün olabileceği düşünüldüğünde bu tespit kuvvet kazanıyor. Nitekim ubûdiyet derinliği olmadan ne tebliğ yapılabilir, ne başkalarına güzel bir misal teşkil edilebilir ve ne de dünya- ukbâ muvazenesi temin edilebilir. Güzel ve makbûl her hususta olduğu gibi ubudiyet mevzuunda da -Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki ifadesiyle ‘ubûdet’ demek daha doğru olabilir- Efendiler Efendisi zirveyi tutar. Çünkü O (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), mutlak mânâda insan-ı kâmildir; başkalarının terakkisinin sona erdiği yer ancak O’nun yola başladığı yer olabilir. Namaz da en kâmil insanın en kâmil ve en câmi ibadetidir. Evet, namaz ibadeti Peygamber Efendimiz’in işte bu mukayeseler üstü, derin ibadet hayatında farklı bir önemi haizdir. Biz, daha ziyade O’nun ilk dönem çıraklarının namaz hususundaki hassasiyetleri üzerinde durmak istediğimiz bu makalemizde, Allah Resûlü’nün namaz hususundaki hassasiyetine sadece bir-iki cümleyle değinmek ve mücelletlere konu teşkil edebilecek bu hususu işin erbabına bırakmak istiyoruz; ta ki, sönük cümlelerimiz Efendimiz’in ibadet hayatının enginliğinin -şayet kâbilse- idrakine perde olmasın. Allah Resûlü’nün Namaz Hayatından Örnekler Peygamber Efendimiz “namaz benim gerçek göz aydınlığım” vecîz sözüyle ifade buyurur, namazın nezdindeki önemini. Bir başka hadis-i şerîfinde ise “Allah her peygambere bir arzu ve istek vermiştir. Bana verilen de gece kalkıp namaz kılmaktır” buyurarak, başkalarının şehvetle bir kısım şeylere arzu duyduğu kadar, namaza karşı o derecede belki daha fazla bir iştiyak duyduğunu ifade eder. Allah’ın “elçim” demeden önce “kulum” dediği o gerçek kul, Namaz İnsanı, Rabbisinin huzurunda o kadar çok kıyamda duruyordu ki, çok zaman mübarek ayaklarının altı kabarıyordu. “Ey Allah’ın Resûlü, Allah Senin gelmiş-geçmiş günahlarını affetti; niçin kendini bu kadar helâk ediyorsun?” denilince de, “Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını veriyordu. Namaza karşı alâkası işte bu ölçüdeydi. Efendimiz’in namaz ufkuna işaret etmesi bakımından, Sonsuz Nur’dan istimdatla bir-iki örnek zikretmek istiyoruz: Hz. Âişe Validemiz (radiyallahü anhâ) anlatıyor: “Bir gece uyandığımda, Allah Resûlü’nü yanımda göremedim. Aklıma, diğer hanımlarından birinin yanına gitmiş olabileceği ihtimali geldi. El yordamıyla etrafı yokladım. Elim ayağına dokundu. O zaman Allah Resûlü’nün namaz kılmakta olduğunu anladım.. başı secdedeydi. Kulak verdim, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve şöyle yakarıyordu: “Allahım! Senin gazabından Senin rızana sığınırım. İkâbından affına sığınırım. Allahım! Başka değil, Senden yine Sana sığınırım. Zâtını senâ ettiğin ölçüde, Sen’i senâ etmekten âciz olduğumu itirâf ederim.” “Senin komşuluğun, yakınlığın, azizliktir. Senin senâ ve övülmen, yücedir. Senin ordun mağlup edilemez. Sen va- ’dettiğin şeyde, va’dinden dönmezsin. Senden başka ilah, Senden başka ma’bûd da yoktur.” O, namaza bir türlü doyma bilmiyor, adetâ hiç doyum noktasına varamıyordu. Şimdi de İbni Mes’ûd (radiyallahü anh)’ı dinleyelim. Diyor ki: “Bir gün Allah Resûlü’yle beraber gece namazı kılmaya azmettim. Geceyi O’nunla geçirecek ve O’nun yaptığı ibadeti ben de yapacaktım. Namaza durdu, ben de durdum. Fakat bir türlü rükûa gitmiyordu. Bakara sûresini bitirdi, “şimdi rükûa gider”, dedim; fakat O, devam etti; sonra Âl-i İmran’ı, sonra da Nisâ sûresini okudu ve ardından rükûa vardı. Namaz esnasında o kadar yoruldum ki, bir ara aklıma kötü düşünceler geldi. Dinleyenler arasından biri sordu: Ne düşünmüştün? İbn-i Mes’ûd (radiyallahü anh): “Namazı bozup, O’nu namazıyla baş başa bırakmayı düşünmüştüm.” O, ömrünü kullukla geçirmişti. Namaz, O’nun en sevdiği gözdesiydi. Gece gündüz namaz kıldı ve hep öyle yaşadı. Nasıl yaşanırsa öyle ölüneceğini zaten O söylememiş miydi? Ve her fâni gibi O da ölecekti. Ama o, “namaz” demiş yaşamıştı ve namaz deyip hayata veda edecekti... Son günleriydi. Gözlerini açacak dermanı dahi kalmamıştı. Başından aşağıya bir miktar su dökülünce gözlerini açıyor, şayet bir tek kelime söyleyecek kadar dermanı varsa, “Cemaat namazı kıldı mı?” diye soruyordu. Ancak bu kadarcık dahi, enerji sarfı, efor, O’nun dermanını tüketiyor ve yine bayılıyordu. Dökülen soğuk suyla kendine gelince sorduğu soru yine aynı soruydu: “Cemaat namazı kıldı mı?” Hayır, cemaati saatlerden beri O’nu bekliyordu. Gözler hep kapısındaydı. Ne zaman perde aralanacak ve mescide yine güneş doğacaktı.. işte bunu gözlüyorlardı. Çoğu, O Güneşin batmak üzere olduğunun farkındaydılar; ancak buna bir türlü inanmak istemiyorlardı. Bu arada, Allah Resûlü, artık namaz kıldıracak tâkâtının olmadığını anlayınca “Ebu Bekr’e söyleyin namazı kıldırsın” buyurdu. Biraz kendinde iyileşme hissedince de mescide doğru yürüdü. Bir kolundan amcası Abbas (radiyallahü anh), diğerinden de amcasının oğlu ve aynı zamanda damadı, Hazreti Ali tutmuş, zorlukla mescide götürülmüştü. Kendisinden sonra imam olacak zâtın arkasına durdu ve namazını oturarak kıldı. O, bu şekilde mescide sadece iki defa gelebildi. Birinde namazı Allah Resûlü kıldırdı, Hazreti Ebu Bekir (radiyallahü anh) da arkadakilere onun sesini duyurdu. Diğerinde ise, namazını Hazreti Ebu Bekir (r.a.)’ın arkasında kıldı. Cemaatine kendisinden sonra gelecek imamı âdetâ iş’âr buyurdu. Bir kere daha, evet O, namazla ve cemaatla bu derece bütünleşmişti. Son anına kadar da cemaati terketmemişti... (S. Nur, 2. cilt, sh. 247-248) Allah Resûlü’nün Çıraklarının Hayatında Namaz Efendiler Efendisi’nin çırakları denilince aklımıza ilk gelenler şüphesiz O’nunla aynı asrı paylaşmış sahabe-i güzîn efendilerimizdir. Bir mânâda sahabenin rahle-i tedrîsinde yetişen tâbiîn efendilerimiz ve onların talebeleri olan tebe-i tâbiîn hazerâtı ve günümüze gelene kadar Peygamber terbiyesinde yetişmiş bütün Allah dostları Efendiler Efendisi’nin çırağı sayılırlar. Onun için bir İmam-ı Azam, İmam Şafiî, diğer fakihler, müçtehidler; bir İmam Gazzalî, Şah-ı Nakşibendî, Üstad Bediüzzaman (radiyallahü anhüm ecmaîn), evet bunlar ve bunların emsalleri hep Allah Resûlü’nün çıraklarıdır. Zira hepsi silsileler halindeki yüksek sıradağların birer parçası gibidirler ve hepsi yaşadıkları farklı zaman dilimlerini aynı mektepte, Peygamber mektebinde almış oldukları nur ile nurlandırmışlardır. İşte ümmetin bütün bu seçkin simalarının hayat-ı seniyyelerinde namaz ibadetinin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Nasıl olmasın ki, namaz imanla ikiz kardeş, en büyük kulluk, küfürle iman arasındaki perde, mü’min bir kulun mânevî terakkisinde en hızlı bir mirac yani asansör ve Allah’a en yakın olunabilecek secde gibi bir rüknü içinde bulunduran zikir, şükür, tevbe, dua, tefekkür gibi içiçe ibadetlerden müteşekkil en kıymetli bir ibadettir. Onlar namazın dünya işleri arasında geçiştiriliverecek kadar önemsiz bir iş olmadığını; en önemli bir vazife olduğunu, bu itibarla da her zaman ciddiyetle ele alınması ve öyle eda edilmesi gerektiğini iyi idrak etmişlerdi. Bunun için de onların, o kutluların namazları hep mirac buudlu namazlardı. Gelelim onların namazlarına ve bakalım bu kadar önemli bir ibadet karşısında onlar nerede duruyor; biz nerede duruyoruz: Hulefâ-i râşidin efendilerimizden Hazreti Ali (radiyallahü anh) ayağına saplanan bir ok için “ben namaza durayım; siz de onu çıkarın” diyordu. Yani namazdayken, vücuduna saplanan okun acısını duymayacak kadar fizikî âlemle alâkası kesiliyordu. Peygamberimiz’in “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı, o Ömer olurdu” dediği, İslam’ın yüzakı, Hazreti Ömer’in namaz hassasiyetine bakalım: O devâsâ insan, talihsiz bir İranlının hançeriyle yaralanmış ve yığılıp kalmıştı. Bir sesi çıkmıyor, birşey sorulunca da ya bir cevap vermiyor ya da gözleriyle ‘hayır’ deyip geçiştiriyordu. Fakat “ey mü’minlerin emiri, namaz!” denilince hemen kalkmaya çalışıyor, “namazı terkeden dinden nasipsizdir” diyerek yarabere içinde namazını kılmaya gayret ediyordu. Sahabenin seçkinlerinden -aslında onların hepsi seçkin, hepsi farklıydı- Ebû Talha (radiyallahü anh) namazda bir kuşun dikkatini dağıtması üzerine kaybettiği manevî kazancın yerini tutacağını umarak bahçesini Allah yolunda sadaka vermişti. Ahiret kazancı karşısında dünya adeta bütünüyle gözünden siliniveriyordu. Sahabe efendilerimizden Hazreti Adiyy b. Hâtim şöyle diyor: “Müslüman olduğum günden beri bir vakit bile yoktur ki, namaz için kâmet okunmuş olsun ve ben abdestli olarak mescitte hazır bulunmuş olmayayım.” (Zehebi, 3/164) Sahabenin rahlesinde yetişmiş büyüklerden Atâ ibn-i Ebî Rebâh (radiyallahü anh) artık yaşlanmış, zayıflamış ve tâkatsiz düşmüştü. Buna rağmen kalkıyor, bir rekatta Bakara sûresinden yüz ayet okuyordu. Okuyordu da ne yerinden kımıldıyordu, ne de üzerinde bir yorgunluk emaresi gözüküyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu. İbn Cüreyc onun hakkında diyor ki: “Mescid tam yirmi sene Atâ’nın yatağı oldu.” (Zehebi, 5/84) Müslim b. el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu’be b. Haccac hakkında şunu ifade ediyor: “-Kerahet vakitleri dışında- ne zaman Şu’be’nin yanına girdiysem onu hep Rabbisine karşı kıyamda namaz kılıyorken gördüm.” Ebû Katan da “Şu’be’nin elbisesinin rengi toprak rengiydi; kendisi de namazı çok kılan, orucu çok tutan ve gönlü zengin bir kimse idi. Onun rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘secdeye gitmeyi herhalde unuttu’ derdiniz; iki secde arasında otururken izleseydiniz ‘galiba ikinci secdeyi unuttu’ diye düşünürdünüz” der. (Ebu’l-Ferec, 3/349) İbrahim ibn-i Ar’ara anlatıyor: “Tabiîn ulemasından A’meş (Süleyman b. Mihran) zikredilince Yahya el-Kattân mutlaka şöyle derdi: A’meş kendini Allah’a vermiş gönül insanlarından biriydi, cemaatle namazı hiç terketmezdi; mescide erkenden gelir ve ilk safı kollardı. O hem bir allâme- i İslam’dır, hem de gecelerini ibadetle süsleyen bir gece aşığı.” Efendiler Efendisi’ne hizmet etme payesiyle müşerref Enes bin Mâlik Hazretlerinin namazını tarif ederken Hazreti Ebû Hureyre “Onun kadar namazı Allah Resûlü’nün namazına benzeyen ikinci bir şahıs görmedim” der. Torunu Hazreti Sümâme de “Enes Hazretleri namazda o kadar çok kıyamda dururdu ki çok zaman ayaklarının altı şişerdi” demiştir. İbnü’l-Medînî, Bişr b. el-Mufaddal –ki tebe-i tabiîn tabakasının önemli simalarından birisidir- hakkında bizlere şunu söylüyor: “Bişr, her gün 400 rekat namaz kılardı ve iki günün birisinde mutlaka oruç tutardı.” (Askalanî, 1/402) Buraya kadar geçen örneklerde de görüldüğü üzere sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn efendilerimiz günlerinin çoğunu namaza ayırıyorlardı. Onların yaşadığı toplumda günde belki bin rekat namaz kılanlar vardı ve muhtemelen bunların sayısı da az değildi. Onların yaşadığı zaman diliminde günde yüz rekat namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, meselâ tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde namaz kılıyordu ve ayaktaydı. (Askalanî, 3/35) Teheccüdün Işıltısı ve Gecelerin Ruhbanları Farz ve vâcip namazlarla teravihin dışında, geceyi ihya etmek için kılınan nafile namazların hepsini içine alan bir kavram olarak teheccüt, Kur’ân-ı Kerim’de yerini almış çok önemli bir ibadettir. Meâlen şu ayetleri örnek olarak göstermek mümkündür: “Sana mahsus bir namaz olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân oku, teheccüt namazı kıl. Böylece Rabbinin seni Makam-ı Mahmûda eriştireceğini umabilirsin.” (İsrâ, 17/79); “Teheccüt namazı kılmak için yataklarından kalkar, cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümid içinde olarak Rabbilerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.” (Secde, 32/16) Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselam) yatsı namazını kıldıktan sonra vitri kılmadan bir müddet istirahat eder sonra gecenin bir vaktinde kalkıp teheccüt namazını edâ ettikten sonra vitri onun arkasından kılardı. O’nun teheccütsüz geçirdiği hiç bir gece yok gibiydi. Hasbe’l kader, olmuşsa onu da ertesi gün mutlaka kazâ ediyor ve böylece hayatında herhangi bir boşluğa yer vermemiş oluyordu. Buhârî ve Müslim’in rivayetine göre Abdullah ibn-i Ömer (radiyallahü anh) rüyasında, iki dehşetli kimsenin gelip, onu kollarından tutarak derin alevli bir kuyunun başına getirdiklerini ve atacaklar diye korkunca da: “Korkma, senin için endişe yok” dediklerini, ablası vasıtasıyla Efendimiz’e anlatır. Allah Resûlü, o zaman için henüz genç olan İbn Ömer için “O ne güzel insandır; keşke, teheccüt namazını da kılsa” şeklinde tabir ve tevcihte bulunurlar. Derler ki, İbn Ömer Hazretleri ondan sonra bütün gecelerini namaz kılarak ihya etmiştir. Üstad Bediüzzaman 9. Söz’de beş vakit namazın belirli vakitlere tahsisini anlatırken teheccüt namazını da önemine binaen onların içine katar ve şunu söyler: “Gecede teheccüt ise; kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, ikaz eder.” Nitekim hadis-i şeriflerde gecenin karanlığını namazla delenlerin tastamam bir nura kavuşacakları ifade edilir. Zaten Üstad kendisi de bütün büyükler gibi bir gece aşığıdır. Talebelerinin şehadetiyle o, en ağır şartlar altında bile, gecelerde, göz kamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubudiyette bulunmuş; yaz-kış bu âdetini değiştirmemiş; teheccüt, münâcat ve evradlarını asla terk etmemiştir.. Komşularının şöyle dedikleri nakledilir: “Biz, sizin Üstadınızı sekiz sene boyunca yaz ve kış gecelerinde hep aynı vakitlerde kalkıp sabaha kadar hazin ve muhrik sadasıyla münâcat okuyorken görür, onun mahzun sesini dinler; böyle fasılasız ve devamlı mücahedesine hayretler içinde kalırdık.” Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin ‘Uyuma’ ve ‘Gel Uyan Gecelerde’ isimli iki güzel şiiri hepimizin malûmudur, hatta çoğumuz, çok kısmını ezbere biliriz. Birer beyit iktibas edelim: “Dilersen Hayy u Kayyûm’un rızasın Gece tenha otur zinhar uyuma!” “Âşıklar uyumaz gece hem sen uyuma kim Gönlün gözüne görüne Cânân gecelerde:” Gecelerin kıymetini bilen tali’lilerden birisi de büyük mütefekkir Muhammed İkbal’dir. O şöyle der: “Allah’a hamdederim ki, onbeş-yirmi sene İngiltere’nin o loş, karanlık, isli, pis havası altında kalmama rağmen teheccüdümü hiç terketmedim.” M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin de düşünce ve kalb hayatında gecelerin ve teheccüdün ayrı bir önemi vardır. O geceleri ve teheccüdü değişik eserlerinde şu ifadelerle anlatır: “Menziller, geceleri katedilir. Rabb’e vâsıl olma geceleri olur. Karanlığın bağrında yapılan aydınlık işler, geceleri gündüzlerden daha nurlu kılmıştır. Mesafe alan, gece alır; alnı, geceleri seccâde ile tanışan ve seccâdesi gözyaşıyla ıslanan talihli, geceleri âdetâ mesafelerle yarışır. Evinin duvarları onun âhına âşina olan, geceleri merdiven merdiven yükselir ve mesafeler üstü âlemlere ulaşır. Yüksek fikir ve yüksek eserler, hep o karanlık döl yatağında gelişmiş ve insanlığın istifadesine arz edilmişlerdir. Berzah azabından kurtulmayı düşünüyorsanız, gecelerinizi teheccütsüz bırakmayınız. Teheccüt, berzah karanlığına karşı bir zırh, bir silah, bir meş’ale ve kişiyi berzah azabından koruyan bir emniyet yamacıdır.” (İ. Gölgesinde, c. 2, sh. 161) Şimdi tekrar ilklere dönmek, gecelerin aydınlık ve nur saçan iklimini bir de onların hayatında seyretmek istiyoruz: Allah Resûlü’nün “Rabbim, ben Osman’dan razı oldum, Sen de ondan razı ol” diye gecelerde dua ettiği Hazreti Osman’dan başlayalım: Şürahbîl b. Müslim, Hazreti Osman’ın gecelerini anlatırken ‘onun hali hep kıyam ve secde idi. Sürekli oruç tutar, geceleri de daima namaz kılardı’ der. Nitekim bu iffet abidesinin vücudunu ortadan kaldırmak isteyenler, bulunduğu yeri kuşattıklarında eşi onlara şöyle demişti: “Kimin canına kastettiğinizin farkına varın; bilin ki öldürmek istediğiniz insan tek rekatta Kur’ân’ın bütününü okumak suretiyle her geceyi ihya eden bir kimsedir.” (Taberanî, 1/87) İclî anlatıyor: “Tebe-i tabiîn efendilerimizden Mansur b. Mu’temir’in bayan bir komşusu kızıyla beraber kalıyordu. Gece hava kararınca anne-kız birlikte uyumak için dama çıkar sabaha yakın da aşağı inerlerdi. Dolayısıyla kız, karanlıkta tam seçemediği için, komşunun damında bir direk görürdü. Mansur ölünce kız, “anneciğim, komşumuzun damındaki direğe ne oldu!” diye sordu. Anne, “Kızım o direk değildi, evin reisi olan İbn Mu’temir idi, vefat etti!” cevabını verdi. Her gece sabahlara kadar ayakta durup, ibadet ettiği için kızcağız, onu direk sanmıştı.” Benzeri hadiselerin münferid vak’alar olmadığına işaret etmek için Esved b. Yezid en-Nehaî gibi başka zatlar için de anlatıldığını söylemekte herhalde fayda var. Tebe-i tâbiînin büyüklerinden Yezîd b. Harun (rh.a.)’ı Ahmed b. Sinan şöyle anlatıyor: “İşin doğrusu ben namazı ondan daha güzel birisini görmedim. (Cemaatle) namazı hiç fevtetmemiştir. Her gün duhâ vaktinde 16 rekat namaz kılar; her geceyi de muhakkak ihya ederdi. O tam kırk küsur sene yatsı namazının abdestiyle sabah namazını kılmış bir insandır.” (Kayseranî, 1/318) İnsanlık âleminin ender yetiştirdiği müstesna kadınlardan biri olan Râbiatü’l Adeviyye geceleri kalkıyor, tenha bir köşede Rabbine ibadet ediyor ve ‘Rabbim, dostlar dostunu buldu; ben de Sana geldim’ diyor, garazsız, ıvazsız, herhangi bir beklentiye girmeden sadece Allah için, Allah’ın rızasına erebilmek için huzurda elpençe divan duruyordu. İbadet ü taata kilitlenmiş bu ruh insanlarından biri tabiîn neslinden Süleyman b. Tarhan, bir diğeri de aynı dönemin dırahşan simalarından Said b. el-Müseyyeb (radiyallahü anhüma) idi. Onlar da sabah namazlarını yatsı namazının abdestiyle eda ediyorlardı. Said b. el-Müseyyeb elli sene bu şekilde devam etti. O: “Tam otuz senedir müezzin ne zaman ezan okumuşsa ben o esnada mescidde hep hazır bulunmuşumdur.” derdi. (Zehebî, 4/221) Görüldüğü üzere yatsının abdestiyle sabah namazını eda edenlerin sayısı hiç de az değildi. Yine aynı nesilden olan Hazreti Amr b. Dînar geceyi üçe taksim ediyor; bir bölümünde istirahat ediyor, bir kısmında hadis ilmiyle iştigal ediyor, geriye kalan süre içerisinde de kendini namaza veriyordu. Ahnef b. Kays da tabiîn neslinin en seçkin şahsiyetlerinden biriydi. Onun gece ibadeti çoğunlukla dua idi. Gece lambanın yanına gider, parmağını ateşe tutar, ateşin acısını duyunca, kendi kendine “falan gün falan günahı niçin işledin?” diye söylenir ve nefsini kınardı. Bir başka aydınlık sima İbn Bekkâr Hazretleridir. Onun “40 senedir beni güneşin doğmasından daha fazla üzen bir şey olmamıştır” sözü, gecelerle ne kadar içli-dışlı olduğunu anlamamıza herhalde yeter. Ebû Davud’un Kûfe tabiîlerinin en hayırlısı dediği, muhadramûn (Allah Resûlü’nün çağına yetişip de O Yüce Kâmet’i göremeyenler)den Ebû Osman en-Nehdî’ye bakalım. Süleyman et-Teymî, onun hakkında “küçük ya da büyük bir günaha girebileceğine ihtimal vermiyorum; zira o gündüzleri hep oruçlu, geceleri de sürekli kıyam halinde Rabbinin huzurundadır. O kadar çok namaz kılar ki, namazı yorgunluktan mecali kalmayıncaya kadar devam eder” der. Asım el-Ahvel de onun hakkında şunu söyler: “Ebû Osman en-Nehdî akşam ile yatsı arasında yüz rekat namaz kılan bir insandır.” (Kayseranî, 1/66) Bir diğer namaz sevdalısı da tabiîn neslinin medar-ı iftiharlarından Safvan b. Süleym ez-Zührî’dir. Onun hakkında “40 sene bir defa bile sırtını yatağa koymamıştır; gecelerini hep namazla geçirirdi; hatta o kadar çok secde ederdi ki alnında adeta bir delik açılmıştı” derler. İbnü’l-Medînî onun hakkında şunu söylüyor: “Safvan soğuk gecelerde bile uykusu gelmesin diye namazını toprak üzerinde kılar ve alnını yere koyardı.” (Mizzî, 13/187) Tabiîn neslinden Ebû Bekr b. Muhammed (radiyallahü anh) da öyleydi. Zevcesi bize şunu söylüyor: “Tam kırk sene var ki, o hiç bir gece yatağına bir defa bile uzanmamıştır. Gecelerini hep ibadet ü taatla geçirmiş bir insandır.” İmam Mâlik, Ebû Bekr b. Muhammed (radiyallahü anh) hakkında, “ibadetine hele teheccüdüne onun kadar düşkün insan az bulunur” der. (Ebu’l-Ferec, 1/232) Damra b. Rebîa da, İmam Evzâî hakkında şunları demiştir: “Onunla bir sene hacca gittik. Ne gündüz ne gece bir kere bile uzandığına şahit olmadım. Sürekli namaz kılıyordu. Uykusu gelince de bir direğe yaslanıyor, uykunun geçmesini bekliyordu.” Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun Reşid de hilafet süresi dahil ölene kadar her gün 100 rekat namaz kılmıştı. Son olarak Hazreti Ali efendimizin torunu, Ali b. Hüseyin (radiyallahü anh)’ın namaz hayatına bakalım. O her gün ve gece 1000 rekat namaz kılıyordu ve bu hali dünyadan ayrıldığı zamana kadar devam etti. ‘Tiryakilik’ derecesinde ibadete olan düşkünlüğünden dolayı da ona ‘zeynü’l-âbidîn/âbidlerin süsü’ denirdi. Bir defasında namazda secde halinde idi. Bulunduğu evde de bir yangın çıkmıştı. “Ey Allah Resûlü’nün torunu! Yangın var” dediler. O başını bile kaldırmadı. Kısa süre sonra yangın da sönmüştü. Niçin cevap vermediğini sordular. O, şöyle cevap verdi: “Siz bana yangın dediniz ama başka bir yangını (Cehennem ateşini) düşünmek berikini düşünmekten beni alıkoydu.” der. Netice Bütün bu örnekler bize şunu gösteriyor ki, selef-i sâlihîn namıyla her zaman yâd ettiğimiz, biz müslümanların hatta bütün insanlık âleminin yüz akı, iftihar vesilesi bu kutlu zâtlar hayatlarını dine vakfetmiş, bulundukları yerin, Cenab- ı Hakk’ın koyduğu konumun hakkını verebilmek için ömürlerinin adeta bütününü ibadet ü taatla geçirmişlerdir. Namaz da onların ibadet ü taat hayatları içinde en önemli yeri tutuyordu. Yukarıda sadece ilk etapta akla geliveren misalleri zikrettik. Bu ‘ricalüllah’ın hayatlarının ayrıntılarıyla yer aldığı hacimli eserlere bakılacak olursa misallerin katlandığı görülecek ve belki de daha çarpıcı tablolarla karşılaşılacaktır. Bu örneklerin bize gösterdiği fotoğraf karelerinden anlayabildiğimiz kadarıyla ilk dönemlerin bahtiyar nesilleri arasında günde 1000 (bin) rekat namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı; günde 100 rekat namaz kılmanın ise adeta sıradan bir iş olduğu anlaşılıyor. Geceleri uyanık geçirmek ve ibadet ü tâatta bulunup dua etmek, yalvarıp yakarmak, Cehennem azabından Allah’a sığınma mülahazası ve Cemalullah’a iştiyak hisleri içinde gözyaşı dökmek o dönemlerde yaşayan müslümanların hepsinin her gün yaptıkları bir işti ve onlar geceyi ihya etmeyi adeta kendileri için bir farz telakki ediyorlardı. Şu hususu da burada ifade etmekte fayda var: Dinde asla zorluk yoktur; ‘yüsr’ yani kolaylık vardır. Efendimiz (aleyhisselam) Allah’a karşı içinde en çok haşyet duyan bir kul olduğu ve mesela ayakları şişene kadar namaz kıldığı halde ümmetine hep itidali tavsiye etmiş, ibadet nev’inden bile olsa altından kalkamayacakları işleri üzerlerine almamalarını istemiştir. “Bu din kolaylıktır. Hiç kimse kaldıramayacağı yükün altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insan ne yaparsa yapsın yine de mutlaka bir kısım eksik ve kusurları vardır ve) galibiyet dinde kalır” mealindeki hadis-i şerif de bunu ifade eder. Dolayısıyla dini yaşanmaz hale getirmemek gerektiği açıktır. “Pekâlâ, yukarıdaki örnekler işi zorlaştırma değil midir?” diye sorulacak olursa, bu sorunun cevabı “asla” olacaktır. Zira o marifet erleri “Cennetin ucuz, Cehennemin de lüzumsuz” olmadığını iyi anlamışlar; afva, mağfirete nâil olabilmek ve dünyadan imanla göçebilmek için kendilerini Allah’a ibadete hasretmişlerdir. Her bir mü’min fert, “Rabbimin inayetiyle, şu kadar namaz kılabilirim, oruç tutabilirim veya başka salih amellerde bulunabilirim” demek suretiyle önüne her zaman büyük hedefler koyabilir. Bu, herkesin vicdanıyla tartıp marifeti nisbetinde kendisini işin içine salabileceği bir husustur. Onlar, kendilerini azimetlerle amel etme hususunda mecbur tutmuşlar, fakat, başkalarına, ruhsatları nazara alarak fetva vermişler; onca yapıp ettiklerini az görmüşler, ama başka insanların, yaptıkları en ufak şeylerle bile rızay-ı ilahîyi kazanabilecekleri konusunda hüsn-ü zanda bulunmuşlardır. Kendi ibadetlerini, mazhar oldukları nimetlere nispeten yetersiz bulmuş, kulluk adına ortaya koymaya çalıştıklarını da hemen unutmuş ve kendilerini her zaman daha yolun başında görmüşlerdir. Onların hali aşıkların halidir; onlar Allah’a, Kur’ân’a aşıktırlar. Yaptıkları her ibadet özellikle de namaz onların aşk besteleridir. Maşukuna şiir okumaktan bıkan bir âşık yeryüzüne gelmiş midir!? Yukarıda geçen örnekler Hakk’ın marifetine uyanmış oldukları kat’i olan zatların ibadet ü taat hayatını bütün vuzûhuyla ortaya koyuyor. Aradan asırlar geçmiş olsa ve biz kendi noksan ve kusurlarımızı örtbas etme adına bin bir türlü bahane ortaya koysak da bu misaller, namaz gibi en mühim bir kurbet vesilesi karşısında o zatların nerede durduğu ve bizim nerede bulunduğumuz konusunda önemli ipuçları veriyor. Konu namaz gibi mühimlerden daha mühim bir konu olsa da kendi hâl-i pürmelâlimizi gözardı unutup, haddimizi aşarak başkalarını sorgulamaktan Allah’a sığınırız. Ne var ki, en azından “o güzel insanlar yapmışlarsa mutlaka doğru ve güzeldir; o halde biz de yapalım, yapmaya çalışalım; çalışalım da Allah bizi o güzel insanların bulunduğu halkaya dahil etsin” diye düşünme doğru bir düşünme olsa gerek. İşe bir ucundan başlanacaksa ve bizim de buna ihtiyacımız varsa -ki olduğunda şüphe yok- herhalde en doğrusu namazla başlamak olsa gerek. Cenab-ı Allah, en güzel şekilde ibadet edebilme cehd ve gayretlerimizde hepimizin yardımcısı olsun! *Araştırmacı Yazar myilmaz@yeniumit.com.tr _____________ KAYNAKLAR El-Mu’cemü’l-Kebîr, Süleyman b. Ahmed Ebu’l-Kasım Taberanî, Musul, 1983 İnancın Gölgesinde; M. Fethullah Gülen, İzmir 2002 Sıfetü’s-Safve, Abdurrahman b. Ali b. Muhammed, Ebu’l-Ferec, Beyrut, 1979 Siyer ü A’lâmi’n-Nübelâ; Muhammed b. Ahmed b. Osman ez-Zehebî, Beyrut, 1993 Sonsuz Nur; M. Fethullah Gülen, İstanbul 1994 Sözler; Bediüzzaman Said Nursi, İzmir 2002 Tehzîbü’l-Kemal, Yusuf b. Zekî Ebu’l-Haccac el-Mizzî, Beyrut 1980 Tezkiretü’l-Huffaz, Muhammed b. Tahir b. El-Kaysaranî, Riyad, 1995 - Cuma, Mayıs 25, 2007 - yorum {0} - yorum yaznamazla alakali yazilar
- Perşembe, Şubat 15, 2007 - yorum {0} - yorum yaz
|
Hakkımda güzel bir forum adresi.... www.nurforum.org/forum/index.php Ana Sayfa Profilim Arşiv Diyanet Avrupa Hazreti Muhammed sas Kategoriler - YALNIZLIK KAPINI ÇALMADAN... ZEYNEP YETER ARSLAN - etkinkiller camiler ve din görevlileri haftası - Ramazan Bayramı Mesajı - KADİR GECESİ MESAJI - DİTİB Genel Başkanı Sadi Arslan’ın Ramazan Ayı Mesajı - 2009 Yılı Sadaka-ı Fıtır Miktarına İlişkin Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı - 3 ay yaz tatiline girilmistir - Üç Aylar ve Regâip Kandili - Na't-ı Şerîf - Gel Uyan Gecelerde - Bir Gece-Mehmet Akif Ersoy - Canlara Cânân Diye Sevdim - İlâhi - Yoga ve Düşündürdükleri - Aydınlanmanın ve Pozitivizmin İslam'a Bakışımıza Etkisi - diyanet 2009 yurtdisi görevlendirme test sinav sorulari - VII. Avrasya İslam Şurası Sonuç Bildirisi - Ditib Camii -köln merkez camii-diyanet - DİTİB – Genel Merkezi ve Merkez Camii - katliama tepki - Diyanet - Hacı Kazım Ozan'ın cenazesi defnedildi - mardindeki katliam - İDEAL BİR HUTBE NASIL OLMALIDIR? - SEVGİLİ DİLENCİSİ... Arkadaşlarım • cansofi • aynalibaba • mustafanazif • zandy • atavedin • temizekran • bilalcan60 • esin • aise • azizefedogan • sumeyye2 • yonelis • adaynur2 • ikizler • FATIMA • ahsennur • yunusum • erdemersin • milkboy • sudaayakizleri • mucahid23 • vuslatsevdasi • zamanbitiyor • IsI • ahha • ersince • ozlem405 • gencer • tayyib41 • emremmavi • efrasyap • ankhaber • shekkercik • nstar • islamfelsefesi • sehzade78 • duha • Ozdemir • dinimislam • woelfin • ibnarabi • elki • hakkinrahmeti • ekrem • muzaffererdem • mevlevi • sepya • asu • dewe • vatanim • omasozturk • mag0323 • nurdanhaleler • cemre • ucarsu • yenistil • frekans • adntakimi • sadeceMustafa • sergul • xsindrelax • neslinursema1 • onurhan1907 • nsmc • 1984nilufer • nurum1 • aylin2 • nurtanem • veyis2 • arstekin • barensel • nurla • vuslat78 • calinus • hatto • ahmet36 • KeLeBeKk • alsancakkoyu • zenci • farukk • kalemabi • haticane • ercan14 • bilkentclup • neslinursema2 • UNUTULAN • ertugrultasci • OmerEkinciMicingirt • dostlukrehberi • kerrar • abucum • erdemcabuk • zelyot • teslimiyet • slaytlar • neslinursema • Sunuhat • urungu38 • zahara • hilal17 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||